‘Asıl yenilmişlik, seçim sonrasında gelen sinizm dalgası’

Psikiyatrist İlker Küçükparlak, Türkiye'deki toplumun çocuklaşmak zorunda olduğunu söylüyor. Özellikle kırsalda, sosyo-ekonomik durumu düşük olan kesimde, görünmeden büyüyen çocukların “Bütün Avrupa sizden korkuyor, sizi kıskanıyor” söylemlerinden büyülendiklerini ve bunun üstüne yeni monte edilmeye çalışılan bir "baba" figürünün olduğunu anlatıyor.

Filiz Gazi  

DUVAR – 24 Haziran seçimlerine gelmeden kimi muhalif kesimin haleti-i ruhiyesi fazla fazla yaşanan umudun bütün alametlerini gösterecek biçimdeydi. Bilhassa sosyal medyada 24 Haziran sabahı, devrime uyanılmış bir günün sabahı gibiydi. Beklentiler yüksek olunca, seçim de istenildiği gibi sonuçlanmayınca büyük hayal kırıklığı yaşandı. Eş zamanlı olarak ümitsizlerle, ümidini kaybetmeyenler arasında münakaşalar başladı. Değişen moral durumlarına göre memleket sorunlarına ve tabii memleket insanına bir tur daha dönüp bakıldı. Kimi kesim 2008 yılında “Benim oyumla dağdaki çobanın oyu bir olamaz” diyen Aysun Kayacı’yı yad etti. “Bu yığınlara reva!” diyen de oldu, “mücadeleye devam” diyen de.

Peki kılıç kuşanarak Diriliş Ertuğrul dizisini izleyen, kefenini giyerek meydanlara çıkan çoğunluğun bu enteresan ruh hallerine gelişi nasıl oldu? Üzeri örtülmüş travmaları olan bir toplum olduğumuzun kanıtları neler? Ardı ardına gelen çocuk kaçırma, tecavüz, kadına, hayvana şiddet haberleri gibi kötülüklerin müsebbibi devlet mi? Yoksa, devlet bizlerin sonucu mu? Pembe otobüslerden idam cezasına devlet aygıtlarında neler konuşuluyor? Bu konuşmaların alt metni ne? Memleketin son birkaç ayını ama aslında son 15 yılını Psikiyatrist İlker Küçükparlak’la konuştuk.

‘YENİLGİ DEĞİL SEÇİM KAYBEDİLDİ’

İlker Küçükparlak

Seçim sonrasında gerek sosyal medyada gerekse muhalif kesimde değişen halet-i ruhiye için yorumunuz ne? Bunca dozu yüksek hayal kırıklığı niye yaşandı?

Aslında muhalefet cephesinden bakacak olursak bu kaybedilen ilk seçim değil. Silsile halinde kaybedilen yerel, genel seçimler ve referandum var ama hakikaten bu seçim duygusu diğer seçimlerden farklı oldu gibi… Diğerlerinde göze çarpan öfke ve üzüntüydü şimdi ise daha belirgin olan tema hayal kırıklığı. Niye? Seçim öncesine bakmak gerek. Reel politikada pek çok şey değişti. Yepyeni denklemler oluşturuldu. İttifakların önü açıldı örneğin. Muhalif kesimlerin uzun zaman sonra bu denli umutlandığı, tekrar hayaller kurabilmeye başladığı bir tablo ortaya çıktı. Seçimi kaybetme duygusu ve hayal kırıklığının baskınlığı, öncesinde ilk defa beliren umutla ilgili görünüyor. Fakat, yaşanan bir yenilgi mi? Ya da seçim mi kaybedildi? Bu ikisini ayrıştırmak yararlı olabilir gibi geliyor bana.

“Yankı odaları” diye tanımlanan herkesin kendi fikrine benzeyen insanları takip ettiği, okuduğu sosyal medyanın etkisi var mı yaşanan hayal kırıklığında?

Onun etkisi seçimden önce olmuş olabilir. Siyaset bilimciler uzun uzun analiz yapıyor. Seçimlerde kim ne yaptı, oy oranları nasıl değişti? Bunlara baktığınızda en öne çıkan aday Muharrem İnce’ydi. Dolayısıyla hakikaten bir lidere dönük umudun bir karşılığı oldu ama biraz öne çıkmak bu tür yankı odalarında çarpan etkisiyle, yani rüzgarsa kasırgaymış gibi bir duygu, izlenim bırakabiliyor. Sonrasında, sonuçlarla karşılaşınca oradaki hayal kırıklığı daha derin oluyor tabii.

‘HAYAL KIRIKLIĞIYLA BİRLİKTE BİR SİNİZM DALGASI DA GELDİ’

Seçim sonrasında Twitter’da şöyle bir şey yazmışsınız: “Yenilmek seçimi kazanamamaktan ibaret değil. Hayal kırıklığını tolere edememek, sinmek, yılmak, dönüşmek esas yenilgi olur. Dün kim iseniz bugün de o kişiyseniz yenilmiş sayılmazsınızdır belki.” Az önce de bahsettiniz. Seçimi kaybetmek ve yenilmek arasındaki fark ne?

“Dün kim iseniz” ifadesi metaforik bir geçmiş kavramına gönderme yapmıyor. Hakikaten somut anlamıyla düne yani 23 Haziran’a işaret ediyor. 23 Haziran’da, emeğiyle geçinen insanların, daha insancıl koşullarda yaşamasını arzu eden, onların yaşadığı zorluklara üzülen, insanların geneliyle empati yapmaya, onları anlamaya çalışan bir insansanız ve 24 Haziran’da da bu kişi olmaya devam ediyorsanız o zaman en fazla bir seçimi kaybetmiş olursunuz. Daha doğrusu desteklediğiniz oluşum kaybetmiş olur. Yenilmiş olmazsınız.

Hayal kırıklığı, yenilmişlik duygusu… Bu duyguların yanında çok kuvvetli bir sinizm dalgası da geldi. 23 Haziran’da işçilerin ölümlerine duyarlılık gösterenler, 24 Haziran akşamında işçilerin öldüğü yerde AKP oyları ne durumda, dolayısıyla aslında çok da üzülmeye gerek yok gibi bir sonuca vardı. İşte “ben zaten refah içinde yaşıyorum hatta ismiyle cismiyle şu kadar gelirim var ama bundan sonra dert etmeyeceğim” gibi… Tam da böyle bir şeye işaret etmek istiyorum. Bana kalırsa esas yenilmiş olmak böyle bir şey. Sinizme savrulmadan bu hayal kırığıyla baş edebilmek gerekiyor. Ya da çok daha sinsi bir şekilde iktidarın söylemini, ifade biçimini önceleri hafif alaycı bir biçimde de olsa taklit etmeyle başlayan sonrasında bir tür uyumlanma, boyun eğme, sinme gibi bir deformasyon da olabiliyor. Bana kalırsa bu da yenilgi. İnsanlar üzülür, dertlenir, kahreder, kızar ama kendini deforme etmeden bütün bunları yaşar.

Demokrasinin bir unsuru addedilen seçim için ne düşünüyorsunuz?

Antik Yunan’dan beri tartışılan bir şey bu. Demokrasiyi olduğu gibi sandığa indirgeyince sorunlar tabii ki ortaya çıkar. Yüzde 51’in yüzde 49 üzerinde mutlak bir tahakkümü ortaya çıkar. “Ramazan’da lokantalar kapalı olsun mu, olmasın mı?” diye referandum yapılsa muhtemelen kapalı olsun diye bir sonuç çıkar. Sonrasında bir adım öteye götürülebilir. İşte “Ramazan’da açıkta yemek yeme, sigara içme dini değerleri aşağılama ve saygısızlık anlamında bir ceza olarak tanımlansın mı?” Bu da muhtemelen “evet” çıkar. Bir süre sonra böyle küçük adımlarla iktidarın temsil ettiği yaşam biçimine ve değerlerine sahip olmayan insanların yaşayacakları bir alan kalmaz. Demokrasi sandıktan ibaret bir noktaya getirilirse o zaman korkunç sonuçlara varılır ve o aşamadan sonra buna demokrasi denir mi bilmiyorum. “OHAL’de seçim olur mu?” tartışması bu yüzden. OHAL’de seçim olmasının sadece seçim güvenliğiyle ilgili ve bunun devlet aygıtları tarafından kötüye kullanılmasıyla ilgili riskli bir durum taşıdığını düşünmüyorum. OHAL’de seçim olması demek demokrasiyi bütünüyle seçime indirgemek demek.

‘YENİ BİR KURUCU ANLATI İNŞA EDİLİYOR’

.

Çoğunluğu nasıl tarif ediyorsunuz? Diriliş Ertuğrul dizisini kılıç kuşanarak izleyen, “Türkiye evimiz, Erdoğan babamız” diyen çoğunluk bugüne nasıl geldi?

Çok farklı perspektiflerden farklı tarifler olabilir ama son yıllarda en çok gözüme çarpan çocuksu bir halin oluşu. He-man diye bir çizgi film vardı. Benim kuşağımda sopadan kılıç yapardık ama çocuk olarak bunun bir fantezi olduğunun farkındaydık. Şimdi şöyle absürt bir durum var: Erişkinler bunları yapıyorlar ve ciddiler. Fantezi olduğunun ne kadar farkındalar çok emin değilim. Bir çeşit tarihsel gerçekliğe ve tarihten bugüne bir sürekliliğe atıf içerisinde bunları yapıyorlar. He-man olabilirler ya da ataları dedelerinde He-man’lik zaten varmış gibi… Bu çok çocuksu bir hal. Türkiye’nin yakın tarihinde böyle bir şey hatırlamıyorum. Bunun da pek çok sebebi olabilir.

Neler o sebepler?

Ulusu tarif etiğiniz zaman bir kurucu baba bulmak zorundasınız. Ulus devletlere baktığınız zaman bu hep vardır. Fransa’nın Napolyon’u vardır. Daha yakın tarihinde Bolivar vardır. İngiltere’nin zaten kralı, kraliçesi var. Figür üretmeye gerek yok. Amerika’nın kurucu babaları var. Lincoln, Washington gibi… Bu, Türkiye’de Atatürk idi ama son 15 senede Atatürk baba olmaktan çıkarıldı. Yani mutlak, güçlü, eksiksiz bir figür değil de insan olan bir imgeye dönüştürüldü. “Ayyaşın biri” denildi. Hatta bazı yerlerde ayarı kaçırıldı. Kötücül, değersiz, aşağılayıcı bir yerden de tanımlanmaya başlandı. Bunun somut karşılıkları da oldu. Müfredatta değişiklikler yapıldı. Yeni bayramlar var örneğin. Nedir, ne değildir sadece tarihçilerin bildiği bayramlar. Bayram dediğiniz şöyle bir şeydir: Bir takım insanlar bir araya gelir, bir şey kutlanır ve neyin kutlandığı bilinir. Bu baharın gelişi de olabilir, ekinlerin toplanması da, kıtlığın geçmesi de. Şimdi bir bayram var: “Kût’ül-Amâre.” Kim biliyor bu bayramı?

Bu aslında adeta bir mühendislik projesi gibi. Yeni bir kurucu anlatı inşa ediliyor. “Osmanlı’ya reklam arası girdi” gibi söylemlerle daha da kendin belli eden bir inşa. Bu yeni anlatının yeni kahramanları, yeni tarihleri, yeni bayramları, yeni söylemleri var. Bu anlatıda bir dede var. O da Abdülhamit. Arada atlanan bir kuşak var. Yeni kavuşulan baba ise Tayyip Erdoğan’ın kimliğinde somutlaşıyor gibi görünüyor. Bu halin içine sokulun toplum çocuklaşmak zorunda. Bu sahneye, yeni bir baba monte edilecekse, sahnedekiler çocuklaşmalı ki babaya biat etme üzerinden sahne tamamlansın.

Bir diğer sebep ise şu gibi geliyor bana: Ülke geneli için söylemiyorum ama ayrı ayrı tanımlayacak olursak iki ayrı tip ebeveyn profili var. İlki şehirli ve modern ebeveynler. Onlar muhtemelen çocuklarından gözlerini ayıramıyorlar. Ne kadar doğrudur bu ayrı konu. Bir de tam tersi var. Özellikle kırsal kesimde, daha sosyo-ekonomik durumu düşük olan kesimde görünmeden büyüyen, “Karnı tok, sırtı pek. Tamam” denilen çocuklar. Bu çocuklar neyle ilgileniyor, neyi dert ediyor, neye heves ediyor, en sevdiği arkadaşı kim? Bilinmiyor. Ruhsal ihtiyaçları karşılanmadan büyüyorlar. Sonra bunlara deniliyor ki “Siz aslansınız, kaplansınız. Bütün Avrupa sizden korkuyor.” Mahrum kaldıkları bir şeyden çok yoğun bir dozda almış oluyorlar ve adeta büyülenmiş gibi tepki veriyorlar. Çocuksu hırçınlıkların, sevinçlerin, böbürlenmelerin bir sebebi de bu. Üstüne bir de monte edilmeye çalışılan yeni bir baba figürü var.

‘BİLİM İNSANININ SÖZÜ HALKA ERİŞEMİYOR’

Tüm bu bahsettiğiniz çocuksulaşan kitlelerin değişmesi için ne gibi toplumsal değişimlere (ya da mühendisliğe) ihtiyaç var?

Çok bir şeye ihtiyaç yok aslında. Böyle yapıldı diye anti tezini yapmak lazım diye bir şey yok. Basın özgürleşebilse, erişkin olan insanlar kendileriyle, ülkeleriyle, dünyanın gerçeklerine ait hakikatle karşılaşabilseler bu başlı başına çok yeterli bir unsur olabilir. Mesela, tam da böyle davranan bir çocuk, okula başladığında başta çok zorlanır, sonrasında ise adapte olmak zorunda kalır. Özellikle basın tarafından çok kuvvetli bir paranoya pompalanıyor. “Herkes bizi kıskanıyor”, “Köprü yapacağız diye Almanlar perişan oldu”, “Havaalanımızdan, tünelimizden, köprümüzden korkuyorlar”, bunlar ciddi paranoyalar. Erişkin sorumluluğu içinde aksiyon almaktan iyice uzaklaşılıyor ve bütün bunlar paranoya olarak kalmıyor. Büyüklenmeci düşünceler de gelişiyor. Basın ayna olabilme işlevini görebilseydi, farklı olurdu.

Ve tabii, üniversiteler özgürleşmeli. Aydınlar, akademisyenler sözlerini ifade edebilmeli. Onur Hamzaoğlu örneği var. Gebze’de çocukların doğduktan sonra yani anne karnındayken yaptıkları ilk kakada ağır metaller, kurşun, kansorejen maddeler buluyor ve bunu bilimsel bir yayın olarak raporluyor. Onur Hoca’yı, halkı paniğe sevk etmekten tutukladılar. Halk panik olsun zaten. Dilovası’nda dolaşsak, “Onur Hamzaoğlu kimdir?” diye, haberi olan kaç kişi buluruz? Varsa da, ülkesini hiç sevmeyen, huzuru bozmak için nifak tohumu eken insan olarak biliniyor olması muhtemel. Dolayısıyla bilim insanının sözü de erişemiyor halka. Bu bariyerler ortadan kalktığı zaman, kendiliğinden işler hızlıca rayına girebilir gibi geliyor bana.

‘BEYAZIT ÖZTÜRK’ÜN GÜRCÜ OLDUĞU VURGULANDI’

Üzeri örtülmüş bu kadar travması olan bir toplum diyorsunuz bir yerde… Bu toplumun travmaları olduğunu kanıtlayan şeyler neler?

Travmatik olaylar var. Bunu tartışamayız sanırım. Travmanın sonucunu görmemek de bazen travmanın sonucudur. Önemli olan konu travmanın nasıl işlendiği. İşlenemiyor Türkiye’de. Bu ülkede çoğu insan güvende hissetmiyor kendini. Örneğin finansal anlamda. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları… Bunlardan haberi olmayan bir insan bile, kuşaktan kuşağa farkında olmadan bu kaygıyı miras olarak alıyor. Çünkü biliyoruz bir anda bir şeyler olabilir. Aç, açıkta kalınabilir. Ermenilerin yaşadıklarını bu kuşaktaki insanlar bilmese de dedeleri, babaları, nineleri biliyordur. Bir yazıda anlatmıştım. 6- 7 Eylül Olayları sonrası bir gayri Müslim esnaf, 8 Eylül’de İstiklal Caddesi’ndeki dükkanına geri geliyor, ne olmuş diye. Bakıyor ki yan komşusu dükkanını sahiplenmiş. “Komşuyduk. Sabah kahvaltı ederdik. Bir hukukumuz vardı. Çok üzüldüm” diyor. Bu esnaf, bana göre bir daha kendini güvende hissetme ihtimali kalmamış bir kişidir. En başta Ermenilerin yaşadığını biliyoruz böyle şeyleri. Trakya’da Musevi pogromu yapıldı. Doğu Karadeniz’de yapılan pogromlar var. Bu şiddet zincirinin en son halkası yok. Kürtler varken Suriyeliler geldi. Onlar bitince başkası gelecek. Bu saldırganlığın yönelme riski olmayan çok az insan var. Benim için Beyazıt Öztürk- Ayşe Öğretmen olayı çok kritik bir şeyi ele verdi. O zamana kadar “iyi aile evladı”, “çok efendi çocuk” vesaire denen, genel olarak ülkenin değerleriyle örtüştüğü varsayılan bir figür olan Beyazıt Öztürk’ün, Ayşe Öğretmen olayından sonra özellikle Gürcü olduğu vurgulandı. Herkes o kadar topun ağzında aslında. Yüzleşme, hafıza, adalet önemli şeyler. Önemli bir şey daha var o da yas tutabilmek. Pek çok şeyin yanında insanlar yas tutamıyor. Ankara’da garda patlama oldu. İnsanların bir araya gelip anmasına izin verilmedi. Ölen insanlar şeytanlaştırıldı. Kayıpları olan insanların bir araya gelmeye, birbirleriyle konuşmaya, halden anlayacak başkalarıyla tanışmaya ihtiyaçları vardır. Yas böyle tutulur. Bir sokakta cenaze varsa, müzik açılmaz mesela. Tanıklık edilmesi gerekir. Yası tamamlamak unutmak demek değil, hatırlayabiliyor olmak demek aslında. Barış ve Demokrasi Mitingi’ni organize eden insanlar kendini çok suçlu hissediyorlar. Gitmeyenler çok suçlu hissediyorlar. Gidenlere müsaade ettikleri için yakınları suçlu hissediyor. Pek çok şey sıralanabilir travmalarımıza.

‘ERKEK DOĞASINA DAİR BİR TAKIM TARİFLER YAPILIYOR’

.

Faust’ta geçiyor: “Sonuçta, kendi yarattığımız yaratıklara bağımlıyız.” Ardı ardına gelen çocuk tecavüz, kaçırma haberleri, kadına şiddet, hayvanlara yapılanlar… Bunca “sıradanlaşmış” kötülüğün müsebbibi devlet mi? Yoksa devlet bizlerin sonucu mu?

“Yoksa” olmak zorunda mı? İkisi de olabilirmiş gibi geliyor bana.

Peki, ikisi nasıl oluyor?

İnsan, doğası itibariyle iyilik yapmaya meyilli diyemeyiz ama doğumsal diyebileceğimiz pek çok zihinsel modül hazır vaziyette dünyaya geliyor. İnsanın, şefkat duymaya meyleden kuvvetli bir tarafı var. Yapısal, fıtri ya da ne derseniz artık. Ama hikaye bundan ibaret değil. Son derece bencil, saldırganlaşabilen, kötücül diye tanımlayabileceğimiz çok kuvvetli tarafları da var. Kötücül taraf nasıl çıkar ortaya? Kişi bunu pazarlayabileceği ya da rasyonalize edebileceği zeminler arar. Kötücül tutumlar ancak onun meşrulaşmasıyla artabilir. Ben meşrulaşabildiği yönünde çok önemli bir kültürel iklimin oluşturulduğunu düşünüyorum. Özellikle cinsel saldırganlık konusunda. Cinsel ihtiyaçlar ve “erkek doğasına” dair bir takım tarifler yapılıyor din adamları, köşe yazarları, politikacılar tarafından. Bütün bu yorumlar halka enjekte ediliyor. “Erkek doğası gereği tahrik olur”, “Eğer cinsel ihtiyaçları karşılanmazsa saldırganlaşabilir, onun da kendini bir yere kadar kontrol edebileceğini aklımızda tutuyor olmamız gerekir” gibi… Özellikle erişkinlere dönük cinsel saldırıları, kadının giyinmesine, hal ve hareketlerine ya da gecenin bir yarısı evden çıkıp çıkmadığına atfederek açıklarsanız o zaman işte meşruiyet zemini oluşur. Biz “kadınlar gözükmesin”, “pembe otobüs olsun” dediğimizde bu atıflar daha da kuvvetleniyor. Devlet tarafından da tanınan bir şeye dönüşüyor. Aslında, deniyor ki, “Ey erkekler, biz bu kadınları sizle aynı otobüse koyduğumuz zaman siz bu kadınlara saldırganlık gösteriyorsunuz. Bunun adını koyduk, durum böyle.” İşin doğası böyle demek bu.

‘İDAM TARTIŞMASI GERİ KALAN HER ŞEYDEN DAHA ENDİŞE VERİCİ’

Vivet Kanetti şöyle diyor: “Tüm cezalardan etkili, sevgiden de etkili, evet sevgiden çok daha etkili sizden küçüklere (ve tabii hayvanlara) karşı saygı ve mesafe kavramlarının geliştirilmesi. Toplumun hemen her katında eksikliği hissedilen. Acıma dolu tweetlerde bile. Çok hislilik, az saygı.” Katılıyor musunuz?

Önemli olmakla birlikte, tek başına az önce konuştuklarımızı çözecek bir unsur olmayabilir. Erkeklik diye neyi tanımlıyoruz, en önemli şey bu gibi geliyor bana. “Benim bedenim, benim kararım” o kadar yerinde, o kadar isabetli bir slogandı ki… Bakalım çocuk, kucağa oturmak istiyor mu? Sarılmak istiyorsunuz ama o istiyor mu? Akranınıza bunu yapmazsınız. Önce gözetirsiniz. Çocuğu niye göz etmiyoruz? Aşırı endişeli, post modern garip ebeveyn bir tutuma gerek olmayabilir.

“Bir öpücük ver, ben de sana çikolata vereyim” zaten kabus bir diyalog. İstismarcılar çocuklara nasıl yaklaşıyor? Oyun ve rüşvetle yaklaşıyorlar. Tam olarak istismarcının taktiği bu. Çocuk, çocuktur. Erişkin gibi davranmanın iyi fikir olduğunu düşünmüyorum ama yine de çocuğu birey olarak kabul edip, ne istediğini göz etmek gerekiyor. Çocuk ittirirken, “Bak kızım, oğlum… Ahmet amcan ne kadar seviyor seni, taa nereden geldi, oyuncak kamyon da getirmiş. Yapma, ayıp” deniyor. Olur mu öyle şey? Sarılmak istemiyorsa, yaklaşmak istemiyorsa karar onundur. Karikatürize bir tutuma gerek yok. “Bak şimdi Ayşecim. Sana sarılmak istiyorum. Yanaklarından iki kez öpebilir miyim?” Yani böyle yapay, çocuğun kafasını karıştırabilecek bir kontrat yapmaya gerek yok.

İdam cezası için ne düşünüyorsunuz?

İdam dediğiniz şey öldürme aslında. Bazen bazı sözcüklerin yerine pazarlamaya yardımcı olacak şekilde yeni sözcükler konuluyor. “Fiyat düzenlemesi yapıldı.” Halbuki zam gelmiş. İnsanların kafası kırılıyor, bir sürü şey oluyor. “Polis müdahalesi.” Teknik bir jargon haline getirince farklı bir anlamdaymış gibi duruyor. İdam dediğiniz şey, devletin birini öldürmesi. Öldürmeyi meşru hale getirelim mi? Ceza olarak tanıyalım mı? Böyle bir şiddet biçimini ceza yöntemi olarak tanımladığınızda, diğer şiddet biçimleri kendiliğinden meşrulaşacak. Sorunların sebeplerine dair gösterilen atıflara bakmalı. Pembe otobüs gibi düşünebilirsiniz bunu. Topluma nasıl mesaj veriliyor? Pembe otobüsten çıkan sonuç şuydu: “Erkek doğası gereği kendini zapt edemez.” İdamda şöyle bir atıf doğuyor: “İnsan gerekli durumlarda olabilecek en şiddetli cezaya maruz bırakılabilir.” Orada tacizi burada şiddeti meşrulaştırma yönünde atıflar var. Ürkütücü tabii ki. Devletin, toplumdaki bireyleri öldürebilme yetkisinin olması, insanların birbirini öldürmesini çok daha kolaylaştırabilir gibi geliyor bana. İdam tartışması, geri kalan her şeyden çok daha endişe verici.