Zindan siyasetiyle Kürt'ü ıslah etmek ve Mahmut Alnı-ak

Dün de 68 yaşında onuncu kez tutuklanan, hem SHP hem HEP’te milletvekilliği yapmış avukat, yazar ve siyasetçi Mahmut Alnı-Ak’ın kaçma şüphesi olmamasına rağmen haksız-hukuksuz bir şekilde tutuklandıktan sonra ellerinin kelepçelenmeye çalışılması, bu kötülükler serisinin son halkası oldu.

Mehmet Nuri Özdemir*

Öncelikle adaleti sonra da kalkınmayı hedefleyerek yola çıkan ve 2001’de kurulan AKP, gelinen aşamada, bırakın adalet ve kalkınmayı, her geçen gün hafızalardan asla silinemeyecek kötülüklerin faili olmaya devam ediyor. Bir taftan gencecik insanlar, babalar ve oğullar her gün çaresizlikten, yoksulluktan tüm kamuoyunun gözleri önünde intihar ederken, diğer taraftan iktidar özgürlükleri cezalandırarak kötülükleri beslemeye devam ediyor.

Son on yıla baktığımızda Roboski’de yoksul Kürt köylülerinin uçaklarla paramparça edilmesi, Şırnak’ta Hacı Lokman Birlik’in cenazesinin polis aracının arkasına bağlanarak yerde sürüklenmesi, Aysel Tuğluk’un annesinin cenazesine yapılan ırkçı ve şoven saldırılar bu kötülüklerden sadece birkaç tanesi. “Bu kadarı da olmaz” dedikçe daha kötüsüne maruz kalmak, egemeni adeta şımartıyor, insan hakları, hukuk ve diğer evrensel ilkeler adeta ayaklar altına alınıyor.

Dün de 68 yaşında onuncu kez tutuklanan, hem SHP hem HEP’te milletvekilliği yapmış avukat, yazar ve siyasetçi Mahmut Alnı-Ak’ın kaçma şüphesi olmamasına rağmen haksız-hukuksuz bir şekilde tutuklandıktan sonra ellerinin kelepçelenmeye çalışılması, bu kötülükler serisinin son halkası oldu.

Elleri kelepçelenirken kendisi, yasaları, yasa dışı yollardan uygulamak isteyen memura, görevini yumuşak bir ses tonu ile hatırlatmaya çalıştı. “Ben takmıyorum, yasal değil, görevini kötüye kullanıyorsun!” dedi.

Demesine dedi ama ona rağmen muhtemelen teşkilatta daha iyi bir konumun peşinde olan polis memuru hedefe kilitlenmişti. Kelepçeyi illa ki takacaktı da takacaktı. Kürt’e takılan kelepçelerin tarihinden habersiz olması mümkün değildi. Kelepçe takmanın mükafatını da ağabeylerinden öğrenmişti.

Bu motivasyonla Mahmut Alnı-Ak’ın oğlu Av. Bişar’ın gözleri önünde bu gösteriyi yapmak tarihin tekerrür etmesiydi. Oğul Bişar ise onuncu kez canı yanmasına rağmen rasyonel davranmaya çalışıyor, yapılan hukuksuz uygulamayı telefonuyla çekerek hakikati tüm kamuoyunun takdirine sunmaya çalışıyordu.

Daha önce de tarihte Kürtlerin babalarına ve oğullarına büyük dersler vermek için korkunç gösteriler yapılmıştı. Biz unutmak isterken (ki insanın iyileşmesi için unutma ihtiyacı vardır derler) muktedirler, her an yeniden kendini ve bizi bize hatırlatıyor. Bu anlamda Dersim’de Seyyid Rıza’nın ve oğlu Reşik Hüseyin’in hikayesi büyük bir utançtır.

Seyid’in yaşı küçültülerek 54’e düşürülmüş, oğlu Reşik Hüseyin’in ise büyütülerek 17’den 21’e çıkarılmıştı. Baba ve oğlun ömrü ulus devlet yasaları tarafından ölçeklendirilerek yaşamlarına el konulmuştu.

Seyid’e son isteğinin ne olduğu sorulduğunda “40 liram ve saatim var, onu oğluma verirsiniz.” der. “Oğlunu da asacağız.” derler. Daha önce de evlat acısı yaşayan Seyid “O zaman beni oğlumdan önce asın.” der. Buna rağmen isteği kabul edilmez ve oğlu gözleri önünde asılarak Seyid’e ölmeden önce insanlık dışı bir acı yaşatılarak adeta iki kez öldürülmüş olur.

Bu kadar büyük bir kötülüğü insana ne yaptırabilir ki? İnsanlar nasıl bu kadar kin, nefret ve öfke ile dolu olabilir? Bu nasıl bir zehirdir?

Bizler bu sorularla büyüyen bir kuşağız ama yetmemiş olacak ki bugün de babalar çocuklarının gözü önünde her gün kelepçeleniyor, tutuklanıyor ve yıllarca bu zulüm sürebiliyor.

Daha iki- üç gün önce 450 Kürt’ün evi sabahın köründe basıldı, darp edildiler ve gözaltına alındılar. İdil’deki “gündelik kötülük gösterisinde” 80 yaşlarında bir annenin kollarının gözaltı sırasında yara bere içinde kaldığını gördük. Yandaş basın, 450 PKK-KCK’linin gözaltına alındığını duyururken 80 yaşında, kolları yara bere içinde bırakılan teyzeden gayet haberdardılar. Önlem amaçlı! Ne kadar sıradan değil mi?

19 Ağustos 2019’da da 500 kadar Kürt, üç büyük Kürt şehrine kayyımlar atandığında yine evleri basılarak gözaltına alınmışlardı. Hepsi sonradan serbest bırakılmıştı. Kürtlere Türkiye’de uzun süreden beridir yeniden “çarmıhta yaşamak “dayatılıyor. Siyasal Kürtler için içerisi ve dışarısı arasındaki fark ortadan kalkmış durumda. İki mekanı birleştiren devlet, Kürtleri büyük bir hapishanede ıslah etmeye çalışıyor.

Geçenlerde defalarca cezaevlerine girmiş iki Kürt’ün sohbetine tanıklık ettim. Biri uzun süre tutuklu bulunduğu KCK davasından berat etmiş. Diğeri “niye tazminat davası açmıyorsun?” diyor. Beraat eden ise “Tazminat işime yaramaz, devletin sağı solu belli olmaz, yarın yine içeri atabilirler beni. Eğer tazminat davası açarsam tutuklu kaldığım süre elimden alınır, olası bir durumda beni yeniden hapse atabilirler, ama tazminat davası açmazsam devlet bana borçlu kalır” diyordu. Şimdiden devletin kapatma pratiklerine karşı hazırlığını yaparak yaşıyordu Kürt siyasetçi.

Oysa ki yakın zaman öncesine kadar Kürtlerin hakları verilmişti, artık televizyonları vardı, milletvekili, belediye başkanı, hatta cumhurbaşkanı bile olabiliyorlardı.

CEZALANDIRMANIN TRAJEDİSİ: KÜRTÇEYİ CEZALANDIRMAK

Yeniden Mahmut Ağabeye dönelim. Daha önce yedi kelime Kürtçe konuştuğu için beş ay hapis yatmıştı. O zamanlar “ Vicdan sahibi Türklere sesleniyorum: Sizler Türkçe ‘hoşgeldiniz’ dediniz diye cezalandırılsaydınız ve konuştuğunuz her Türkçe kelime için 22 gün hapis cezası alsaydınız, acaba ne hissederdiniz, kendinizi hâlâ ülkenin eşit yurttaşı sayar mıydınız?” diye sorarken hâlâ eşitlik ve yurttaşlık ilişkisinin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatmaya çalışıyordu.

Daha önce konuşulan her Kürtçe kelimeye karşı para cezası verilirken şimdi daha üst bir aşamaya geçilerek hapis cezası verilmekte. İleri demokrasinin zırvalamaya başladığı zamanlardayız. Birçok siyasetçi Kürtçe siyaset yaptığı için yıllarca para ve hapis cezalarına çarptırıldılar.

Eşitliği ve özgürlüğü doyasıya yaşayan Türk yurttaşlarının böyle bir sorunu var mıydı, elbette hayır. Onlara ait çıplak ve soğuk bir devletin olması eşitlik ve özgürlük gibi, alınıp satılmayan, ödünç verilemeyen sadece ama sadece büyük bir aydınlanma, emek ve bedellerle inşa edilen ilkelerden çok daha mı iyiydi acaba? Ya da bir devlete sahip olmak her şeyin çözümü müydü? Türkler böyle mi düşünmüştü? Mahmut Alnı-Ak sormak istiyordu, maksat kayda düşsün eşitsizliğimiz.

Egemenin iktidar aygıtları ezilenin özlemi ve umudu haline gelebilir ki Kürtlerde son zamanlar da “Bir devletimiz olsun da taştan olsun” talebi çok hissediliyor. Ancak Kürtler için devlet talebinin çözüm olup olmamasından öte hangi dönemlerde devletin Kürtler tarafından temel talep haline getirildiğini tartışmak, hem Kürtleri anlamak hem de devlet aygıtının iyilik ve kötülüklerini tartışmak açısından daha zihin açıcı bir tartışma olacağını düşünüyor ve şimdilik bu derin mevzuyu beklemeye alıyorum.

ZİNDAN VE CEZALANDIRMA SİYASETİ İLE SONUÇ ALINAMAZ

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Kürtlerin statü ve siyasi çözüm talebine karşılık büyük bir tutuklama, kapatma ve gözaltı süreci yaşanmıştır.

Biraz sıkıcı gelse de arada bir istatistikleri gözden geçirmek hakikati görmek açısından yol gösterici olabilir. 1925’te 5110 Kürt’ün İstiklal Mahkemeleri’nde yargılandığı bilinmektedir. Ağrı’da 1926-1930 tarihleri arasında 1500 kişi yargılandı. 22 eylül-17 aralık 1959 tarihleri arasında 49’lar davasında 50 Kürt yargılandı. 1963’te 23’ler davasında 23 kişi tutuklandı. 27 Mayıs darbesinden sonra 485 aşiret lideri Kürt, Sivas Kabakyazı Kampı’na sürgün edildi. 1970 baharında “Komando Baskınları” adıyla sadece Diyarbakır Silvan’da 3 bin kişi tutuklandı. 12 Mart 1971 darbesinde 250 kişi tutuklandı.

Tolga Şandar’a göre 1984-2012 yılları arasında 203 bin gözaltı, 120 bin tutuklama olmuştur. Eylül darbesinde 650 bin insan gözaltına alındı. Times tarafından dünyanın en şöhretli 10 cezaevi arasında olan Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi’nde 5 binin üzerinde Kürt, yıllarca insanlık dışı işkencelere maruz kaldılar.

2012’de dönemin partisi BDP’ye göre KCK davalarından 10 bin Kürt tutuklanmıştı. Çözüm sürecinde bu sayı 4 bin 900’e düşerken, 2017 verilerine göre bu sayı 9 bin 700 civarındaydı. 2017’den sonra da cezalandırma devam etti. Hâlâ tutuklama, gözaltı ve sürgün politikası kesintisiz bir şekilde sürmektedir.

Kürtlerin tutuklanma ve gözaltı sayısına ilişkin sağlıklı bilgilere ulaşılamamaktadır. Ancak anlaşılan o ki devletin çok boyutlu cezalandırma pratikleri işe yaramamış; çünkü çok açık bir şekilde baskıların artması ile Kürt halkının direnişi arasında doğru bir orantı söz konusu. Şiddet arttıkça isyan büyümüş. Bu gerçeklik devletin üst düzey yetkilileri tarafından defalarca dile getirildi.

Bugün devlet ve devlet partisi, pratikleriyle yakın tarihte resmi ideolojinin benzer hatalarını zamana yayarak uygulamaya devam etmekte. AKP’nin Kürtlere sürekli 90’lı yılları hatırlatarak “Ölümü gösterip sıtmaya razı etme” politikası, daha büyük bir gösteriye dönüşmüş durumda. Bu cehennemden kurtulmanın birçok yolu var. Fakat siyaset tuhaf bir şekilde kötülükte ısrar etmeye devam ediyor.

Sözü Mahmut Alnı-Ak’ın oğlu ve avukatı Bişar Alınak’a verelim: “Babam 10 kez tutuklandı. Babamsız büyüttüler, babamsız yaşlanalım istiyorlar. Hepimizi de tutuklasanız biat etmeyeceğiz. Boyun eğmeyeceğiz. Babamın tüm dostlara çok çok selamları vardı. Moralimiz iyi.”

Ece Ayhan’ın “Yalınayak Şiirdir’inden” birkaç dize ile bitirelim:

“Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim,
Emrazı Zühreviye Hastanesi’ne kapatıldı anamız,
Acı Bacı’nın acı bilmez uçurtma çocuklarına,
Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim!
Babamız dövüldü güllabici odunlarla tımarhanede,
Hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir? ”

*İhraç Kürt öğretmen

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.