Corbyn’in seçim bozgunu üzerine düşünceler

Milletvekili ve orta-üst düzey parti kadrolarının Corbyn’i devirmek için çok sayıda girişimde bulunması, adeta başarısız olup havlu atmasını isteyen bir tutum sergilemesi Brexit konusundaki kekemeliğin yanında, meclis grubunu ve parti teşkilatını uyum içinde hareket ettirme, programını oluşturup, sunma noktasında gecikmesine neden olmuştur.

Google Haberlere Abone ol

Ali Ekber Doğan* 

Perşembe günü İngiltere’de gün boyu süren genel seçimler sonucunda, Trump’ın İngiltere şubesi lümpen burjuva Boris Johnson’un başında olduğu, iktidardaki Muhafazakar Parti oylarını arttırarak tek başına iktidar kuracak sandalye sayısının açık ara üstünde bir çoğunluğa ulaştı. Birkaç yıldır, Jeremy Corbyn'le etrafındaki yeni kuşak aktivist-entelektüel ağı Momentum’un İşçi Partisi (İP)’ni sola çekme çabasını gıptayla izleyen, dersler çıkarmaya çalışan biri olarak derin bir hayal kırıklığı yaşadım. Bunu en fazla Gezi isyanı sonrası yapılan ve AKP’nin zaferle çıktığı 30 Mart 2014 yerel seçimleri ardından yaşadığım hayal kırıklığıyla karşılaştırabilirim.

İngiltere’deki seçmenlerin çoğunluğunun; savaş-emperyalizm karşıtı, sınıfsal-cinsel-türsel anlamlarda eşitlikçi bir çizgiye değil, daha burjuva, ayrımcı ve çevre düşmanı kaba-saba lümpen bir politikacıya oy vermesi bir yana, iki yıl önceki seçimlerde Corbyn’in partisine oy verenlerin dörtte biri de başka partilere kaydı. Böyle bir noktada, durum bu kadar berbat gözükürken bazı arkadaşlarımla şunları paylaştım: "En köklü ve güçlü partiden de gelseniz, toplumun çoğunluğu için daha fazla refah vaat eden bir programa da sahip olsanız, arkanızda seferber olmuş geniş bir genç-eğitimli-yetenekli prekarya kitlesi de olsa, toplumlar en kötüsünü yaşamadan ve başka halklara yaşatmadan durmuyorlar... Sonuçların işaret ettiği başka şeyler de var. Corbyn'in sosyalist söylemlerinden rahatsız olan, AB yanlısı sol liberallerin Liberal Demokrat Parti'ye kayması (yüzde 4), daha sağ yüzde 1,5-2'lik kesimin de Johnson liderliğindeki milliyetçi cepheye yönelmesi..." Bu satırların sonunda öfkeli bir cümle daha vardı ama onu makaslıyorum. Şaşkınlık, hayal kırıklığı ve öfke azalmaya başlayınca bu yazıyı yazmaya başladım. Bunda Corbyn’in seçimin ertesindeki buruk ama gururlu yenilgi-istifa konuşmasının önemli payı vardı.

CORBYN NELER SÖYLEDİ?

Anamuhalefetin başı Jeremy Corbyn sonuçların böyle çıkmasından en başta kendisini, ailesini ve yakın çevresini ağır biçimde karalayan ana akım medyayı sorumlu tuttu. Medya onu aşırı solcu, anti-semit ve terörist dostu olmakla suçluyordu. Sürekli nedamet getirmesini ve Filistin halkı başta olmak üzere ezilen halklara verdiği destekten, anti-emperyalist tutumundan dolayı tekrar tekrar özür dilemesini istiyordu. Bunun yarattığı şeytanlaştırmanın imajını belli ölçüde lekelediği söylenebilirse de bunun eksik bir değerlendirme olduğunu söylemek gerekir.

Elbette söz konusu medya, parçası olduğu ultra-zengin bir finans oligarşinin çıkarlarını korumaya ayarlı ama bu uzun süredir yürürlükte olan bir gerçeklik. Bunun Corbyn liderliğindeki İşçi Partisi'nin iki yıl öncesine göre yüzde 7,8 oy kaybetmesinde o kadar belirleyici olduğu su götürür bir önerme… Corbyn’in seçimden sonraki konuşmasında işaret ettiği bir başka belirleyici faktör, 3,5 yıldır süren Brexit tartışması etrafında dönen toplumsal kamplaşmaydı. Corbyn ve etrafındaki anti-neoliberal ekibin: AB’den ayrılma/ayrılmama dualizmini sosyal adaletçi bir birlik perspektifiyle aşma biçimindeki politikasının içerdiği eko-sosyalist çizgi halka anlatılamadı.

DEĞİŞİM MANİFESTOSU'NU KİM, NİYE REDDETTİ?

"Gerçek Değişimin Vakti Geldi!" başlığını taşıyan ve Corbyn’in bu seçim sürecindeki en önemli kazanım olarak kabul ettiği Manifesto; sosyal-siyasal mücadeleler tarihi açısından utangaç bir reformist talepler manzumesi gibi görülebilse de dünyanın en zengin beş ülkesinden biri olan İngiltere’nin emperyalist sistemin temel direklerinden biri olduğu düşünüldüğünde, bunun anaakım medya ve sağ ve soldaki burjuva ideologlarının gözünde marjinalleştirilmeyi hak eden radikal bir program olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bunlara bir de sermaye imparatorluğunun çekirdeğini oluşturan finans-kapital oligarşisinin bu tarihsel döl yatağından beslenen İngiliz burjuvazisinin halen Kanada, Avustralya, Hong Kong gibi eski kolonilerinden gelen akarları bulunduğunu, bir çok burjuva-küçük burjuva ailesinin kolonilerle bağlantılara ve sömürgeci geçmişten kalma birikimlere dayanan geniş bir "old-money" ağına dahil olduğu gibi gerçekleri eklediğimizde, Corbyn-İşçi Partisi’nin sol kanadı-Momentum hareketi üçgeninde kotarılan böylesi bir radikal programı reddedecek geniş bir burjuva düzen blokunun varlığını göz ardı etmemek gerekiyor. Nitekim, Brexit kararı da bir ölçüde İngiliz finans oligarşisinin Almanya ve Fransa’yla AB coğrafyasında pazar-üretim rekabeti yapmak yerine, kendi zenginlik, bağlantı ve olanaklarıyla neoliberal siyasayı sürdürerek daha mutlu olacağı vaadinin bir sonucuydu. Tartışmanın yıllardır bir karara bağlanamayışı, sermayenin ve burjuvazinin buna mesafeli kesimlerinin de var olduğuna işaret etse de, Haziran 2016’da yüzde 51,6’yla kabul edilen böylesi bir vaatti.

Dolayısıyla, Brexit kamplaşmasını -birazcık Fransızca konuşmayı göze de alarak- sosyal adaletçi bir noktadan aşmayı öneren, bu çerçevede neoliberal yıkıma karşı ekolojist-göçmen-emekçi dostu-barışçı bir değişim programı ortaya koyan Corbyn cephesi yüzde 32,5 civarında bir oy alarak ciddi bir yenilgi yaşadı. İlk kez oy kullanan ya da yeni kayıt yaptıran seçmenler bir yana bırakılırsa, İP seçmenlerinin önemli bir kısmı AB’de kalma yanlısı ya da karşıtı partilere kaydı. Bunun sonucu olarak da AB’den çıkıp, kendi emperyalist birikimleriyle neoliberalizme devam diyen yeni bir otoriter milliyetçi cephe iktidarı doğdu. Nigel Farage’nin aşırı sağ Brexit Partisi'nin dar bölge seçim sistemine uygun biçimde birçok bölgede Muhafazakar Parti’nin adaylarına destek vermesinin de bu sonuçta önemli payı olduğu belirtiliyor.

CORBYN CEPHESİNİN YETMEZLİĞİ

Sonuçta, seçmenlerinin önemli bir kısmını iki yıl içinde, Brexit kamplaşmasının milliyetçi-liberal iki tarafına da kaptırmış olmak dikkate alınması gereken birtakım sorunların varlığına işaret ediyor. Brexit kamplaşmasını henüz gelişme aşamasındayken önleme ve geliştiği momentte onu aşma noktalarında yeterli bir performans sergilenmeyince, seçim sürecinde farklı bir tartışma ekseni kurma çabasının çok da sonuç getirmediğini gösterdi. Bunun önemli bir nedeni, son dört-beş aya kadar Corbyn liderliğinin parti içinde ciddi bir liberal AB’ci muhalefet basıncı altında olmasıdır. Milletvekili ve orta-üst düzey parti kadrolarının Corbyn’i devirmek için çok sayıda girişimde bulunması, adeta başarısız olup havlu atmasını isteyen bir tutum sergilemesi Brexit konusundaki kekemeliğin yanında, meclis grubunu ve parti teşkilatını uyum içinde hareket ettirme, programını oluşturup, sunma noktasında gecikmesine neden olmuştur. Yani, Corbyn’in kazara İP’nin başına seçilmesi emekçiler, gençler ve eğitimli prekarya saflarında bir umut yaratmışsa da partinin düzen-içi unsurlarının sürekli basıncının yarattığı iç çatışmalar, Corbyn saflarında o pozisyonun tutulması için ciddi bir enerji ve zaman kaybına yol açmıştır.

Bunun yanında, Corbyn’in Momentum’un genç enerjisini yeterince değerlendirecek bir örgütsel yenilenmeye yönelmemesi, genç aktivist-entelektüel kapasite ve enerjinin dışsal destek durumunda kalmaya devam etmesinin de ciddi biçimde eleştirilmesi gerekiyor. Bu modern parti formuyla, farklı alanlarda ve çeşitlilikte işlev gören taban hareketlerinin kolektif varoluşunu birlikte örgütleme konusunda solun son yıllarda sürekli karşısına çıkan ve bir türlü aşamadığı zafiyetle alakalı. Türkiye örneğinden somutlaştıracak olursam, HDK’nın bir türlü hakkıyla örgütlenememesi biçiminde tezahür eden siyasal-toplumsal mücadele araçları ve düzlemlerinin doğru rezonansının kurulamayışı sorunundan bahsediyorum. Kafaların daha çok duvara vuracağı bu yetersizlik halinden nerede nasıl çıkılacak belli değil. Diğer partilerin ekmeğine yağ süren bu iç çatışmalar ve yetersizliklerin bize bir defa daha gösterdiği şey; burjuvazinin neoliberalizmle katmerli dramlar yaratan sürekli olağanüstü halini iptal edecek büyük bir toplumsal alt-üst oluş yaşanmadan, özyönetim araçlarıyla taçlandırılmadan, siyasi örgüt-taban örgütleri ilişkisi dinamik ve değişken araçlarla ve yatay biçimde kurulmadan salt doğru aday, program ve canlı bir seçim kampanyasıyla başarılı olmanın mümkün olmadığıdır.

Böyle bir tablo içinde, İP’nin oy düşüşünü Corbyn’in 70 model ideolojiyle 80 model işçi sınıfını arayan eski kafalı bir siyasetçi olmasına bağlayıp, seçim manifestosunun Johnson’unkinden daha tatsız-tuzsuz olduğunu söyleyen Aydın Selcen imzalı yazıya dair de bir şey söylemek istiyorum. Elbette Corbyn ve ekibinin eleştiriyi hak eden yetersizlikleri var ama gerekçesi ortaya konmadan sarf edilen bu tarz pejoratif değersel ifadelerin buradaki örnekte hiç bir geçerliliği yok. Öncelikle "anlaşmasız Brexitçi", bugüne kadarki en sağcı, milliyetçi-sermaye borazanı Muhafazakar Parti Başkanı Boris Johnson bu seçimde hangi yepyeni sözü söylemiş de oyunu arttırmış diye sormak gerekiyor. Bunun arkasına da Selcen’in yazısının başka bir yerindeki "Oy verme görüntülerine bakılırsa 35 yaş sınırına dek seçmen İşçi Partisi’ne, 35 yaştan itibaren giderek artan oranda Muhafazakâr Parti’ye teveccüh gösteriyor" sözlerinin kimin eski kafalılığı, kimin yeniliği temsil ettiğini göstermiyor mu diye bir başka soruyu eklemek gerekiyor. Corbyn ekibinin manifestosu genel yurttaşlık geliri, yeşil sanayi devrimi, nitelikli sağlık sistemi, anti-ırkçı göç siyaseti gibi vaatlerle eğitimli, güvenceli işlerden yoksun ya da iş bulamayan beyaz yakalı genç emekçilere, yani prekaryaya hitap etti ve sonucunu belli ölçüde aldı ama bu genç kesimin kendi içinde çok parçalı ve örgütlenmeye gelme deneyiminin sınırlı olduğu gerçeğiyle de acı biçimde karşılaştı. Bu arada, partinin geleneksel oy deposu orta kuzey ve doğu bölgelerinde Brexitçi partilere, diğer bölgelerde de AB yanlısı liberal demokratlara ciddi oy kaymaları yaşandı. Ancak yeni tehlikeli sınıfa dönük ve onlarla birlikte geliştirlen bu hamlenin değerli bir çaba olduğunu düşünüyorum.

DİRENİŞ SÜRSE DE YOK OLUŞ TRENİ YOLUNA DEVAM EDİYOR

Bugün Corbyn gibi sosyalist ve anti-emperyalist kimliğiyle tanınmış “radikal” bir figürün beş yıldır İP’nin başında kalmasını sağlayan, kimi açılardan 68 hareketiyle benzerlikler arz eden ciddi bir neoliberal kapitalizm karşıtı ve ekolojist sosyal hareketlilik yaşanıyor. Ekolojik yıkıma karşı ciddi bir politizasyon içinde eylemlilikler yürüten önemli bir gençlik kuşağı açığa çıkmış durumda. Ortaokul öğrencilerinin başlattığı Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) hareketi, Extinction Rebellion (Yok Oluş İsyanı)’la üniversitelilere ve beyaz yakalı prekaryaya sıçramış durumda. İngiltere Almanya’yla birlikte bu hareketlerin en canlı olduğu ülkelerden biri. Bunların önemli bir kısmı İngiltere’de Corbyn’e destek veriyor, ABD’de demokratik sosyalist aday Bernie Sanders’i destekliyor, kooperatif, dayanışma ağları benzeri müşterekleşme zeminleri geliştiriyor. Bununla birlikte, iş sandığa seçimlere geldiğinde, seçilenler aşırı sağa da göz kırpan politikacılar oluyor. İyiyle kötüye gidiş olasılıklarının pekçok konuda birbirine çok yakın olduğu özel bir tarihsel kırılma momentinden geçiyoruz ve bolluk yaratan koşulları kapitalist örgütlenmeyle sürdürme inadı insan türünün yok olacağı bir ekolojik krize neo-faşist bir şiddet dalgasıyla giden bir trendeyiz. Genç prekarya imdat frenini çekmeye çalışsa da bunak sermayenin makinistin kafasına doğrulttuğu silahlar hükmünü icra etmeye devam ediyor. Tren yok oluşa doğru hızlanarak ilerliyor.

SOSYALİZM ESKİDE KALMIŞ BİR UMACI DEĞİLDİR

İkinci Dünya Savaşı'nın bitişinden SSCB’nin yıkılışına dek, sosyalist dendiğinde Yunanistan-İtalya-Fransa-İspanya hattında kapitalizmin ıslah edilmesi gerektiğini savunan ama devrimi istemeyen partiler anlaşılıyordu. Bugünün post-Sovyetik neoliberal dünyasındaysa kavramın bambaşka anlamlarla yüklenerek bir umacıya dönüştürüldüğünü görüyoruz. Bu anlamda, son olarak medyanın Corbyn’e en fazla saldırdığı noktanın sosyalist kimliği olması üzerine bir şeyler söylemek istiyorum. Bu konudaki anti-propagandanın ne ölçüde işe yaradığı ölçüldü mü bilmiyorum ama ekolojik ve sınıfsal yıkım politikalarına, yükselen ırkçılığa karşı mücadele arzusu gösteren saflarda dahi sosyalizm sözüne karşı ciddi bir soğukluk söz konusu olduğu anlaşılıyor. Bu durum yalnızca İngiltere’yle de sınırlı değil, Almanya’da da Türkiye’de de böyle bir gerçeklik var. Sosyalizm; Sovyetler Birliği’nden, Marx-Engels’den önce, kapitalist sistemi geriye ya da ileriye doğru dönüştürerek sosyal eşitsizliklere ve mülksüzleştirmeye son vermeyi hedefleyen zanaatkar-işçilerin başlattığı bir dünya tarihsel hareketin adıdır. Sosyalizme dair yaygınlaşan negatif algının, bugünkü sosyal patlamaların düzen değişikliğine evrilmesini ciddi ölçüde sınırlandıran bir faktör olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Ekolojik yıkımı, savaşları, yoksulluğu, ırkçılığı durdurmaya dönük mücadeleler açısından, kapitalist medeniyetin ötesine geçecek bir praksis faaliyetine yönelmek, bugün artık üzerinden atlanamaz bir görev haline gelmiştir. Bunun için de insanlığın ismi zaman içinde farklılaşacak olsa bile tarihsel sosyalizmle rezonans içinde bir ufka sahip olması gerekiyor. Sosyalizmin yeniden itibar kazanması için elbette öncelikle kendisine bu sıfatı yakıştıranların yapması gerekenler var. Bunlardan en önemli iki tanesi: i) mücadele arzusu içindeki sosyal kesimleri, omurgasını yeni prekaryanın oluşturacağı bir kolektif özneliğin (yeni sınıf kardeşleşmesinin) inşasına dahil etmek ve ii) kendini doğa-insan ilişkilerinde ekolojist, cinsiyet özgürlükçü, enternasyonalist ve özyönetimci temellerde yenilemek.

Sosyal muhalefetin yeni bölüklerinin sosyalizme dönük söz konusu negatif algısı kırılmadıkça, kendiliğinden patlamaların, örgütsüzlüğün kifayetsizliğiyle sönümleneceği defalarca kanıtlandı. Hükümetleri devirecek güçleri bile olsa irade koyup düzeni değiştirme ufkundan yoksun patlamaların ardından, neoliberal kapitalizm aşırı sağ siyasetlerle galebe çaldı. Yeni bir medeniyet ufkuna sahip, onun ışığında stratejiler, dönemsel taktikler geliştirip, onların kararlı takipçisi olacak yeni kolektif irade örüntüleri yaratılamadıkça insanlığın türsel yok oluşa yolculuğu sürecek gibi gözüküyor.

* KHK’li akademisyen, Universität Siegen