YAZARLAR

Hayatta kalanı bekleyen 'dünyasızlık'

İnsan eliyle hazırlanmış felaketlerin acısını çekenlerin üzerine çöken “dünyasızlık” yaşanan en ağır duygu. Yaşamın elden alınmasındaki kolaylığa içerlemenin ardından mücadelenin gelmesi ise umudu diri tutabilecek en kestirme ve anlamlı yol.

Hangi açıdan bakarsak bakalım baş etmesi zor bir yabancılaşma duygusu yaşıyoruz. Değerlerin bir bir çöküşüyle Türkiye’de yaşayanları ele geçiren bu duygu, insanın dünyasını elinden alan depremle ulaşabileceği en sert noktaya ulaştı denebilir. Engin Geçtan, yabancılaşmanın, yaşattığı “dünyasızlıkla” insanın üzerine çöken en ağır duygu olabileceğinin altını çizer ve bunun “panik atağın ölüm agonisini andıran çaresizliğinden ya da depresyonun iflah olmayacağına inanılan karamsarlığından da ağır” olduğunu söyler. “Panik atağa dünyaya yönelik bir imdat çağrısı, depresyona dünyaya yönelik bir öfke eşlik eder, yabancılaşmada ise dünya silinir.” 

Yaşadığımız, kelimenin tam mânâsıyla “dünyasızlık.” Dünyamız silindi.

Ve bu “dünyasızlık”ın içinde her gün tek bir şey artarak devam ediyor: Acı. Bu öyle bir acı ki elde kalan yaşamın (çoğu zaman nefes alıp vermek) üstüne çöküyor. Modern tıbbın aletleri bedenlerimizdeki bu acıyı bulamıyor, ölçemiyor. Çünkü bu, acının sosyal ve kültürel tarafı.

Hayatta kalanın hissettiği “dünyasızlık”, burada yaşayanların çoğunun kolaylıkla tarif edebileceği bir duygu. Totaliter düzenin uygulayıcılarını ve başkalarının canına kast edip hâlâ kendi çıkarı dışında bir şey düşünmeyenleri elbette bu çoğunluğun içine dahil etmiyorum. Çoğunluktan kastım insan eliyle hazırlanmış felaketlerin acısını çekenler, bedelini ödeyenler. Yaşanan yabancılaşmanın en önemli etkenleri, şehirlerin neredeyse yok oluşu ve onlarla birlikte yaşam geçmişinin silinişi, geleceğin belirsizliği. İnsana özgü kötülüklerin faydaymış gibi sistematik gösterilerle sunulması kuşkusuz yabancılaşmanın en kuytu köşelerine hapsediyor çoğunluğu.

Siyahlar giyilerek yapılan ışıl ışıl gösterilerle, değerlerin yok oluşu, hakkın gasp edilişi kutlanıyor adeta. Tüm bunlardan sonra hayatta kalmaya devam edebileceklerin içlerinde öfke ve kırılganlık el ele yürüyor. Yürümüyor, koşuyor. Yaşamın elden alınmasındaki kolaylığa içerlemenin ardından mücadelenin gelmesi ise umudu diri tutabilecek en kestirme ve anlamlı yol.

Nasıl bir mücadele? Şurası kesin; kahramanlar yaratmadan. Kahraman düşkünlüğünün totalitarizmin yöntemlerinden biri olduğunu unutmayarak. Kahramanların işlevinin dayanışmanın ve kolektif hareketin tam tersi olduğunu hatırlayarak... Belki de gündelik hayattaki totalitarizmi bertaraf etmekle başlamalı mücadeleye. Madem meselemiz hakça yaşam... Layık olduğumuz hakça yaşamı kurmaya onu zaptedenlerin elinden alarak başlayabiliriz. Gündüz Vassaf, gündelik hayatta totalitarizmi anlattığı kitabı Cehenneme Övgü’de yaşamın gecenin meselesi olduğunun altını çizer. “(...)Hayatta olma bilinci kendini daha güçlü bir şekilde hissettirir geceleri, ölümün varlığı da öyle. ‘Yaşamın anlamı’ gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur.”

Gecelerimizi hak ettiğimiz yaşamı geri almaya ayırmanın zamanı. Tam da şimdi. Tüm “dünyasızlık”ımıza rağmen… İçinde yaşadığımız düzendeki payımızı sorgulamak da gecelerimizin bir diğer meselesi olmalı. Ki bir daha canlarımıza değer biçme hakkını kimselere vermeyelim.


Burcu Aktaş Kimdir?

Burcu Aktaş, 1980’de İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde Antropoloji eğitimi aldı. Uzun yıllar Radikal gazetesinde çalıştı. Radikal Kitap’ın editörlüğünü yaptı. Selim İleri’nin iç dünyasını anlattığı Düşüşten Sonra adında bir anlatı kitabı ve Çarpık Ev, Durmayalım Düşeriz, İstasyonda Vals, Vahşi Şeyler isimli dört çocuk romanı var.