Kalabalıktan uzakta

Bu salgını da ninelerimizin ve atalarımızın binlerce yıldır her musibeti atlattığı gibi atlatacağız. Sağlam duralım, dayanışmayı ihmal etmeyelim, istediğimiz güzel hayatı düşünelim ve bunu nasıl gerçekleştireceğimizi konuşalım. Buradayız, birlikteyiz.

Son üç aydır dünya çapında insanların hayatları çok radikal bir şekilde değişiyor. Modern insanın neredeyse iki kuşaktır hiç görmediği büyüklükte küresel bir salgın ülkeleri teker teker kapatarak ilerliyor. Son yüzyılda, İspanyol gribinden bu yana dünyanın çeşitli yerlerinde korkutucu salgınlar yaşandı ama hepsi belli sınırlar içinde zaptedildi. Bu virüs bütün sınırları aşarak dünya halklarına basit bir şeyi hatırlattı: hepimiz insanız, tek bir virüs hepimizi hasta eder. Aynıyız, kırılganlıklarımız aynı.

Birbiri ardına yaptığı keşifler ve araştırmalarla insan ömrünü uzatan tıp bilimi ve refah toplumunda yaygınlaşan hijyen bizi o kadar uzun zamandır böyle tehditlerden uzak tutuyor ki şimdi muazzam bir panik ve travma yaşıyoruz. Yanlış planlanmış şehirlerimizde çok katlı beton bloklara yığılmış kalabalığın mesafe bırakmayı imkânsızlaştırması, böyle sıkıntılı zamanlarda birbirimize fazla yakınlaşmadan içinde vakit geçirebileceğimiz yeşil alanların olmaması krizi iyice bunaltıcı hale getiriyor.

Maalesef hâlâ ekonomi, insan sağlığına tercih ediliyor. İşçiler yine toplu taşımayı kullanarak işlerine gidip, kalabalıklar içinde çalışmaya devam ediyor. Ülkeler ancak sağlık sistemleri çöktüğünde ekonomiyi durdurmaya, sokağa çıkma yasağı ilan etmeye razı oluyor. Halbuki daha en başta her şeyi, dolayısıyla insan hareketliliğini durdursalar salgının önüne geçmek çok daha kolay olacak. Yapmıyorlar.

Bir tarafta dünya nüfusunun %60’nın gelirinden daha fazla servete sahip olan 2000 zengin var, bir tarafta onların zenginliğine zenginlik katmak için uğraşan devletler. Halktan topladıkları devasa kaynakları büyük bir adaletsizlikle dağıtan devletler, sağlık sistemini çökerten böyle bir salgın karşısında ekonomiyi durdurmamak, vatandaşlarına bir iki ay hayatta kalmalarını sağlayacak desteği vermemek için ayak sürüyor. Bizim hükümetimiz de bu yazı yazıldığı sırada bütün çalışanlara ücretli izin vermek, faturaları, kiraları dondurmak da dahil herhangi bir tedbir açıklamamıştı.

İnsanların çoğu çalışmaya devam ediyor. Uzaktan çalışmanın fazlasıyla kolay olduğu yayıncılık sektöründe bile patronlar işçilerini yayınevinde istiyor. Evden çalışmalarına izin vermiyor. Virüs yayılmaya devam ediyor çünkü bu canavar şehirlerde toplu taşımaya binmeden bir yere gitmenin imkanı yok. Sağlık çalışanlarının bile kendilerini korumayı başaramadığı son derece bulaşıcı bir virüsten bahsediyoruz.

Bir aylığına olsun her şey duramıyor. Kimsenin tüketecek halde olmadığı, daha uzun süre de olamayacağı şeyler üretilmeye devam ediyor. Kıtlık olmadığı halde marketler yağmalanıyor. Sistem öyle güvencesiz ve kırılgan ki kimse hiçbir şeye güvenemiyor. Salgının durdurduğu ekonomi yüzünden ileride çok daha büyük trajediler yaşanacağı tahmin ediliyor. Sistem tam manasıyla iflas etti. İklim krizi de bu iflasa işaret ediyordu uzun zamandır ama ciddiye alınmıyordu. Şimdi yeni bir sistem düşünme zamanı. Doğamızı mahveden, canlıları yok eden, bize berbat hayatlar yaşatan, hepimizi bencil tüketicilere dönüştüren, akıl ve beden sağlığımızla oynayan bu sisteme çok da meraklı değiliz, di mi?

Kendi dünyama gelince bütün dünya köklerinden sarsılırken biz köyümüzde daha önce yaşadığımız hayatı elimizi bile yıkamadan sürdürüyoruz. İnziva bazen biraz zorlayıcı oluyordu ama şimdi müthiş bir huzur ve güven veriyor. En yakın insan 500 metre mesafede. Kendi gıdamızı yetiştiriyoruz. Böyle bir krizi öngörmediğimiz için tam manasıyla kendimize yeterli olacak bir planlama yapsak durumumuz çok daha iyi olurdu.

Ama yetiştiremediğimiz ürünler var. Mevsim geçişinde, özellikle kıştan bahara geçerken de bir iki aylık bir boşluk oluyor. Gerçi bu sene karnabahar geç meyve verdiği için ve bahçeye saçılmış tohumlardan çıkan pazılar baharla birlikte büyümeye başladığı için şanslıyız. Derin dondurucuda geçen seneden sakladığımız bazı gıdalar var. Kuru gıdalarla birleşince açlıktan korkmayız. Olsa olsa meyvesiz kalabiliriz ama bir aya kadar çilekler başlar.

Kendi gıdasını yetiştiriyor olmak insana büyük bir rahatlık veriyor. Önceki yazılarda kendinize ait bir bahçeniz olmasa da yapabileceğiniz şeyler konusunda fikirler vermeye çalıştım. Şimdi para biriktiren ve üzerine belki ev de yapabileceği bir tarla almak isteyenlere biraz kendi deneyimimizden bahsedeyim. İlk akılda tutulması gereken: Ücra bir yerde yaşarken insanlara ihtiyaç duyacaksınız. Biz mesela böyle bir mülk edinmek için ilk yola çıktığımızda minibüs tutacak kadar kalabalıktık. Sonra insanlar dağıla dağıla dört kişi kaldık. Projeye verdiğimiz isim hoştu bence: “Ev Alma Komşu Al”. Bizim projemiz sadece şehirden kaçma ve kendimize göre bir şeyler yetiştirme projesiydi ama bunu çok daha ayrıntılı planlamış insanların kurduğu topluluklar, köyler bile var.

Böyle birkaç arkadaş biraraya gelip arazi almak isteyenler için yaşadıklarımızı özetlemeye çalışayım. Öncelikle maalesef para gerekiyor ama mesela günde bir paket sigara parasını bir kenara koyarsanız 10 yılda bu parayı biriktirebilirsiniz. Çok ağır iş olduğu için 40 yaşını fazla geçirmemek lazım, planlarınızı ona göre yapın. Para engelini aştıysanız projeye katılan herkesin kafasında benzer bir plan olduğundan emin olmak lazım. Bunun için aranızda çokça konuşun. Hatta konuşulanlar sonradan unutulduğu, verilen sözler tutulmadığı için oturup aklınıza gelen her şeyi madde madde yazmanızı ve herkes onaylamadan yola çıkmamanızı tavsiye ederim. Ayrıca köye yerleştiğinizde bir miktar geliriniz olsa iyi olur, bolca ürün yetiştirip çiftçiliği bir meslek olarak da benimseyebilirsiniz. Biz çevirmenlik yaptığımız için pek zorluk çekmedik, uzaktan yapılacak başka işler de bulunabilir sanırım.

Siyanürle altın aramak isterseniz hektarlarca ormanı devirip, toprağı kazıyabilirsiniz ama kendi tarlanıza bir ev yapmak istediğinizde böyle büyük bir hoşgörüyle karşılaşmayacaksınız. Bu arada imar kanununun her yerde aynı şekilde uygulandığını düşünebilirsiniz ama biz yoğunlaştığımız bölgede, Yalova, Kocaeli ve Bursa illerinin köylerinde farklı farklı uygulamalar olduğunu yaşayarak öğrenmiştik. Mülkiyetle ilgili kanun ve uygulamalar sık sık değişiyor mu bilmiyorum ama mesela o zaman ev yapabilmeniz için en önemli kriter “kadastro yolu”ydu. Tarlanın yanından böyle bir yol geçiyor görünmeli imar planında. İkinci önemli konu bir tarlaya bir bina yapmak mümkün, kafanıza göre bölüşüp içine birkaç tane ev yapmak için kanunları ya da şansınızı biraz zorlamanız gerekiyor.

Ama biraz hızlı gidiyorum. Önce Kandıra’dan başlayıp Manyas Gölü’ne, oradan Kapıdağ Yarımadası’na ve İznik Gölü çevresine uzanan 1.5 yıllık arama sürecinde karşılaştığımız şeyleri biraz anlatayım. Köylerimize uzaktan bakınca aynı bölgede hep benzer halkların yaşadığını düşünebilirsiniz ama öyle değil. Mesela Marmara Bölgesi’de eskiden bol bol Rum ve Ermeni köyü varmış. Bizimki Rum köyüymüş. 10 km. aşağımızdaki köy Ermeni köyüymüş. İşte bu köyler boşaltılınca yerine yetmiş iki milletten insanlar gelmiş. Melesa bizim şimdiki komşularımız Selanik göçmeni. Aşağıdaki köyde Boşnaklar var. Komşu köylerin biri Çerkes, diğeri Bulgaristan göçmeni. Manyas çevresini gezerken birbiriyle aynı etnik kimliğe sahip iki köy bile yoktu yanyana. Tek ortak özellikleri “yabancıya” tarla satmamalarıydı. “Burada bizim zenginlerimiz var, satmak istesek onlara satarız,” diyorlardı.

Mesela İznik’in, Karamürsel’in Gürcü ve Laz köyleri var. Böyle bir Gürcü köyünde “Size tarla satarız ama üzerine ev yapamazsınız,” demişlerdi. Parayı ver ama burada oturma diyorlar özetle. Yatırım olarak alacaksan yine al. Yani “biz burada yabancıları sevmeyiz, dostum,” sadece kovboy filmi repliği değil. Onun için tavsiyem bir yerde arazi bakarken mutlaka köye uğrayın, kahvedekilerle ve muhtarla konuşun. Köylüyle inatlaşmanın, huzuru ararken huzursuz bir hayat sürmenin manası yok. Benim görebildiğim kadarıyla size en açık köyler muhacir köyleri olacaktır. Mesela bizim burada bir Ayşe Teyze var, bir kere elini yanağıma koyup, “Biz muhaciriz, siz de burada muhacirsiniz, halden anlarız,” demişti merhametli ve şefkatli gözlerle bana bakarak. Hiçbir köy yanındaki köyü beğenmez buralarda, hep olumsuz şeyler söyler. Onun için komşu köyde söylenenlere fazla itibar etmeyin.

Bir araziyi beğendiyseniz ve almanız önünde herhangi bir engel yoksa mutlaka belediyeye gidip daha geniş bilgi alın. Mesela bizim çok beğendiğimiz bir köyün afet bölgesi ilan edildiğini ve heyelan riski bulunduğunu malını satmak isteyen köylülerden değil imar müdürlüğünden öğrenmiştik. Yine bir başka arazi planlanan barajın yapılması halinde su altında kalacaktı. Bu gibi fiziki konuları ve ne kadar ruhsat vs masrafı çıkacağını önceden iyice araştırın.

Üzerinde tarım yapmak, bahçe kurmak için bir arazi alırken dikkat etmek gereken birkaç konu var: Yeterli miktarda suyunun olması (yanından dere gibi bir şey geçmiyorsa kuyu açtırmanız gerekir ve bu da masraflı bir iştir). Toprağının aşırı sığ, taşlı, killi ya da kumlu olmaması (toprağın biraz derin olması pek çok meyve ağacının aradığı bir özelliktir). Coğrafyayı biraz inceleyin, etrafta tepeler varsa ve arazi ortada bir çanak oluşturuyorsa “don çukuru” olma ihtimali vardır. Soğuk hava bu çukurun içinde toplanır ve çevredeki tepeler dondan fazla etkilenmediği halde bu çukurda aşırı soğuk bir mikroiklim oluşabilir, ayrıca su birikebilir ve ağaç köklerini çürütebilir. Bizimki gibi tepelerdeyse genelde su çok kolay süzülür, yazın toprak kuru olur ve derinliği azdır.

Bütün bunları şunun için anlatıyorum, doğru yeri seçmek önemlidir ve bilgi gerektirir. Her yerde tarım yapılabilir ama karşılaşılacak zorlukları ve bunlarla mücadele yöntemlerini bilmek hüsrana engel olur. Üzerine ev yapılacak bir araziyi ne kadar dikkatli seçseniz az çünkü aşırı emek verdikten, masraf ettikten sonra bırakıp gitmek zor. Uygun araziyi bulduğunuzda üzerine ev yapmadan önce permakültürcülerin önerdiği ev planını bir gözden geçirmenizi tavsiye ederim. Kerpiç tekniklerini de biraz araştırın. Bu tür şeylerden bizim evi yaptığımız sırada haberdar olmadığım için şu anda pişmanım. Tabii haberdar olsanız bile mevcut pratiklerden bir milim farkı olan herhangi bir şeyi yapacak usta vs. bulmakta çok zorlanacağınızı peşinen söyleyeyim ama kalabalık olursanız yardımlaşarak pek çok şeyi halledebilirsiniz.

Diyelim ki araziyi aldınız. Henüz üzerine ev yapmadan (etrafta hayvan otlatılıyorsa etrafını çevirip) ağaçlarınızı ekebilirsiniz. Tabii ağaçları ekerken evin yerini, inşaat sırasında çalışılacak alanı ve oraya gidecek yolu boş bırakmalısınız. İlk ekeceğiniz şey rüzgar perdesi olmalı. Yani bölgedeki hakim rüzgarın önünü kesecek bir sıra ağaç. Genelde serin ve kuvvetli rüzgarlar kuzeyden estiği için arazinin kuzey sınırına bir sıra selvi, limon selvi, mavi selvi veya leylandi, hatta isterseniz bütün bunları karışık ekebilirsiniz. Bizim bahçede kuraklığa dayanıklılığıyla bilinen mavi selvi (arizona selvisi) var. Gerçi bu tür ağaçların çoğu kuraklığa dayanıklıdır ve taşlık arazide bile iyi netice verir. Rüzgar perdenizini oluşturduktan sonra kuzeye daha fazla boylanan ağaçları (ceviz, kestane, orman ağaçları) ekip güneye doğru ilerledikçe daha kısa boylu ağaçları (kiraz, armut, elma, kayısı, vişne, şeftali, iklim müsaitse narenciye) ekebilirsiniz. Böylece bütün bitkiler güneşten azami ölçüde istifade edebilir. Meyve ağaçlarının arasında mimoza (acacia dealbata) ya da akasya ağacı ekmek toprağa azotu bağladıkları için tavsiye edilir ama sadece çiçekleri için bile ekilir bence.

Bir bahçe kurmadan önce insanın kafasında iyi kötü bir plan olması çok faydalıdır. Bitkileri kafamızdaki bir plana göre ekmek, planı da bitkilere göre oluşturmak gerekir. Bundan sonraki yazıda bir bahçenin nasıl planlanabileceğine dair bir şeyler yazmayı düşünüyorum.

Bu salgını da ninelerimizin ve atalarımızın binlerce yıldır her musibeti atlattığı gibi atlatacağız. İnsanların ileride aç kalmaması için tohumdan kestane yetiştiren ve dayanışmayla her yere kestane ağacı eken birini takip ediyorum. Kestane bence de çok daha fazla ekmemiz gereken bir orman ağacı. Bu çocuk market yağmasını görünce şöyle bir şey yazmıştı: “Eskiden ninelerimiz gıdasız kalacaklarını düşünseler hemen ellerine küreği alıp bir sebze bahçesi yetiştirmek için toprağı kazmaya başlarlardı.” Biz de her yere burada nasıl gıda yetiştirilir, gözüyle bakalım. Sağlam duralım, dayanışmayı ihmal etmeyelim, istediğimiz güzel hayatı düşünelim ve bunu nasıl gerçekleştireceğimizi konuşalım. Buradayız, birlikteyiz.