Dördüncü yılında 10 Ekim Ankara Katliamı davası

Sanıklar yakalanmış olay çözülmüştü. Mahkeme ceza verecekti daha ne istiyorduk? Diyarbakır-Suruç-Ankara-Antep yolunda devlete giden tüm yollar kapalıydı. Savcılar, emniyet görevlileri, sorumluluğu bulunan idari ve adli tüm görevliler hakkında yapılan suç duyuruları, savcılıkların, mahkemelerin, Danıştay’ın, Anayasa Mahkemesi’nin duvarlarına çarpıp bize geri döndü.

Nuray Özdoğan*

Katliamın ayak seslerini biz duy(a)madık, duyanlar bilenler ise hiç duymamış gibi davrandılar.

5 Haziran 2015’teki HDP mitinginde patlatılan bombalar, beş kişinin ölümü onlarcasının yaralanması ile sonuçlandı, 20 Temmuz 2015’teki Suruç saldırısı 33 gencin hayatını aldı, bu katliamda onlarca kişi yaralandı, sakat kaldı. 10 Ekim 2015’teki Barış Mitingi’nde patlatılan iki canlı bomba 103 kişiyi öldürdü, yüzlercesini yaralı ve sakat bıraktı. 20 Ağustos 2016’da Antep’te, bir düğünde patlatılan bomba, çoğu çocuk 57 kişinin ölümüne yol açtı. Ve dahası, kamuoyundan uzak yürütülen Sultanahmet, Atatürk Havalimanı,İstiklal Caddesi, Reina katliamları…

Her bir katliam diğerinin ayak izleri ile geldi. Yargılamalar sırasında, Diyarbakır, Suruç ve Ankara 10 Ekim katliamlarının faillerinin bir bölümünün, 2012 yılından beri takip altında olan aynı hücrenin üyeleri olduğu anlaşıldı.

Bu katliamlar dönemi “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. İleride bir gün Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman en kritik dönemlerden biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olacaktır” diyen eski başbakan Davutoğlu’nun dönemidir. Ne Başbakan ne İçişleri Bakanı ne de Vali istifa etmedi. Ne de olsa burası Türkiye idi!

Katliam Türkiye tarihinin en büyük toplu katliamı idi ve suçluları bulmaya dair gerçek bir soruşturma yürütülebileceğine dair inancımız, katliam alanına atılan gaz bombaları ile yok olmuştu. Çözüm sürecinin bittiği zamana denk gelen mitingin gerçekleşmesi için Ankara Valiliği ve İçişleri Bakanlığı elinden gelen kolaylığı sağlamış, iktidar için bu kadar kritik olan bir dönemde binlerce muhalifin bir alanda toplanmasına izin verilmişti.

Miting için yürüyüş başlangıç saati 10.00 gar önü olmasına rağmen Ankara Emniyeti’nin resmi yazışmalarında 12.00 Sıhhiye Meydanı olarak belirtilmişti. Güvenlik önlemlerinin bir tek Sıhhiye Meydanı’nda alınmış olması ve güvenlik güçlerinin ifadelerinde miting saati olan 12.00’yi bekliyorduk demeleri katliamın aktörleri hakkında güçlü ipuçları veriyordu. Gerekli güvenlik önlemlerini almayarak gar önündeki binleri canlı bombaların hedefi haline getirenler hakkında, Suruç ve Diyarbakır katliamı çerçevesinde yürütülen ve birkaç polis memuruna verilen para cezaları ile sonuçlanan yargılamalar dışında, gerçek tek bir soruşturma yürütülmedi.

Katliam sonrası yaralıları kurtarması, sağlık koridoruna yardım etmesi gereken güvenlik güçleri, alana gaz bombası attı, ambulanslar alana geç girdi ve buna bağlı ölümlerin araştırılması talebi kovuşturmaya yer olmadığı kararları ile sonuçlandı.

Devletin güvenlik ve istihbaratı, İŞİD’in eylem yapabileceğine dair güvenlik toplantıları yaptı, riski tarifledi ama canlı bombaların Ankara’ya geliş tarihinde, 09. 10. 2015’i 10. 10. 2015’e bağlayan gece, katliamcıların geçtiği saatte, Ankara girişlerindeki aramalar kaldırıldı.

Miting nedeni ile Ankara’da güvenliğin en üst seviyede olduğu/olması gerektiği bir günde, önlü arkalı iki araç hiçbir engelle karşılaşmadan Ankara’ya giriş yaptı. Bombacıları taşıyan aracı kullanan Halil İbrahim Durgun yıllardır cihatçı örgütler içinde faaliyet gösteren, lojistik destek sağlayan ve Antep’te bilinen, açık faaliyet yürüten bir kişiydi. Katliam sonrası aynı yolu kullanarak Antep’e dönen, açık adreslerde günlerce delil imha eden ve sonra firari olup bir operasyonda kendini patlattığı iddia edilen kişiydi aynı zamanda ve ne katliam öncesi ve sonrası yakalanmasına dair kimsenin acelesi olmadı.

Canlı bombalar hiçbir güvenlik engeline takılmadan miting alanına girdi. Kimliği tespit edilen bombacı Yunus Emre Alagöz’ün kardeşinin Suruç Katliamı’nı gerçekleştiren Ş. Abdurrahman Alagöz olduğu ve uzunca bir süredir takip altında olduğu, ailesinin de ihbarda bulunduğu anlaşıldı. Diğer canlı bombanın ise, katliamdan hemen sonra otopsi işlemleri bitmeden nasıl tespit edildi ise, Suriyeli olduğu dışında herhangi bir bilgi açıklanmadı.

Dosyaya anında yayın yasağı ve kısıtlılık kararı uygulandı. Kısıtlılık kararının kendisini talep ettiğimizde savcılık makamı, CMK’ye tümüyle aykırı biçimde, kısıtlılık kararı olduğu gerekçesi ile kısıtlılık kararını tarafımıza tebliğ etmediğinde, bu kararın aslında katillerin yakalanmasında ısrarcı olan savcılığın kapısından ayrılmayan müşteki avukatlarına dönük olduğunu anladık. Bize verilmeyen bilgileri, savcılığın taktiksel tutumuna göre günbegün kimi basın organlarından öğrendik.

Mahkeme ve savcılık bu yasağı uygularken, bombacıları getiren araç aynı yoldan Gaziantep’e dönmüştü, aynı ev ve depolarda delilleri karartmaya başlamışlardı. Bombacıları taşıdıkları aracın plakasını saklama, aracı değiştirme gereği dahi duymadan, kaldıkları rezidansın kameraları önünde dört günde her yeri boşalttılar. Hiç aceleleri yoktu, zira kimsenin onları yakalamaya niyeti de yoktu.

Yaşadıkları, katliam planları yaptıkları, bombacıları barındırdıkları evlere girip çıkmaktan çekinmediler, kameraları kapatma gereği duymadılar, araçlarını saklama gereği duymadılar. Ta ki sanık Yakup Şahin sorgu ifadesinde olayları ayrıntıları ile anlatana kadar. Ki bu sanık da diğerleri gibi kovuşturma aşamasında sorgu ifadesini inkar etti.

Savcılığa bakarsanız, o kamera kayıtları sayesinde sanıklar tespit edildi. X,Y,… diye kodlanan yüzleri açıkça görülen kişilerin tespiti yapılmadı. Başka zaman kullanılan teknik olanaklar bu kişiler için kullanılmadı.

Üç katliamın da organizasyonda önemli görevlerde yer aldıklarına dair güçlü deliller olan üç sanık polis operasyonlarında ölü ele geçirildi ama bir türlü o operasyon görüntüleri mahkemeye gelmedi. Olay ve otopsi tutanaklarının gelmesi yılları buldu. Antep Katliamı sanığı ve eşi F. Cabael’in (sağlık gerekçesi ile tahliye edilmişti) iddiasına göre operasyonda silahsız iken öldürülen Mehmet Kadir Cabael, açıkça görülen tüm bağlantılarına rağmen, 10 Ekim Katliamı’ndan önce yakalanmıyor ve devamında Antep’teki düğün katliamı gerçekleşiyordu.

Haklarında, birçok isnat, soruşturma ve delil olan sanıkların, katliamlardan bir gün önce dahi yaşadıkları yerlerde arama yapılmadı, yakalamaya dönük hiçbir işlem yapılmadı. O nedenledir ki sanıklar duruşmalarda, “Bizi nasıl bu kadar uzun tutuklu tutarsınız?”, “Cezaevinde görüşümüze gelenler oldu”, “Bizi tahliye edin” diye feryat figan içindeydiler.

Soruşturmalarda ilk yapılan işlerden olan, sanıkların diğer dava ve soruşturma dosyalarına bakılması işlemi iken Ankara Katliamı soruşturmasında sanıkların UYAP kayıtları dahi dosyaya konulmadı. Dosyaları ve bağlantıları araştırılmadı. Oysa Diyarbakır Katliamı’nda itibaren gerçek bir soruşturma yürütülse idi aynı hücrenin Suruç, Ankara ve Antep katliamlarını gerçekleştirmesi önlenebilirdi.

Sanıkların eski dava dosyalarının yer aldığı mahkemeler, bu dehşet katliamın davasını sürdüren ağır ceza mahkemesine dosyaların delil niteliğindeki kısımlarını göndermemekte direndi. İstihbarat birimleri, emniyet birimleri yazışmalara yıllarca yanıt vermedi veya genel geçer yanıtlarla mahkemeyi oyaladı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı aynı binadaki mahkemeye müfettiş raporunu göndermedi.

Bir kısmı örgütsel delillerle, mühimmatlarla yakalanmalarına rağmen her defasında serbest bırakılan, devletin terör listesindeki bir örgüte üye olmalarına rağmen açık faaliyet yürüten sanıklar kendilerini yargılayan devletin yargısına saygılarını iletip ailelere ve avukatlara tehdit ve hakaretler savurmayı ihmal etmediler.

İstihbarat birimleri gizli bilgi, devlet sırrı gibi gerekçelerle kimi bilgileri yollamayı reddetti. Bu bilgilerin her bir kırıntısı, İŞİD katliamlarını İŞİD’in tek başına, kendi gücü ile gerçekleştirmediğini gösteriyordu.

İçişleri Bakanlığı müfettişleri olay sonrası yaptığı soruşturmada, kamu görevlilerinin sorumluluğuna dair birçok bilgiye ulaştı. Elde edilen bu bilgi ve deliller sonucunda, İl Emniyet Müdürü, İstihbarat Şube Müdürü, Tem Şube Müdürü, Güvenlik Şube Müdürü, TEM C Büro Amiri, Emniyet Müdür Yardımcıları ve diğer kamu görevlileri hakkında en azından ihmal iddiası ile bile olsa bir soruşturmanın yürütülmesi gerektiği söyledi. Ancak, bu katliamın önlenmemesinde sorumluluğu bulunan ve şikayet edilenler arasında bulunan valilik makamı soruşturma izni vermedi.

İfadesine başvurulan, İŞİD’in canlı bomba eylem hazırlığında olduğuna ilişkin istihbarat notunu alan bunu, güvenlik önlemi alacak olan diğer birimlerle iletmemekle suçlanan Ankara TEM C Büro müdürü H.Ö.G. 01. 02. 2016 tarihli ifadesinde; “14. 09. 2015 tarih 46477 sayılı EBYS yazısını, somut olarak Ankarayı ilgilendiren bir şey olmaması, personelin psikolojisinin bozulmaması, evrakın gereksiz yere ifşa olmasını (basında çıkması ) engellemek için il geneli tamim yapmadım” diye ifade etti.

Güvenlik Şube Müdür Yardımcısı M.K. bilgi amaçlı ifadesinde; saat 09.36 civarlarında Sıhhiye’de arama noktalarının henüz oluşturulmaması ve bomba aramasının henüz yapılmaması sebebiyle saat 10.00’dan önce hareket olmasın talimatı verdiğini beyan etti.

TEM Şube Müdürlüğü’nde görevli Komiser Yardımcısı A.Ö. 01.12.2015 tarihli ifadesinde; toplamda sekiz polis memuru ile bomba araması yapıldığını ancak grubu uzaktan takip etme talimatı aldıklarını beyan etti.

Muhabere Elektronik Şube Müdürlüğü’nde görevli 4’üncü sınıf Emniyet Müdürü H.M, 14. 12. 2015 tarihli bilgi alma amaçlı ifadesinde “… güvenlik şube müdürü tarafından personelimizin kendi can güvenliklerini ön plana alması, silah ve teçhizatlarına sahip çıkmaları, yapılan saldırılara da misli ile karşılık verilmesi yönünde anons yapıldı”ğını beyan etti.

Sanıklar yakalanmış olay çözülmüştü. Mahkeme ceza verecekti daha ne istiyorduk? Diyarbakır-Suruç-Ankara-Antep yolunda devlete giden tüm yollar kapalıydı. Savcılar, emniyet görevlileri, sorumluluğu bulunan idari ve adli tüm görevliler hakkında yapılan suç duyuruları, savcılıkların, mahkemelerin, Danıştay’ın, Anayasa Mahkemesi’nin duvarlarına çarpıp bize geri döndü.

Mahkemenin, yakasından düşmemiz için yaptığı zoraki suç duyurusu, olay günü sağlık hizmetinin de zamanında ulaştırıldığı, olaya müdahale eden güvenliğin de, Sağlık Bakanlığı’nın da sorumluluğu bulunmadığı kararları ile sonuçlandı.

Savcılığın soruşturma aşamasında elindeki delilleri dahi değerlendirmediğini, dosyayı incelerken açılmamış delil zarflarını gördüğümüzde anladık. Katliama dair, iktidar ve yargının “İŞİD’lileri yakaladık, ceza vereceğiz, dosya kapanacak politikası” yargı eliyle istikrarlı bir şekilde sürdürüldü. Mesele ölenlerin, yaralananların adaletinin gerçekleştirilmesi de değildi, sanıkların ceza alması da değildi. Mesele katliamlara giden süreci ören politik yönelimlerin sonucu olan işbirliklerinin ortaya çıkmaması idi.

Katliamların hedef aldığı kitle, saikler ve diğer tüm unsurları ile insanlığa karşı suç olduğu tartışmasına zinhar girmeyen mahkeme, sanıkların bir kısmına örgüt üyeliğinden bir kısmına da anayasal düzeni ihlal ve katliamdan ceza verdi.

19 sanığın ceza aldığı 16 sanığın firari olduğu dosyada firari sanıklar için devam edecek olan yargılamanın ilk duruşması 21 Kasım 2019’da Ankara Adliyesi’nde görülecek. Savcılığın, hakkında ek iddianame düzenlediği tutuklu bir sanığın iddianamesinde, kısa da olsa ceza kanununda yer alan insanlığa karşı suç maddesine yaptığı atıf avukatların ailelerin büyük çaba ve emeğinin sonucu oldu.

Savaşa hayır, barışa evet demenin bedelini canları ile ödeyenlere sözümüz yine barış olsun…

*Avukat

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.