Hınç ve linç siyaseti

Son zamanlarda bilhassa sosyal medya görünürlüğü olan, müttefik, kendi tabirleriyle “ılımlı,” yalnız ve kırılgan olduğu düşünülen feminist akademisyenlere dönük bir “fobik ifade avı,” hedef gösterme, siber saldırı furyasının içine düştük. Zincirleme seyir izleyen bu saldırı furyası, elbette genel anlamda bilhassa radikal feminizmi yıpratma amacı taşıyor.

Öznur Karakaş

Gündemi bir süredir meşgul eden toplumsal cinsiyet tartışması, bu tartışmanın içine çekildiği ifşa ve linç girdabı, her şeyden önce siyasi etik üzerine düşünmeye davet ediyor bizleri.

Yönteme dair sorular aşılmaksızın ifadelerin içeriğine dair de sağlıklı bir tartışma yürütülemeyeceği aşikar. Bir de sosyal medyanın, bilhassa Twitter’ın yarattığı manipülasyona açık ortam çeşitli konularda hedef göstermeye, yanlış algı oluşturmaya oldukça müsait. Trans-aktivizmin dünya çapında son yıllarda ortaya attığı kavramların, bilhassa doğuştan gelen ve sabit olan bir toplumsal cinsiyet kimliği (gender identity) fikrinin, felsefi, biyo-medikal, toplumsal çıkarımları elbette ciddi tartışmaları beraber getiriyor, getirecektir. Mevcut feminist ve kuir literatürde bir karşılığı olmayan bu yeni kavram ve bu kavram üzerinden geliştirilen terminoloji dağarcığı henüz gündeme geldi. Stonewall sözlüğünde bunu, “kişinin doğuştan gelen cinsiyet hissi” diye tanımlıyor. Bu hissin doğuştan geldiği, biyolojik cinsiyetin ise toplumsal inşa olduğu iddia ediliyor. Lakin buna dair daha fazla açıklama yok. Öte yandan, bu iddianın feminizmin ve kuir kuramın öne sürdüğü toplumsal cinsiyet kavramlarıyla örtüşmediği ortada.

Bense bu yazıda bu kavramsal arka planı tartışmayacağım.

Bunu yapmaya çalıştığımda, bu konuda sağlıklı bir tartışma yürütmeye imkan verecek siyasi ve entelektüel ortamın mevcut olmadığını fark ettim. Bu yüzden henüz ortaya atılmış kavramları sağlıklı bir zeminde tartışmayı imkansız kılan, bilakis bu kavramların ve onlara dayanan kabullerin sorgusuz sualsiz kabul edilmesine dayanan, dayanışma ortamını felç ettiğini düşündüğüm ve etik bulmadığım siyasi müdahale tavrına değineceğim bu yazıda. Dünyada, bilhassa İngiltere’de de tavrın bu olduğu görülüyor.

Bir zamandır, bilhassa Twitter’da ve Facebook’ta trans ve kuir harekete mensup birkaç aktivistin bu yukarıda bahsettiğim henüz oluşturulmuş ve neredeyse her sene güncellenen terminoloji dağarcığına uymayan ifadeler karşısında son derece saldırgan, şahsa hakaret eden, linçe varan müdahaleleriyle karşılaşıyoruz. Senem Timuroğlu’nun trans cinayetleri de kadın cinayetleri gibi ifadesi bile takip ettiğimiz üzere bu tavra ve tacize varan siber saldırılara maruz kaldı. Bunun arkasında yatan anlayış, trans kadınlarla na-trans kadınların harfi harfine aynı olduğu, herhangi bir farklılık vurgusunun fobik olduğu fikriydi. Hatta Medyascope’un bir radyo programında Timuroğlu açıktan hedef gösterildi, itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Oysa programda trans bir bireyin kendi seçtiği adı değil, ailesinin taktığı adı kullanan başkasıydı. Buysa hiç tepki çekmedi. Aslında mesele kullanılan ifade değil, Timuroğlu’nun benim bu olaydan aylar önce maruz kaldığım saldırılarda dönüştürücü, olumlayıcı bir siyaset yapma çağrısında bulunmasıydı. Takip edenlerin bildiği gibi, Timuroğlu o andan itibaren dozu giderek artan ve bu sözde ifşaya varan saldırıların hedefindeydi. Maalesef sosyal medyada bir iki aktivist bu saldırıları ve linçi kasten siyasi bir yöntem haline getirmiş, bu yöntemi eleştiren herkesi, bilhassa da feministleri kendilerine hedef bellemişler.

Benim durumumdaysa samimi ve şu anda naif olduğunu fark ettiğim hayatın tesadüfen karşıma çıkardığı bir “soru” üzerinden 2018 sonbaharında trans aktivizmin “yasaklı” addettiğini bilmediğim bir konuda mevcut literatüre değinmiştim: cayma (desistance) literatürü.

Mevcut “bütün” bilimsel araştırmalar, ki sonuncusu bu alanda öncü Hollandalı bilim insanları tarafından gerçekleştirilmiştir, çocukların ciddi bir çoğunluğunda ergenlikle beraber disforinin kendiliğinden geçtiğini söylemektedir . Bunun bu aktivistlerin kitabında “yasaklı” konu olduğunu bilmiyordum; anında şahsıma ve “s*kik tomboyluk deneyimime” yönelen hakaretler ve siber saldırılar sayesinde bunu öğrendim. Meğer bu literatür ve detransitioning, yani translarda, trans geçiş sonrası biyolojik cinsiyete geçiş vakaları üzerine konuşulmaması gereken mevzularmış. Öyle ya cinsiyet kimliğinin sabit değil geçişli olduğunu gösteriyor bu iki durum da. O zamandan beri de bilen biliyor bu saldırılar “korkunç” şeyler söylediğim iddiasıyla sürüyor. O “korkunç” şeylerse sonuncusu bizzat Hollanda toplumsal cinsiyet kliniği doktorlarınca yapılan bu araştırmalar. Başka bir şey değil. İki hafta kadar önce de ergenlik öncesi hormon bloklama tedavisine temel teşkil ettiği söylenen “tek” çalışmaya soruşturma açıldı. BBC bunu haber yaptı (2). Görüldüğü üzere çok yeni, ihtilaflı mevzular bunlar. İşte aylardır söylediğim iddia edilen “korkunç şeyler” bunlar. Sonradan kendi araştırmalarımdan öğrendiğim kadarıyla şu anda yurt dışında başat trans-aktivizmin (başka transaktivizmler de var) tek gündemi salt beyanla cinsiyet kimliğinin yasal olarak tanınması ve çocuklarda hormon bloklayıcı kullanımının yaşının düşürülmesi. Bunlar da doğuştan, sabit ve değişmeyen bir toplumsal cinsiyet kimliği/hissi hipotezine dayanıyor. Bu hipoteze inanmasam da sadece özelden, “hassas mevzular” bunlar diyerek kaygılar anlatılsaydı yasaklı olduğunu bilmediğim bu mevzuda ben yine elbette hassasiyet gösterirdim. Lakin bu yapılmadı, tabi. Ki konu da daha ziyade bu. Sadece hakaretlere ve zorbalığa maruz kaldım; kalıyorum. Bu aktivist grubunun bütün mensupları bu yöntemi kasten tercih ettiğini söylüyor. Bu grubun aldığı siyasi bir tercih bu.

Şahsen feminist bilim ve teknoloji araştırmaları çalıştığımdan, elbette bilgi-ideoloji ilişkisini, ezilenlerin konumlanmış bilgisinin ne şekilde üretildiğini bilen biriyim. Doktora tezimde yöntem olarak başvurduğum bu literatür bizzat uzmanlık alanlarımdan biri. Lakin burada söz konusu olan şey epistemolojik bir sorundan, bilgi üretiminden, akademik ve kuramsal tartışma etiğinden ziyade, linçe ve itibarsızlaştırmaya dayanan ve kasıtlı olarak uygulanan belli bir siyaset yapma biçimidir. En başından beri bu siyasi tavrı eleştirdim, nitekim ben de Mehmet Ali Gümüş’ün evvelinde bilmeden yanlış kullandığı bir ifade yüzünden maruz kaldığı benzer saldırılar karşısında, sadece dönüştürücü, olumlayıcı bir siyaset yapma çağrısında bulunduğum için hedef olmuştum. Bu zincir bu şekilde devam ediyor. Bu çağrıda bulunan herkes sıra sıra hedef haline geliyor; söyledikleri ve söylemedikleri her şey üzerinden pekala trollük denilebilecek bir yöntemle hikayeler yazılarak algı yaratılıyor. Öncesinde de Dünyadan Çeviri sitesine dönük linç kampanyasında yine böyle bir algı operasyonu gerçekleştirildiğine, hatta bu uğurda bir transın kendini yakarak öldürdüğüne ilişkin yalan bir haberin dolaşıma sokulduğuna şahit olduk. Benim durumumda, geçenlerde bir transın cis kadınları aşağılayıcı, kadın düşmanı ifadeleri vesilesiyle başlayan tartışmada, yine bu grupların ağı içerisinde yer alan bir iki LGBT örgütünün hesaplarında adımın ifşa edilmesine vardı mesele. Öyle bir siyasi hattım veya söylemim olmamasına rağmen, sırf birilerinin cımbızlayarak çektiği ifadeler üzerinden oluşturduğu kanaate dayanarak trans-dışlayıcı olmakla itham ediliyordum; lakin tam olarak hangi ifadenin bu yönde kanıt teşkil ettiğinden bahseden yoktu.

Ezcümle, son zamanlarda bilhassa sosyal medya görünürlüğü olan, müttefik, kendi tabirleriyle “ılımlı,” yalnız ve kırılgan olduğu düşünülen feminist akademisyenlere dönük bir “fobik ifade avı,” hedef gösterme, siber saldırı furyasının içine düştük. Zincirleme seyir izleyen bu saldırı furyası, elbette genel anlamda bilhassa radikal feminizmi yıpratma amacı taşıyor. Oldukça keyfi bir seyir izleyen bu linç furyasında Twitter’da mevcut bu bir grup aktivistin hedef tahtası olmanız, sonrasında da grubun daha etkili sayılan şahıslarına havale edilmeniz için en ufak bir eleştiri veya şahsi husumet yeterli oluyor. Bu sene Onur Haftası etkinliklerinde de yine feminizmin içsel ve yapısal olarak fobik olduğu iddialarına yer veren, belki de feminizmin bir daha toparlanmamacasına yıkılmasını salık veren atölye çalışmaları mevcuttu. Kadın hareketinin bu kadar güçlü olduğu bir ülkede bu oldukça talihsiz bir tutumdur.

Elbette bu toplumsal yapı içerisinde sosyalleşmiş olan herkesin cinsiyetçi, kadın düşmanı, homofobik, transfobik ifadeleri olabilir. Lakin bu durum karşısında şimdiye dek hep dönüştürücü bir siyasi hat izlenmiştir. Söz konusu hareket içerisinde de bu şahıslar dahil aktivistlerin kadın düşmanı ifadeleri vakidir. Hatta maalesef söz konusu grubun oldukça ağır kadın düşmanı ifadelerine hep rast geliyor, maruz kalıyoruz. Hareketlerin tarihinde asıl amaç hep karşılıklı dönüşüm olmuştu. Belli ezilen, mağdun konumları arasında hiyerarşiler tesis etmek, linçi bu gruplar arasında hegemonya aracı haline getirmek son derece tehlikeli bir yaklaşımdır. Hareketlerimizin geçmişine, dayanışma ruhuna aykırı olan bu hasmane tavırların ve linç kültürünün siyasetimize yerleşmemesi için elimizden geleni yapmak hepimizin sorumluluğu.

Bu linç kültürü elbette tepkisel bir hınç siyasetine dayanıyor. Bunun ise hegemonya oluşturma girişimlerinin temelinde yatan bir refleks olduğunu biliyoruz. Hınç siyasetine dayalı bu siyasi müdahale yöntemini hep kınadım, şimdi de kınıyorum. Dönüştürücü, olumlayıcı, ittifaklar oluşturmaya imkan veren bir siyasi dilin ve yaklaşımın hakim olmasını temenni ediyorum.

 

(1) Haberde bu literatürdeki en yeni iki araştırmaya da referans veren linkler mevcuttur. https://www.thecut.com/2016/07/whats-missing-from-the-conversation-about-transgender-kids.html

(2) https://www.bbc.com/news/health-49036145

 

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.