Durum üzerine tezler II: Tarihi doğru okumak

Türkiye’deki cebir kullanımları kişiye bağlı değil, somut şartları olan sınıfsal sistematiktir. Bölgesel güç olma Erdoğan’ın değil, burjuvazinin programıdır ve bu programın kendisi burada burjuva çıkarları için vazgeçilmez, ülkedeki tüm siyasi görüşmeler bu hedefe uygunluk noktasıyla ölçülmekte. Tam da bu kadar yoğun siyasi gündemde tarihin yeniden güncellenerek okunması gereklidir, gerçek bir değişimin öncüsü tarih anlatımında da ortaya çıkmalıdır.

Halis Yıldırım

“Yaşadıklarımızın yirminci yüzyılda “hâlâ” olabilmesi karşısında duyulan şaşkınlık, felsefe anlamında bir şaşkınlık değildir. Bu kendisine kaynaklık eden tarih anlayışının savunulamayacağı bilinmediği sürece, hiçbir bilmenin başlangıcında durmaz.” Walter Benjamin, Tarih mefhumu üzerine, Tez VII

Tarihi ve günümüzün siyasi hatlarını ele alınan referans noktaları belli etmekte. Tarih anlatımını merkez devletin üzerine kuran İlber Ortaylı, Murat Bardakçı, Erhan Afyoncu gibi resmi tarihçilerin günümüzde de bunun üzerine bir anlatım kurmaları şans eseri değil. Bu anlatım sadece onlara has bir durum teşkil etmemekte. Sistem eleştirisini daha yoğun gündeme getiren çevrelerde de bu nokta öne çıkmakta: Tayyip Erdoğan’ın rejimiyle paralellik kurulan Abdülhamid dönemine karşı Jön Türk hareketinin tekrar gündeme gelmesi gibi. Abdülhamid döneminin sosyalist karakterini taşıyan Ermeni Hınçakyan, Yahudi Selânik İşçi Federasyonu veya Bulgar Sosyal Demokrat İşçi Partisi örgütlerinin tarihinin bir karşı direniş noktası olarak ele alınması yerine Jön Türklerin merkezine almış Türklük vurgusunun daha ön planda tutularak çekilmesi gibi. Abdülhamid döneminin siyasi baskılarını ancak Hamidiye Alayları’yla 1894 ve 1896 yılları arasındaki Ermeni katliamları özü itibariyle anlatabilmektedir. Türkiye’deki hakim solun anlatımı bu sebepten Şeyh Bedreddin, Pir Sultan Abdal ve Dadaloğlu’ndan 1908 Devrimi’ne ve Mustafa Suphilere kadar bir boşluğa ve unutulmuşluğa denk düşmektedir (1).

İlk örneğe benzer tarihteki bir diğer referans noktası ise Osmanlı’da Tanzimat ile başlayan eşit haklar temelinde bir yönetim kurma teşebbüsünün hattında yürümedir. Bu süreçte kazanılan hakların ya hiç hayata geçirilmeden anlamsızlaşmasına ya da bir süre sonra kaldırılmasına rağmen kronolojik olarak bunları anlatma inadı var. Halbuki bütün bu zaman içinde bu kronolojik anlatımı reddedecek olan Osmanlı ve Türkiye’de burjuva sınıfının doğuşu ve gelişimi içindeki imkanları, sınırları, yok etme güdüleri ve pratikleri, vasıfsızlıkları içinde ele alabilmek ve bunun diğer halklarla, köylülere ve işçi sınıfı üzerindeki siyasetiyle açıklayabilmektir. Burada Rosa Luxemburg’un 1896 yılında Osmanlı’daki durum için söylediklerine kulak vermek gerekli. Yapılmak istenilen reformların sultan tarafından engellenmek istenildiği söylemine karşı şunu söyler: ‘‘Şimdi ise tersinden söylem ile her şeyden [Sultanın H.Y.] suçlu olduğu söyleniliyor…. Halbuki bu kişiden değil, şartlardan dolayıdır.’’ Tam da Osmanlı’nın şartları değişmediği ve değişmesine imkan olmadığı için Abdülhamid baskısını, Jön Türkler’in daha yok edici bir dönemi takip etmiştir.

Tarih anlatımından ezilenleri ve işçi sınıfını uzaklaştırmak için, devlet ile burjuvanın kurduğu ilişkileri soyutlamak ve evrenselleştirmek yoluna gidilmektedir. Tarihteki bir diğer yanlış referans noktası da bu olarak algılanmaktadır. Bu referans noktasıyla Türkiye’deki devleti ve normal işleyişinin dışına çıkmış bir burjuva devleti olarak ele almaktadır. Halbuki böylesi bir soyutlama ya da evrensellik, Warren Montag’ın Troçki bağlamında kurduğu antisemitizm analizinde dediği gibi, “şovenizmin, enternasyonalizm veya evrenselcilik maskesine bürünmüş” haline denk düşer. Karl Marx’ın Das Kapital’de ABD’deki ‘‘her bağımsız işçi hareketi, kölelik, cumhuriyetin bir bölümünü çarpıklaştırdığı için kötürümleşti’’ der. Bu nedenle şuna da vurgu yapar: ‘Emeğin, kara deriye damgalandığı yerde, beyaz derinin emeğini kendisinin özgürleştirmesi mümkün değildir.’ Emeğin somut ilişkileri içinde özgürleşmenin ön koşulu kendi içindeki hiyerarşik ilişkileri yok etmenin gerekliliğidir. Mesela ABD örneğinde köleliğin ortadan kalkması ile işçi sınıfı ortak olarak sekiz saatlik çalışma süresi için çalışmaya başlayabilmiştir der Marx. Kölelik ve sömürge ilişkilerinin demokratikleşmesi söz konusu olamaz, bunların ancak ortadan kalkması, gerçek bir değişimin prensibi olur. Prensibin her iki anlamı da geçerlidir burada. Hem bir kural, ilke olmak hem de başlangıcı olmak. Türk burjuva devletinin karakteri ancak Kürdistan’daki Türk sömürgeciliği, Ermeni Soykırımı ve Bonapartizm’in güncel analizlerinin ele alınıp eleştirilmesiyle ancak idrak edilir. Türk burjuvazisi Ermeni halkının mülklerine el konulmasıyla ortaya çıkmıştır. Ermeni sermayesinin devletin gözetimi altında paylaştırılması uzun bir süreyi ve birçok uygulamayı barındırmaktadır. Bu sebeple kendi tarihini cebir ile örtme ve çarpıtma reflekslerine sahiptir. Kürdistan Türkiye’nin askeri idaresinin olağanüstü hâl bölgesidir. Türk devletinin siyaseti Kürt halkının tüm bölgede baskısını hedeflemektedir. Erdoğan’ın baskıcı Bonapartist rejimi bu iki konuyu ekonomik kriz ve bölgedeki siyasal zorlukların eşiğinde tedvir edilmesi sözünü vermektedir. Mesele tam da bu noktada, bu konuları ele almak için Türk hâkim sınıfının burjuva sınıf karakterini reddederek tersinden kapitalist üretim ve sınıf ilişkilerinin soyutlamasına gereksinim de yoktur, ilkel sermaye birikimi ve kapitalist krizlerin sömürge ilişkilerine yansıması ve tersi gibi konuları kapsayan gerçekliği kendi karmaşası içinde tanınmasının önüne geçer.

Zamansal sayıma denk düşen ileri giden bir bilinç ve bu bilincin arkasında kalan arkaik düşünceler sistemi yaşanılanların temelinde yoktur. Türk(iye) devletinin AB ile görüştüğü ve ekonomisinin geliştiği bir dönemde içinden çıkan gerici Bonapartizm’e yönelik şaşkınlık felsefi değildir, çünkü bu devleti kendi gerçekliği içerisinde kavramamaktır. Bölgesel güç olma girişimini saldırgan bir liderin önderliğinde girme teşebbüsü başarısızlığa uğramış bir ülkenin yaşadıkları var tabloda. Hedeflerden kopuşa rağmen saldırganlıkta ısrar siyaseti ile bu rejim kendisini iç siyasetin dinamikleriyle ayakta tutmaya uğraşmakta. AKP’nin devleti kendi tabanından gelen güçlerle massetmesi, devlet dışı kalmış kesimlerle devletin yeniden gençleşmesidir. Bu haliyle devrime gerek kalmadan pasif bir yoldan bir değişime gidilmiştir. Bu pasif devrim tam da Kürtleri dışladığı için eksik kalmıştır. Türkiye’nin burjuva sınıfının önderliğindeki demokratikleşmesi mevcut konuların sistem içi devamlılığına yönelik arayış çabasıdır, tam da bu çaba Ermeni Soykırımı, iç sömürge Kürdistan gibi konuların önünü kapatmaktadır, çünkü bu konuların özgürlük dinamikleri sistemin devrilmesini gerektirmektedir ve demokratikleşmenin öznesi olamazlar. Tüm sınıflar üzerinde durma ve tarafsız bir konumda olma hedefini Erdoğan, yani bir Bonapart’ın ödül ve ceza ile ikna yeteneği, ekonomisi zayıflamış, Arap Baharı sonrası başarısız dış siyasetinden köşeye sıkıştırılmış ve bölgesel güç olma hedefine stratejik bir hat çizemeyen bir durumda olmasından dolayı gerçekleştirememiştir. Bu dönemle devlet aparatı sınıflar ve fraksiyonları arası bu ‘tarafsız’ görünürlükten çekilip şiddetli bir siyasallaşmaya girmiş ve baskıcı siyaseti ile bu durumla baş etmeye çalışmaktadır. Türkiye’deki cebir kullanımları kişiye bağlı değil, somut şartları olan sınıfsal sistematiktir. Bölgesel güç olma Erdoğan’ın değil, burjuvazinin programıdır ve bu programın kendisi burada burjuva çıkarları için vazgeçilmez, ülkedeki tüm siyasi görüşmeler bu hedefe uygunluk noktasıyla ölçülmekte. Tam da bu kadar yoğun siyasi gündemde tarihin yeniden güncellenerek okunması gereklidir, gerçek bir değişimin öncüsü tarih anlatımında da ortaya çıkmalıdır.

Yazının bir sonraki tezi haftaya yayınlanacaktır.

(1)  Tez I’ deki durumun tersi mevcuttur burada. Devletin tüm zorlamalarına rağmen, Tunceli ismi klam denilen ezgilere, efsanelerine ve masallarına etki edememiş, halk Dersim ve Munzur gibi isimleri kullanmaya devam etmiştir. Yukarıda adı geçen boşluk solun şarkılarına, hikayelerine, romanlarına, günlük sohbet anlatımlarını da içine alan bir boşluğu ifade eder. Hem devletin anlatımlarında hem de hakim solun kendi anlatımlarında birbirine denk düşen bir boşluk vardır burada.

*Halis Yıldırım: LMU Münih Üniversitesi’nde felsefe doktorası yapmıştır. Bu alandaki çalışmalarını sürdürüyor. Hegel, Gramsci ve Benjamin’de tarih anlayışı ve Ermeni soykırımı konuları ile ilgileniyor.

 


* Forum kategorimiz çok çeşitli türde içeriğe açıktır. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.