'Türkiye’de hukuku sorarsanız, söyleyeceğim bir şey yok'

Bülent Gedik, 24 yıldır cezaevinde. Yargılaması 13 yıl sürdü. Masumiyet karinesi ilkesinin aksine bu süre boyunca tutukluydu. 1972 doğumlu Dilek Öz 26 yıldır cezaevinde. Mehmet Aytunç Altay 27 yıldır, Yüksel Yiğitdoğan 21 yıldır cezaevinde. TKP-B’den PKK’ye hepsi farklı örgüt üyeliğiyle yargılandı. Tamamı gözaltında işkence gördü, ifadeleri işkence altında alındı veya başkalarının işkence altındaki ifadelerine dayalı olarak ceza aldılar. Türkiye’deki siyasi mahkumların yakınları ve avukatlarıyla konuştuk.

Filiz Gazi  fgazi@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – “Bir Bretonya aşk şarkısı söylemenizin, Afro- Amerikan sanatı üzerine bir sergi açmanızın ya da lezbiyen olduğunuzu açıklamanızın doğası gereği siyasi bir tarafı yoktur. Bunlar doğası gereği ve hiçbir zaman siyasi değildir; yalnızca genellikle pek de hoş olmayan tarihsel koşullar altında bu hale gelirler. Yalnızca bir egemenlik ve direniş sürecine yakalandıkları zaman siyasi hale gelirler.”

Terry Eagleton, Kültür Yorumları

20- 25 yılı aşkın süredir cezaevindeler. Nerdeyse bir ömrün yarısı demek bu. TKP-B’den (Türkiye Komünist Partisi/Birlik) PKK’ye (Kürdistan İşçi Partisi) hepsi farklı örgüt üyeliğiyle yargılandı. Kimi bahsi geçen örgütlerin açılımlarını yazabilmek için ise internete bakmak durumunda kaldım. “Suç” sayılanın üzerinden öyle bir geçmiş zaman.

Türkiye’deki siyasi mahkumların ya da politik tutsakların makûs tarihi için alışılagelen bir gerçeklik. İçerde unutuldukları bile söylenebilir. Kezâ 26 yıldır cezaevinde olan bir mahpusun annesi tam da bunu söylüyor: “Unutuldular artık kızım. Ben 70 yaşındayım. Artık gidemiyorum da. Ömrüm cezaevlerine gitmekle geçti. Acaba birbirimizi görebilecek miyiz? Onu bir Allah bilir artık.”

Tamamı gözaltında işkence görmüş, ifadeleri işkence altında alınmış ya da başkalarının ifadeleriyle ceza almış. Hatta bugün dahi o işkencelerin bıraktığı izlerle cezaevindeler. Adil yargılanmadıklarına ilişkin Türkiye aleyhine sonuçlanmış hem Anayasa Mahkemesi hem AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) kararları var. Vakti zamanında Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde yargılandılar. Tutuklamanın somut delillere dayanması ilkesini daraltan, ayrı bir yapılanmaya sahip oldukları için olağanüstü yetkilere sahip DGM’ler 2004’te yürürlüğe giren Anayasa değişikliği ile lağvedildi. Fakat o mahkemelerde yargılanan insanlar hala içerdeler.

Yakın zamanda çıkarılan infaz düzenlemesiyle beraber bugüne kadar bir çok infaz düzenlemesi yapıldı. Hiçbirinde siyasi mahkumlar kapsama alınmadı. Öyle ki ağır hastalıklarına rağmen çıkarılmadıklarını serbest bırakıldıktan bir kaç gün içinde ölen mahkumlardan biliyoruz. Ölümlerine saatler kala ancak çıkarılıyorlar.

Ulaştığım dosyalardaki hukuksuzluğu anlatmak sayfalarca sürebilir. Ayrıca kendine münhasır hukuk dili bir haber metni için fazla da gelebilir. Olabildiğince basit anlatmaya çalıştım.

25 yılı aşkın süredir içerde olan insanların yakınlarıyla, avukatlarıyla konuşmak olağandı benim için. Umarım yıllar sonra, ola ki bu haberi okuyacak biri için, bu hikâyeler ‘olağan’ bulunmaz.

YARGILAMASI 13 YIL SÜRDÜ, 24 YILDIR CEZAEVİNDE

Bülent Gedik, 24 yıldır cezaevinde. Ortaokul, lise öğrencileri olan 15,16 yaşlarındaki çocukların, en büyüğü 21 yaşında olan üniversiteli gençlerin içinde yer aldığı ve kamuoyunda ikinci Manisa Davası olarak bilinen davanın sanıklarından. 1996’dan beri içerde olan Gedik, Kandıra 2 No’lu Cezaevi’nde yıllardır tek kişilik hücrede kalıyor. Yargılaması 13 yıl sürdü. Masumiyet karinesi ilkesinin aksine bu süre boyunca tutukluydu.

TKEP-Leninist (Türkiye Komünist Emek Partisi/ Leninist) adlı örgüte üye olup bu örgüt adına eylem ve faaliyette bulunmak suçundan yargılanan gençler arasında Devrim Öktem’de yer alıyordu. Öktem, gözaltında gördüğü işkence nedeniyle 1,5 aylık bebeğini düşürdü. İşkenceyi yapan polislerin yargılandığı diğer dava ise Yargıtay aşamasında zamanaşımından dolayı düşürüldü.

İşkence altında alınmış emniyet ifadesi, uzun tutukluluk ve uzun yargılama nedeniyle 2004 ve 2010 yılında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AHİS) Türkiye hakkında mahkumiyet kararı verdi. Bu kararlar Yargıtay’a sunulmuş olmasına rağmen hiçbir olumlu etkisi olmadı.

Gedik’in tekrar yargılandığı davanın duruşması önümüzdeki hafta. Gelinen noktayı avukatı Gülizar Tuncer anlatıyor:

“Mahkeme yeniden yargılama talebimizi kabul etti ama tutukluluk halini değerlendirmeye almadı. Usulen yapılacak bir yargılama olacak. Delillerin tartışıldığı, tanıkların dinlendiği bir yargılama olmayacak. İlk duruşması önümüzdeki hafta 9 Haziran’da. Ne olabilir? Eski kararını tasdik edecek mahkeme. Biz yeniden Yargıtay’a göndereceğiz. Yeniden AYM, yeniden AHİM… Zaten üniversite öğrencisiyken alındığında 21 yaşında olan, cezaevinde Basın Yayın- Gazeteciliği bitiren 24 yıldır cezaevinde olan ve halen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası nedeniyle Kandıra 2 No’lu F tipinde tutulan müvekkil orada ömrünü tamamlayacak. Çünkü ağırlaştırılmış müebbetler ölünceye kadar cezaevinde kalıyor. Onlar için ağır hasta olup ölecek olsalar dahi şartla salıverme yok.”

‘ÜNİVERSİTE GENÇLERİNİ DÜŞÜNÜN, ABLAM ŞİMDİ ORTA YAŞI DEVİRMİŞ DURUMDA’

Dilek Öz.

Dilek Öz, 1994 Şubat ayında cezaevine girdi. 1972 doğumlu Dilek Öz, 26 yıldır cezaevinde. İleri derecede astım hastası. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünde okurken arkadaşlarını görmek üzere gittiği Ankara’da gözaltına alınıyor. Ankara Terörle Mücadele Şubesinde 20 gün boyunca işkence görüyor. İstanbul’da Gayrettepe Terör İle Mücadele Şubesi’ne götürüldükten sonra PKK üyeliği iddiasıyla tutuklanıyor. Daha sonra örgüt yöneticiliğine çevriliyor. Son kaldığı cezaevi Bakırköy Kapalı Kadın Cezaevi. Ailesi ise Diyarbakır’da yaşıyor. Çoğu mahkum yakını için bu mesafe hem ekonomik anlamda hem de bedensel anlamda yıpratıcı bir süreci de beraberinde getiriyor.

Kardeşi Derya Öz “30 yıl bilfiil yatarı var. Şu anki üniversite gençlerini düşünün. Çocuklar daha bunlar. Ablam öyleydi. Şimdi orta yaşı devirmiş durumda” diyor. Cezaevi görüşlerinde “Son 4 yılımız kaldı abla. Bir şeyimiz kalmadı” dediğini paylaşıyor.

Dilek Öz’ün annesi Suzan Öz 70 yaşında. Bugün 50’li yaşlarına yaklaşan Dilek Öz’ü anlatan annesi sanki bugünden değil o yıllardaki kızından bahsediyor. Gazetecilik okuyan Dilek, güler yüzlü Dilek, ölen babasının dört erkek evlat arasında en çok sevdiği Dilek… Sesinin kesildiği yerde ağlıyor. Ömrünün cezaevlerine gitmekle geçtiğini anlatıyor:

“Her ay gidiyordum yanına. O zamanlar gençtim daha. Önce Bayrampaşa Cezaevin’ndeydi. O zaman biz bilmiyorduk. Kaç aydan sonra polisler gelip, işte kızınız şurda dediler. O dönem öyleydi. Ondan sonra 12 yıl Gebze’de kaldı. Sonra Burdur’a gitti. 2 yıl orda kaldı. Sonra Bakırköy’e verdiler. Benim hayatım cezaevlerinde geçti. Şimdi hastalık, yaşlılık gidemiyorum o kadar. Yine iki ayda bir kendimi atıyordum. Bu hastalık çıktı. 65 yaş üzeri diye otobüsler de beni almıyor. Görüntülü telefonla görseydim, o da iyiydi. O da yasak. Ben mesela bugün bindim. Yarın görüştür. Görüşten çıkıp Diyarbakır’a geri dönüyorum. 25 yıldır böyle. Ben neler çektim bir Allah bilir, bir ben bilirim. Babası 17 yıldır vefat etmiş. Babasından kalan aylığım var. Ben o parayla gidip gelip ona da gönderiyordum. Gazeteci olacağım diye tutturdu. Marmara Üniversitesi’ni kazandı. Mezun olacağı yıl bu olay başına geldi. Çok seviyordu gazeteciliği. Hayatı cezaevinde geçti kızım. (Suzan hanımın sesi kesiliyor bir süre burada. Karşılıklı gözyaşı döküyoruz) Ne yapayım işte… Onun da kaderi böyleymiş. 4 yılı kalmış. Tutturmuşlar illa gerek bitsin. Niye bırakmıyorsunuz? Kız hasta, ben hasta. Acaba birbirimizi görebilecek miyiz? Onu bir Allah bilir artık. Ne diyeyim kızım ben. İnsan bir kadına bu kadar yıl vermez. Yapanları edenleri çeteleri bıraktılar. Benim kızım çok güleryüzlü, çok güzel bir kız. Görüşünce ne konuşuyoruz? Ağlama anne der. Kardeşlerini sorar, onu sorar, bunu sorar. Kendi kendini tutar. O da benim için üzülüyor. Acaba sana bir şey olmadan çıkabilecek miyim diyor. Baba da çok severdi onu. 4 erkek çocuğu bir yana, o bir yana. O kadar okumasını isterdi. Üzül, üzül adam kanser oldu gitti. Ben ne hissedebilirim? Hiç kimse bize yardımcı olmadı. Artık unutuldu gitti…”

Mehmet Aytunç Altay (ayakta soldan dördüncü).

‘TÜRKİYE’DE HUKUKU SORARSANIZ SÖYLEYECEĞİM BİR ŞEY YOK’

Mehmet Aytunç Altay, 1993’te İstanbul’da gözaltına alındı. Uzun süreli ve işkenceye dayalı bir sorgunun ardından ifade vermeyişi ‘örgüt tavrı’ olarak değerlendirilip İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi yedek hakimliğince müebbet hapis cezasına mahkum edildi. Altay, şimdilerde Edirne F tipi Cezaevi’nde kalıyor.

Altay hakkındaki suçlamalardan biri TKP-B (Türkiye Komünist Partisi/Birlik) örgütünün Haziran 1986 tarihinde bir ay süren yurt dışındaki ikinci kongresine katılmasıydı. Ancak Altay o tarihlerde Bayrampaşa Cezaevi’nde sıkıyönetim mahkemesinden aldığı ceza nedeniyle tutukluydu. Örgüt yöneticiliğinden tutuklanan Altay’ı mahkeme TCK 146/1. Maddeden yani mevcut Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüsten cezalandırdı.

2001’de Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesinde yer alan işkence ve kötü muamele yasağını ihlal etmekten, 5. maddede yer alan kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını ihlal etmekten ve 6. maddede yer alan adil yargılanma hakkını ihlal etmekten ötürü mahkum edildi.

Fakat buna rağmen yeniden yargılama başvurusu reddedildi. Temyiz sonrası Yargıtay’ın zorlamasıyla yapılan yeniden yargılamada ise aynı yönde hüküm verildi. Bülent Gedik’te olduğu gibi tekrar AYM başvurusu yapıldı. Reddedildi.

Mehmet Aytunç Altay’ın abisi Salih beyle konuşuyoruz. Yanında torunları var, sesleri geliyor.

“Senede bir kere gidiyorum. Yaşım 70’e geliyor nerdeyse. Torunlarla uğraşıyoruz. Zaten uçak da yok. Otobüse biniyoruz. Telefonla konuşuyoruz. Alıştık. Talebeliğinden beri politikayla uğraşıyordu. ODTÜ Siyasal’da talebelik yapıyordu. Türkiye’deki hukuku sorarsanız söyleyeceğim hiçbir şey yok. Herkes biliyor. Şimdinin meselesi değil o yani. Hukuk mukuk yok deniyor. Eskiden de yoktu. Şimdi belli bir kesimin oldu. Eskiden de başka kesimindi. Bizim birader süper zeki bir çocuktu. Defter kitap yüzü açmadan üniversiteye girdi. Bunlar zeki insanlardı ama hebâ oldular. Şu söylenebilir. Siyasi mahkumlara, mahkum demeyelim de, siyasi suçlulara karşı devlet taraf tuttu hep. Düşman gibi görüyorlar. Hiç kimse tanımıyor bu insanları. Şimdi adi suçlular dışarıda. Her zaman böyle oldu. Aytunç’un 1,5 yılı kaldı. Şimdi koronadır moranadır kendimizi avutuyoruz. Çıkıp da kaybolanlar vardı zamanında. Faili meçhuller, evet. Öyle de kendimizi avuttuk. Bir yaşlı annemiz yalvardı, o da göremedi. 4 sene evvel vefat etti.”

‘GÖSTERMELİK YARGILAMALAR YAPIP, ESKİ KARARLARI VERİYORLAR’

1968 doğumlu Yüksel Yiğitdoğan, Kandıra 1 no’u F tipi cezaevinde kalıyor. TİKB-B (Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği/ Bolşevik) üyesi olduğu şüphesiyle 1999 yılında İzmir’de gözaltına alındı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yüksel Yiğitdoğan/ Türkiye kararında yeniden yargılama yapılması gerektiği yönünde karar aldı. Yiğitdoğan 21 yıldır cezaevinde tutuluyor.

İzmir’de yakalanması esnasında ağır bir şekilde darp edildi. İstanbul Emniyet Müdürlüğünde tutulduğu yedi günlük gözaltı sırasında elektrikle şok işkencesi gördü, kollarından asılarak hortumla üzerine soğuk su sıkıldı, cinsel saldırıya uğradı. Sağ kolu kırıldı, işkence sonrasında yüz felci geçirdi.

Avukat Gülizar Tuncer bitmeyen kısır döngüyü şöyle anlatıyor:

“Yüksel Yiğitdoğan’la ilgili olarak da AHİM, Türkiye’yi işkence, uzun tutukluluk ve adil olmayan yargılama nedeniyle mahkum etti. Bu karar sonrası yeniden yargılama için başvurduğumuz yerel mahkeme yasal zorunluluk gereği usulen de olsa yapması gereken yargılamayı yapmadı. İtiraz ve redler sonrasında bu sefer Anayasa Mahkemesi’ne başvurduk, AYM’den de yargılamayı yapın yönlü karar çıktıktan sonra zorlamayla yeniden yargılama yapıldı. Fakat ne infaz durdurma verdi ne de kovuşturmanın genişletilmesi taleplerimizi kabul etti. Yani göstermelik yargılamalar yapıp eski kararları veriyorlar. Dosya tekrar Yargıtay’a gitti. Sonra yargıtay onaylayacak, biz yeniden AYM, sonra AHİM’e başvuru yapacağız. Böylece dışarıda artık anlamsız hale gelen bu başvurularla bir şeyleri zorlamaya çalışırken onlar cezaevinde bir ömür tüketecekler.”

‘İLHAN, YILLAR SONRA KENDİSİNE İŞKENCE YAPAN POLİSLERİ TEŞHİS ETTİ’

Kamuoyunun bildiği bir isim İlhan Çomak. Dışarısıyla şiirleri aracılığıyla temas kuruyor. Nispeten yaşadıkları diğerlerine göre daha fazla biliniyor. Arada gündeme gelip sonra tekrar kalınan yerden unutmaya devam ediliyor.

1994 yılında henüz 21 yaşında, İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü öğrencisiyken, işkence gördüğü on altı günlük gözaltı süresinden sonra tutuklandı. AİHM’in 2007’de adil yargılanmadığına dair hükmüne rağmen, son 26 yıldır tutuklu yargılanıyor Çomak.

İlhan Çomak’ın avukatı Several Ballıkaya, haberin burasına kadar okuduğunuz hikâyelerdeki hukuk açmazlarının bire bir aynısını aktarıyor:

“Yeniden yargılama için dört yıl çaba verildi. Hemen hemen hiçbir delili değerlendirmeden olduğu gibi eski hükmü verdi mahkeme. Tanıklar önceki ifadelerinin yanlış olduğunu, baskı altında verdiklerini söylediler. Dinlenen üç tanıktan biri doğrudan olayla ilgili ve o da aynı tarihlerde gözaltına alınan biri. Polisin kendisine baskı yaptığını bu nedenle böyle ifade vermek zorunda olduğunu söyledi. Diğer iki tanık da o tarihlerde şüpheli olarak gözaltına alınmışlardı. İşkence gördüklerini, raporları olduklarını söylediler. Emniyette ifadelerini alan polisler tanık olarak dinlendiğinde bu polisleri teşhis de ettiler. Bize işkence yapan polisler diye. Kod adı buydu, birbirlerine böyle sesleniyorlardı diye. Aradan o kadar yıl geçmiş olmasına rağmen kendisine işkence yapan polisleri İlhan yine hatırladı. Bunlara rağmen yeni ifadeler karara bile yazılmadı. İkinci yargılama ilkinden daha adaletsizdi diyebilirim. Temyiz yoluna başvurduk. Temyizde de reddedildi. Anayasa Mahkemesine başvurumuz var. İnfazda yapılan düzenlemeyle ilgili tahliye edilmesi için başvuru yapmıştık. Onla ilgili Anayasa Mahkemesi’ne başvurduk. İki nedenden dosyası Anayasa Mahkemesi’nde. Bunun dışında hükmü kesinleşti. 5 yıl daha yatması gereken süre var.”

‘HEMEN HER YIL İHTİYACA GÖRE İNFAZ DÜZENLEMESİ YAPILIYOR’

“Ömrünün üçte ikisini orada geçirmiş vaziyette. Hayatla bağını sağlayan şiirleri olduğunu söylüyor. Neredeyse bir çocuk olarak girip, yaşlanmış bir insan olarak halen cezaevinde olmak kolay bir şey değil. Bunun gibi çok sayıda siyasal tutuklu hükümlü var. Dünyada standart bir uygulama var. Her yıl ihtiyaca göre değişen düzenleme yapmak durumunda kalmıyorlar ama Türkiye’de hemen hemen her yıl yeniden, ihtiyaca göre cezaevleri dolduğunda boşaltmak için düzenlemeler yapılıyor. Değişmeyen şey siyasal tutuklu hükümlüler her zaman kapsam dışı tutuluyor. İnfaz düzenlemesinin en önemli kuralı aynı süre ceza alan kişilere eşit şekilde uygulanmasıdır. Türkiye’de 1991 yılında beri yapılan tüm hiçbir infaz düzenlemesinde bu eşitlik uygulanmadı.”

Hasan Şahingöz, Mehmet Çiftçi, Tuncay Kurtbaş, Taylan Balatacı, Önder Çarkçı… Habere alamadığım onlarca isimden birkaçı. Buraya alabildiklerimin ise çoğunun bugüne ait fotoğrafları bulunmuyor. Oysa bu insanlar yaşıyorlar.