'Ev' mefhumu üzerine yeniden düşünmek

Türkiye’de yalnız yaşayan insan sayısı 3.5 milyonu geçti. Bu verilerde yalnız yaşayan kadın sayısı erkeklerin iki katını oluşturuyor. Yalnızlık erkeklere göre tesis edilmediği, kadınların erkeklerin ev yaşamını desteklemesi beklendiği için, yaşadığımız olağanüstü şokta erkeklerin daha dayanıksız olacaklarını tahmin etmek zor değil. Üstelik kadınların dayanışma ağları erkeklere göre her zaman daha güçlüdür. Eve kapatılmak, yeniden üretim alanı üzerine düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Google Haberlere Abone ol

“Cüzzamlılar ıssız yerlere sürülmüyor artık; İstanbul’un alt-üst edilmiş taşı-toprağının altından çıkan fareler veba salgınına yol açmadı; doğduğumuzda yapılan çiçek aşısı hâlâ geçerli; kolera arada bir yoklasa da, çabuk gidiyor; kanserde erken teşhis umudu var. Baş edilmedik bir AIDS kaldı, trafiği saymazsak…”(1)

Tomris Uyar

Onur Bütün

Bir trenin camından hızla akan görüntülere benzeyen hayatlarımız, aniden durdu. Neredeyse on beş gündür korona virüsü önlemleri, vaka sayıları ve salgın sonrası üzerine düşünmeye başladık. Tıp disiplininin düşünüş metodolojileri, virüs üzerinde henüz bir kesinliğe sahip olmadığı için evlerimize kapatıldık. İlk günlerde; “Sokak hayvanları ne olacak, hapishanelerde ne tür önlemler alınıyor, yalnız yaşayan yaşlılarla kim, nasıl ilgilenecek?” soruları hızlı ve yaygın olarak soruldu. Cevap bulmak ve çarelenmek için olanaklarımız kısıtlı. Ne yazık ki yaşlılar ya da temel ihtiyaçlarını temin edemeyecek insanlara ulaşmak için, sokak sokak, mahalle mahalle kurulmuş dayanışma komitelerimiz yok.

Dünyayı kocaman bir blok olarak düşünürsek, o blok kolektif bir şok yaşıyor. Üstelik soyutlayarak düşünmeyi engelleyen son derece somut bir şok. Bu tür bir kolektif şokla; insan sesi, jestleri, mimikleri, ruhu, düşünüş biçimleri, hattı zatında tüm bedeniyle ağır bir değişime uğruyor. O bloku tek bir beden olarak görme imkânı veren bu şok, farklılıkların, sınırların hızla ortadan kalktığı küresel devasa bir kütleye dönüşüyor.

O blok-beden milyonlarca organizmanın bileşimi gibi… On yıl aç kalmayacak kadar parası olan da beş gün idare edecek olan da tek bir bedende yaşıyor. Yayılımı eşit olan virüsten korunmanın da, sağlık hizmetlerinden eşit yararlanma hakkının da olmadığı üzerine epey yazı yazıldı. Virüse maruz kalmada eşit, yaşama şansında eşitsiz bir büyük kalabalığız.

Korona virüsü, insan üretiminin tarihsel anlamlarına ait bir nesne gibi görünmüyor gözümüze. Tüm bilişsel süreçlerimizin dışından geliyormuşçasına ve bilim kurgu pratiklerine yaslanan düşünüş biçimlerine daha uygun bir halde, en somut ve en soyut (gözle görülemeyen haliyle) biçimlerin kaotikliğini taşıyor. Bu katoik devasa beden biziz. Demek ki sınıfsal, kültürel, coğrafi ayrımlarımızla yepyeni bir “Biz” tanımı yapıyoruz. Bu tanımın ne kadar problemli olduğu ve salgın öncesi sınıfsal konumlarımızda aslen bir değişiklik olmadığı fikri, bu yazının temel savunularından biri.

Biz duygusu ve fikri, şimdi, şu anda mekân olarak “Ev” le tanımlayabileceğimiz küresel bir daralmaya işaret ediyor. Bu evdeki farz edilen post-modern ben, “Kendini aş!”, “Her yeni güne umutla başla!” gibi mottolarını kaybederken, dünyayı arzu ettiğimiz gibi tanımlayıp, kullanabileceğimiz çağrıları korona virüsü salgınıyla, “İnternette özgürce dolaş, evde egzersiz yap, iyi beslen, uykuna dikkat et!” çağrılarına evrildi. Güvenin, samimiyetin ve öznelliğin, bu “Ev” de inşa ve temsil edildiğini iddia eden kapitalistler, “Ev” in şimdi daha çok tedirginliğin, açlığın ve kapatılmanın üretildiği bir mekâna dönüştüğünü de biliyor. Çin’de veya Hindistan’da yalnız yaşayan yaşlı bir kadını her zamankinden daha iyi anlıyoruz. Onun evindeki kapatılmışlıkla oluşan “Biz” ve “Ev” mefhumları, bizim evlerimizdekine çok yaklaştı.

EV HAPSİNDE YEPYENİ BİR ' BİZ'

Elektronik izleme ile ev hapsinde tutulan mahkûmlara çok benziyoruz. Henüz elektronik bir kelepçemiz yok. O devasa bedeni [Bizi] kelepçeye alacak bir sistem hâlihazırda bulunmuyor ama tarihi eski… İnsanları konutlarında hapsetmenin tarihi Roma dönemine kadar uzanıyor.

“Floransalı felsefeci, fizikçi ve astrolog Galileo Galilei’nin konutta hapsedilmesi bir diğer örnektir. 1633 yılında Roma’da ikinci kınama duruşmasında ev hapsine mahkûm edilmiştir. Yargılamanın sonunda Floransa’ya dönmüş ve geri kalan yaşamını evinde hapsedilerek geçirmiştir. Tarihsel gelişimde politik fikir ayrılıklarını susturmak amacıyla konutta hapsedilmeye başvurulmuştur. Güney Kore, Güney Afrika, Hindistan ve Sovyetler Birliği politik fikir ayrılıklarını bastırmak, muhalifleri gözetim altında tutmak amacıyla sıkça konutta hapse başvuran ülkeler arasındadır. Rusya’da Çar II. Nikolas ve ailesi 1917 yılından ölüm tarihi olan 1918 yılına kadar ev hapsinde tutulmuştur. Güncel bir örnek olarak Çinli muhalif Chen Gauangcheng, Çin’de uygulanan tek çocuk uygulamasına karşı çıkmış, kadınların kürtaja veya kısırlaştırılmaya zorlanmalarına karşı kampanya yürütmüştür.” (2)

Evlerimize kapatılmayı, bir virüs yoluyla da olsa büyük bir kapatılmadan ayırmanın imkânsızlığı, bu bol çağrışımlı düşünceleri besliyor. Milyonlarca insanın eşzamanlı yaşadığı şoku, Marx’ın mühim ayrımına müracaat ederek tartışmak manidar. İçinden geçtiğimiz kritik günlerde, üretim ve yeniden üretim alanları üzerine düşünmeden, neredeyse hiçbir şeyi açıklamak mümkün görünmüyor. Üretim için an be an zorlanan proleterlere şimdi yeni ve dehşet verici bir motto ile sesleniyor hükümetler; evinizden çıkmayın!

KİMLER EVİNDEN DIŞARI ÇIKMASIN?

Domates, patates, soğan ya da ekmek üreticileri mi? Hayır. Çiftçiler, sera işçileri çalışmaya devam etsin. Peki, hayvancılık sektörü ne yapsın? Elbette çalışmaya devam etsin, üstelik bu metalar üretildiği gibi şehirlere ve tüketicilere her zamankinden hızlı ulaştırılsın. Çünkü tüm dünya aç kalma korkusuyla da kavruluyor. Korona virüsü artı açlık korkusu… O zaman nakliye işçileri, kargo işçileri daha çok çalışsın. (3)

Fabrikalardaki işçiler-bazı sektörler dışarıda bırakılabilir, otomotiv, eğlence vb.- çalışmaya, üretmeye devam etsin. İşçi sendikalarından birinde uzman olarak çalışan arkadaşım, bir aylık işçi eğitimleri programı nedeniyle evine üç gün önce dönebildi. Telefon konuşmamızda, “On binlerce işçi çalışmaya devam ediyor, sendikalar işçilerin salgından korunması konusunda hiçbir inisiyatif geliştirmiyorlar!” diyordu. Örneğin maden işçilerinin yer altındaki boğucu çalışma ortamlarında değişiklik yokken, hiç gündeme gelmemeleri yeterince dikkat çekici değil mi?

Peki, o zaman, kimler evinden dışarı çıkmasın? Başka bir deyişle, çalışmasın?

Orta sınıf, burjuvazi ve emekliler…

Onlar evlerinde kalabilirler. Bir şartla! Proletaryanın en alttaki kesimi üretmeye devam etsin ki, diğerleri beslenebilsin, ayakta kalabilsin. Demek ki “Evinizden çıkmayın!” çağrısı fiilen herkese yapılmamıştır. Evden çıkmamanın anlamı, düşük de olsa düzenli bir ücret sahibi olmakla eşdeğerdir. Günlük işlerle geçinen herkes bu krizin ve salgının en ağır tahribatıyla karşılaştı. Sadece birkaç örnek vermek yeterli olur sanıyorum. Evlere temizliğe giden gündelikçi kadınların büyük çoğunluğu işini kaybetti. Esnaf da benzeri bir durum yaşıyor. Temel ihtiyaç malzemeleri dışında tüketimdeki müthiş düşüş onları da vurdu. Zaten çalışma olanakları çok kısıtlı olan queer bireylerin, yaşadığı zorluk üzerine her zamankinden daha az bilgiye sahibiz. Onlar salgın öncesinde de görünmez oldukları için yaşadıkları zorluğun çok ağır seyrettiğini düşünüyorum.

Kapitalizmin dehşetli arzusu-tüketim çılgınlığı- salgından ağır etkilendi. Hükümetler sermaye gruplarına destek açıklamalarını art arda yapmaya başladılar. Üstelik Çin salgını atlamaya başladığını ilan ederken, günlük hayatın normale döndüğünü-bu açıklamayı tekrar üretim/tüketim dengesine kavuşmak olarak okuyunuz lütfen- açıkladı. Dünya ekonomisi açısından Çin’in ilk sıraya yerleşeceğini kuvvetli bir ihtimal olarak düşünebiliriz. Şimdi burjuvazi ve orta sınıf dışında, emeklilerin, işsizlerin eve kapandığını zihnimizde daha rahat canlandırabiliriz. Eve kapananları yine evde yaşatan; dışarıda, sokakta ve özellikle hastanelerde çalışanlar olacak.

BU TABLODA KADINLARIN VE ERKEKLERİN DURUMU NEDİR?

Ev, tüm Dünyada ağırlıkla kadınların üretim alanı… 13 Mart 2020 tarihinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, 12 yaşından küçük çocukları olan belediye çalışanı kadınların izne ayrılabileceğini duyurduğunda, kadınlar tepki gösterdiler. O çocukların babaları da vardı ve yine kadınlar aslî görevlerine-annelik ve ev kadınlığı- çağrılıyorlardı. Bu çağrının hemen ardından İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, 12 yaşından küçük çocuk sahibi tüm ebeveynlerin izinli sayılacağını açıkladı. Aynı günlerde Resmî Gazete’de yayınlanan genelgeyle, okul öncesi ve ilköğretimde çocuğu bulunan kadın çalışanların yıllık izin taleplerinin karşılanması, yıllık izin hakkı bulunmayanlar için mazeret izinlerinin kullandırılması, kamu çalışanlarına yönelik virüs salgını tedbiri olarak yürürlüğe girdi. En büyük zorluğu çocuklarını bırakacak bir yeri olmayan kadın sağlık çalışanları yaşıyor. Hastanelere çocuklarıyla gidip, bir köşede beslenmelerini, uyumalarını sağlamaya çalışan annelerin yaşadığı psikolojik baskının ne kadar yüksek olduğunu tahmin etmek hiç zor değil. Daha düşük bir psikolojik savaş verseler de özel sektör çalışanı kadınlar da benzeri bir durum yaşıyorlar. Ev hizmetleri kapsamında çalışan kadınlar (Çocuk bakıcısı, gündelikçi, yaşlı ve hasta bakımı) büyük oranda işlerini kaybettiler. Virüs özellikle yaşlılarda risk oluşturduğu için dışarı ile temasın kesilmesi gerekiyordu. Gündüz çalışan kadınlardan bir kısmı, bu riskle birlikte çalışmaya gittikleri evlere de kapatılmış oldu.

Marx’ın proletaryayı ertesi güne hazırlayan yeniden üretim alanı olarak tanımladığı evde, şimdi erkekler de kapatılmış durumdalar. Kadınlar bu kapatılmaya doğumlarından itibaren hazırlanıp, genç kızlık dönemlerini, uyumlu, şefkatli ve becerikli bir ev hanımı olmak için aldıkları eğitimle geçiriyorlar. Türkiye’de feminist hareket, bu yetiştirilme tarzına uzun süredir itiraz ettiği gibi, yalnız ya da kolektif bir yaşam kurmanın yollarını da arıyor. Kapatılma bu nedenlerle erkekler için geri adım attıkları, erkek egemenliğinin sorgulandığı bir sürece dönüşür mü henüz bilmiyoruz. Eve ekmek getirmekle donatılmış erkeklik, bu kapatılmadan nasıl bir pozisyonda çıkacak birlikte göreceğiz.

Türkiye’de yalnız yaşayan insan sayısı 3.5 milyonu geçti. Bu verilerde yalnız yaşayan kadın sayısı erkeklerin iki katını oluşturuyor. Yalnızlık erkeklere göre tesis edilmediği, kadınların erkeklerin ev yaşamını desteklemesi beklendiği için, yaşadığımız olağanüstü şokta erkeklerin daha dayanıksız olacaklarını tahmin etmek zor değil. Üstelik kadınların dayanışma ağları erkeklere göre her zaman daha güçlüdür. Eve kapatılmak, yeniden üretim alanı üzerine düşünmeyi zorunlu kılıyor. Hepimiz için zor olan bu dönemin ardından, “Ev” mefhumu üzerine daha sağlıklı düşüneceğimizi umuyorum.

Dipnotlar

  1. Tanışma Günleri/Anları [Günceler: 1989-1995], Tomris Uyar, İstanbul: Can, 1995; s: 51. Ayrıca bkz. Gündökümü [Bir Uyumsuzun Notları 2], İstanbul: YKY, 2003; s: 279
  2. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/398606/Elektronik İzleme ile Hapis Cezasının Konutta Çektirilmesi, Dr. Ziya KOÇ.
  3. Büyük bir market zincirinin “Sanal market” uygulamasından yararlananların yoğun talepleri nedeniyle ve firmanın az sayıda kargo elemanı olduğu için, evlere yiyecek, temizlik malzemesi gibi ürünleri ulaştırmakta zorlanıyor. Özellikle yiyecek arzında %60’lık bir artış var.