Çalışmak için yaşamak mı, yaşamak için çalışmak mı?

Çalışmak için yaşamanın yaygın olduğu ülkelerde uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, güvencesiz ve korumasız istihdam biçimleri, esnek çalışma rejimi, sendikasızlık veyahut çok düşük sendikalaşma oranları, çocuk işçiliğinin yaygın olduğu bir çalışma yaşamına sahiptir. Yaşamak için çalışmak ilkesinin hakim olduğu ülkelerde ise bu koşulların tersi söz konusudur. Bu sebeple arzulanan bir çalışma yaşamına sahiptir.

Şenol Sırma*

Yaşamlarımızın temelde çalışma tarafından nasıl şekillendiğini gözden kaçırmak kolaydır. Oysa çalışma yaşamlarımızın, her birimizin günlük, aylık, yıllık ritmini kurar. Zaman, mekân ve sosyal boyut açısından bütün devinimlerimiz çalışma tarafından şekillenir. Bir kimsenin evi, yedikleri, uyku düzeni, hafta sonu ve tatilleri bütün bunlar çalışma talebi tarafından belirlenir. Bunun yanında çalışma, sanatsal, kültürel, ekonomik ve sosyal yaşamın şekillenmesi ve yeniden üretilmesi açısından da belirleyici olmuştur. Çalışmaya ilişkin kültürel alışkanlıklar, ekonomik aktiviteler, sanatsal faaliyetler (resimler, sinemaya dair çalışmalar, dizi ve belgeseller, fotoğraflar, müzik eserleri vb…) bu minvalde değerlendirilmelidir. Bugün hepimiz çalışma yaşamımızla ve yapmış olduğumuz işlerle tanımlanmakta, ona göre statü veya sınıfsal kimliklerimiz ile anılmaktayız. İşçi Kemal, memur Fatma, çiftçi Ali, hurdacı İsmail, inşaatçı Berat gibi nitelendirilmeler kimliğimizi oluşturmaktadır.

John W Budd çalışmayı kavramsallaştırırken 10 farklı tanımdan ve temelden yola çıkar. Bunlar insan yaşamı ya da sosyal düzenin devamı için gerekli olan kesin bir yük, doğadan ya da başka insanlardan bağımsız olma durumuna erişmenin ve insan yaratıcılığının ifadesi, satılabilir ekonomik değere sahip olan üretken çabanın soyut miktarı, belirli hakları olan bir toplumun mensupları tarafından takip edilen bir aktivite, memnuniyet veren mal ve hizmetlerin elde edilmesine imkan veren bir aktivite, bireysel ihtiyaçları tatmin eden fiziksel ve psikolojik bir işleyiş gibi çalışmayı farklı kavramsal ve temel düzeyde ele almıştır. Ancak burada bu 10 kavramsallaştırma üzerinde durmak yerine Türkiye’de çalışmayı kavramsallaştırmak adına kullanacağımız çalışmanın bir yük oluşunu kullanacağız. Nitekim çalışmanın bir yük olarak karşımıza çıkması sadece Türkiye için değil giderek yaygın bir biçim haline gelmiş küresel bir olgudur. Yaygın tartışılan bir konu olan çalışmak için yaşamak mı, yoksa yaşamak için çalışmak mı konusu haklı olarak önümüzde durmaktadır. Çalışmak için yaşamanın yaygın olduğu ülkelerde uzun çalışma saatleri, düşük ücretler, güvencesiz ve korumasız istihdam biçimleri, esnek çalışma rejimi, sendikasızlık veyahut çok düşük sendikalaşma oranları, çocuk işçiliğinin yaygın olduğu bir çalışma yaşamına sahiptir. Yaşamak için çalışmak ilkesinin hakim olduğu ülkelerde ise bu koşulların tersi söz konusudur. Bu sebeple arzulanan bir çalışma yaşamına sahiptir.

Türkiye’de çalışma yaşamı, koşullar itibariyle değerlendirildiğinde uzun çalışma saatlerinin hakim, düşük ücretlerin ve güvencesiz istihdam biçimlerinin yaygın olduğu çalışmak için yaşamak kategorisi içinde yer almaktadır. Çalışma yaşamını sağlık ve güvenlik açısından, iş hukuku ve toplu iş ilişkileri açısından ele aldığımızda Türkiye çalışma yaşamının oldukça kötü koşullara sahip olduğunu söylememiz mümkündür (1). Bu durumun en bariz örneği iş cinayetleridir. En basit sağlık ve güvenlik önlemlerinin dahi alınmadığı, işverenlerin önlemleri birer maliyet unsuru olarak görmeleri iş cinayetlerinin artmasında önemli faktörlerden birisidir. Yaptırımların gücünün az olması, çalışma yaşamında sağlık ve güvenlik önlemlerinin gereksiz algılanması, çalışanlara işyerinin ve işin örgütlenmesi konusunda yetki verilmemesi, işçilerin iş yetenek ve kabiliyetine uygun işlerde çalıştırılmaması, başka işlerde çalıştırılırken işçilere yeterli ve nitelikli eğitimin verilmemesi, yapılan iş ile işçinin uyumsuz olması, iş teknik alet ve makinelerin kullanımı konusunda gerekli desteğin verilmemesi, sendikal boyutta sendikaların bu sürece dahil edilmemesi gibi etmenler iş cinayetlerinin sayısının artmasında belirgin nedenler arasındadır. Ayrıca işçilere ait sicil raporlarının tam ve eksiksiz bir biçimde tutulmamış olması, işçilerin sağlığı hakkında eksik ve noksan bilgiler, işçinin kendisi ve ailesi hakkında yeterli bilginin olmaması gibi etmenler de özelde işçilerin kimliklerinden dolayı iş cinayetlerine sebep olan faktörlerdir. Nitekim işveren işçilere ait bu bilgiler doğrultusunda işçilere iş vermeli, işçilerin hakim olmadığı, sağlığının müsaade etmediği hiçbir işi işçiye yaptırmamalıdır. Çünkü bu durum 6331 sayılı iş sağlığı ve güvenliği kanununda işveren yükümlülüğü kısmında belirtilmiştir.

Güvencesiz, örgütsüz, düşük ücretli, uzun çalışma saatlerinin olduğu, cinsiyetçi, iş hukuku kurallarının uygulanmadığı, yasal düzenlemelerin yetersiz kaldığı, cemaatvari ilişkiler ile itaatkar bir emekçi yığınının yaratıldığı, esnek emek biçimleri ile yeni itaat, kontrol ve denetim mekanizmalarının devreye girdiği bir çalışma yaşamı ile Türkiye’de 2019 yılı içerisinde en az 1736 işçi can verdi. 1736 işçi kardeşimiz, ağabeyimiz, meslektaşımız, yoldaşımız, sevdiğimiz insan çalıştıkları işin kurbanı oldular. Kimisi iskeleden düştü, kimisi kuryelik yaparken kaza yaptı, kimi asansör boşluğuna düştü, kimisi zehirlendi, kimisi kaza geçirdi, kimisi soğuktan donarak can verdi, kimisi intihar etti, bir diğeri yandı, başka bir diğeri ise pres makinesine kafasını kaptırdı bir diğeri, bir diğeri, bir diğeri bitmedi, azalmadı, arttı ve sayı 1736 oldu. Her ay 120-170 işçi 2019’da can verdi. 2019’un bedeli 1736 can oldu.

İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi’nin 2019 yılı raporuna göre ölenlerin 68’i çocuk. Bu çocukların 28’i 14 yaşından küçüktü. Kriz dönemlerinde emeğin maliyetini azaltmanın bir yolu işçi çıkarmak ise diğer bir yolu da ucuz işçi çalıştırmaktır. Ucuz işçi kategorisinde ise çocuklar, göçmenler, kadınlar ve yaşlılar bulunmaktadır. Nitekim rapora göre 112 göçmen 2019 yılında çalışırken can vermiş. Ölenlerin birçoğu Suriyeli ve Afgan göçmenlerden oluşmakta. Savaşta ölmemiş kaçmış ancak çalışma yaşamı içerisinde can vermiş. Yani savaş öldürmemiş çalışma yaşamı öldürmüş. Yine benzer bir ucuz emek biçimi olan yaşlı emeğinde de dikkat çekici bir durum var. Ölen her dört işçiden biri 50 yaşın üzerinde. Ölen her 10 işçiden birisi ise 65 yaşın üzerinde. Raporda da belirtildiği üzere bu korkunç bir tablo. Ölen işçilerin 115’i kadın 1621’i ise erkek işçilerden oluşuyor. Ölen işçilerin sadece yüzde 1’i sendikalı, yani 23 işçi sendikalıydı. 2019 yılında iş cinayetlerinde ölenlerin 23’ü (yüzde 1,32) sendikalı işçi, 1713’ü ise (yüzde 98,68) sendikasız. Sendikalı işçiler gıda, büro, metal, inşaat, enerji, taşımacılık, sağlık, güvenlik ve belediye işkollarında çalışıyordu. Diğer yandan ölen başka sendikalı işçiler de olabilir.

.

Fotoğraftaki çocuk 13 yaşındaki Ahmet Yıldız; okul masraflarını karşılamak için haftalık 100 liraya çalıştığı Adana’daki plastik fabrikasında pres makinesinin arasına sıkışarak can verdi. Patron iş kazasında ağır yaralanan çocuğun ‘trafik kazası’ geçirdiğini öne sürdü.

İşçilerin 442’si hiçbir güvencenin olmadığı, mevsimlik işlerin yoğun olduğu, gelecek sunmayan, düşük ücretli istihdamın yangın olduğu tarımda, 336’sı en düşük örgütlülüğün gerçekleştiği neredeyse sendikanın hiç olmadığı, kâr ve zaman hırsı ile yoğrulan inşaatta, 234’ü taşımacılık, 105’i belediye/genel işler, 104’ü ticaret/büro, 70’i metal, 63’ü madencilik ve 50’si enerji işkolunda çalışıyordu. Ölüm nedenlerinin 392’si trafik/servis kazası, 285’i ezilme/göçük, 259’u yüksekten düşme, 202’si kalp krizi/beyin kanamasıydı. Burada kalp krizi ve beyin kanamasına dikkat etmek gerekir. Çünkü uzun çalışma saatleri, adil olmayan çalışma ilişkilerinin varlığı, mobbing, liyakatsizlik, her türden ayrımcılık, iş yaşamındaki yoğun baskı kişiler üzerinde strese ve anksiyete bozukluğuna sebep olarak intiharlara, kalp krizine ve kaygıya bağlı olarak depresyona neden olmaktadır. Fransa da Telekom işçilerinde yaşanan intihar oranın fazlalığı, Japonya da karoshi diye nitelenen uzun çalışma saatlerine bağlı olarak intiharların ve ölümlerin artması bu duruma en bariz örnekler arasında gösterilebilir.

Yasal düzenlemelerin uygulanmaması, iş hukukuna rahmet okutacak hukuki kararların verilmesi, yasaların yaptırım gücünün oldukça zayıf olması, güçlü örgütlü, mücadeleci sendikal hayatın eksikliği, örgütsüzlük, ciddi kamuoyu baskısının olmaması, çalışma yaşamı içerisinde politik, ideolojik, kültürel, etnik ve inançsal ayrımın varlığı, ekonomik kriz koşullarının giderek ağırlaşması ve yoksulluğun artması gibi gerçekler iş cinayetlerinin de sebeplerini oluşturmaktadır. Kısacası çalışma yaşamında ciddi bir savaş var ve bu savaşın şimdilik kaybedeni iş cinayeti sonucu hayatlarını kaybeden işçilerdir. Son olarak yeni bir çalışma hayatı kurmalıyız. Demokratik karar alma mekanizmalarının işlediği, merkezi değil yerel unsurların ön planda tutulduğu, yerelin ihtiyaçları doğrultusunda üretim yapan, birlikler, birimler, kurumlar inşa etmeliyiz. Kısa çalışma saatleri, haftanın dört günü günlük altı saatlik çalışma rejimlerini düşünmeliyiz. Kanada başbakanının belirttiği üzere büyüme ve kâr odaklı değil insan odaklı bir ekonomik model olmalı bu. Buna benzer uygulamaları Erken Cumhuriyet dönemi Sümerbank fabrikalarında görmek mümkün. Öğlen araları klasik müzik dinletilen, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin en üst düzeyde tutulduğu, fabrikalarında kütüphanesinin, doktorunun, kreşinin, spor sahalarının olduğu üretim yerleri, doğayı düşünerek, doğayla birlikte insan ve doğa odaklı yeni çalışma biçimleri, insan onur ve haysiyetine uygun, zorla çalışmanın olmadığı, çocuk işçiliğinin görülmediği, ücretlerin tam, zamanında ve eksiksiz ödendiği, örgütlülük anlamında hiçbir gayrinizami uygulamanın olmadığı, işten atmaların olmadığı, grev ve toplu işçi eylemlerinin yasaklanmadığı ve son tahlilde işçilerin çalışırken ölmediği bir yeni çalışma düzeni hayal etmeli ve bunu çok acil bir şekilde kurmalıyız.

İstanbul İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi’nin raporuna ulaşmak isteyenler için:
http://www.isigmeclisi.org/20220-yasamak-ve-yasatmak-icin-direnecegiz-2019-yilinda-en-az-1736-isci-yasa

 

(1) Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC), 2018 yılı Küresel Haklar Endeksi Raporu’na göre 2018’de işçi hakları açısından en kötü 10 ülke arasında Türkiye de var. 2018’de işçi hakları ihlalleri konusunda en kötü 10 ülkeyi Cezayir, Bangladeş, Kamboçya, Kolombiya, Mısır, Guatemala, Kazakistan, Filipinler, Suudi Arabistan ve Türkiye olarak açıklayan raporda, Türkiye’de yaşanan işçi hakları ihlallerine de geniş yer verildi. “Demokratik alan daralıyor ve şirketlerin başıboş aç gözlülüğü artıyor” başlığıyla duyurulan rapora göre ifade özgürlüğü ve gösteri özgürlüğü üzerindeki kısıtlamalar, işçi hakları savunucularına yönelik kitlesel tutuklamalar ve gözaltıların önünü açmaktadır.

 

*Bilgisayar İşletmeni Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.