Ersan Üldes: 'Büyük' romanlar göğün katlarından indirilsin ve sadece roman olarak görülsün

Ersan Üldes'in 'Modern Meram' kitabı Kafka Kitap tarafından yayımlandı. Üldes, “Büyük' romanlar göğün katlarından indirilsin ve sadece roman olarak görülsün isterim. Okumayanların bu romanları okumasını, okuyanlarınsa yeniden okumasını, bu sayede romansal mizahın değer bulmasını isterim. Yazarların isimlerini, resimlerini parlatarak, yaşamlarını destanlaştırarak yol açtığımız kısırlığın görülmesini isterim" dedi.

Google Haberlere Abone ol

Gülçin Aras

DUVAR - Ersan Üldes'in son kitabı 'Modern Meram', geçtiğimiz günlerde Kafka Kitap tarafından yayımlandı. “Büyük” romanlar göğün katlarından indirilsin ve sadece roman olarak görülsün isterim. Okumayanların bu romanları okumasını, okuyanlarınsa yeniden okumasını, bu sayede romansal mizahın değer bulmasını isterim” diyen Ersan Üldes , yazarlara atfedilmiş sıfatları bir kenara bırakıp, metni keşfetmenin tadını çıkarmamızı öğütlüyor.

Üldes ile son kitabı 'Modern Meram' ve edebiyat üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Ersan Üldes

“Büyük Romanları Okumak” alt başlığıyla yayınlanan son kitabınız 'Modern Meram'ın ortaya çıkışından bahsedebilir misiniz? Sizi bu çalışmaya iten neydi?

Modernist romanlara her zaman özel bir ilgi duyduğumu söyleyebilirim fakat beni bu çalışmaya iten, yalnızca modernizme özgü bir mesele değildi. Edebiyat okumalarının geneline yayılan bir maraza dikkat çekmek istedim. Yazarın ve yazar imgesinin çevresine örülen imgenin, çoğunlukla metnin önüne geçmesi ve edebiyat dışı gerekçelendirmeler vasıtasıyla bizi bazı ön kabullere zorlamasıydı. Kısacası, metin üzerinden yapılan eleştirinin azlığıydı beni bu çalışmaya iten. Zaten ilgi duyduğum modernizm üzerine bir çalışmayla bu marazın en azından teşhisine katkı sağlayabilirim diye düşündüm. Daha önceki dönemlerde modernist romanların bazılarıyla ilgili kimi inceleme yazıları da kaleme almıştım. Bu yazıları hazırlarken doğal olarak söz konusu romanları yeniden okudum. Tabii aynı esnada kimi kuramcıların bu romanlar hakkında yazdıklarını da okuma gereği duydum. Romanları ve kuramları karşılaştırdım. Bunu yaparken başarabildiğim ölçüde salt metinde kalmaya çabaladım. Fakat söz konusu modernizm olduğunda, metinde kalmak, Joyce, Kafka, Woolf ve Proust gibi kör edici imgeleri metnin gerisine atmak hiç de kolay olmadı. Sadece bizi değil, bütün dünyayı hasta eden bir yaklaşımla karşı karşıyayız çünkü. Sadece sıradan okuru değil, akademik dünyayı da etkisi altına alan bir hastalık bu. Bizden bir örnek: Ahmet Hamdi Tanpınar. Kendisi parlatıldıkça, metni unutuldu.

Her okurun “büyük roman” algısı, mutlaka birbirinden farklı. Siz bu tabirle, özellikle ne tür romanları tanımlıyorsunuz?

Romanlar için yapılan “büyük” nitelemesi, genelde üç şekilde karşımıza çıkar. Öncelikle ve çoğunlukla beğenilen, klasik olmuş, tarihe kalmış, kısaca “iyi” kitap olarak görülen eserler için kullanılır. Tuhaf bir kullanım ama nadiren de olsa, hacimli kitaplar için de “büyük” dendiğini duyarız. Ben “büyük” derken daha çok bu iki nitelemenin dışında, sıfatın başka bir kastına referans vererek yola çıktım. Bu elbette bana ait bir tanımlama şekli değil; bu, postmodernist teorinin postmodernizmi, modernizm karşıtlığı üzerinden tanımlarken sık sık başvurduğu bir argüman. Postmodernist teoride, özellikle Lyotard ile birlikte, vazgeçilmez bir dayanak olarak yerini alan ve modernist metinleri olumsuz bakışla yargılamaya yarayan şu meşhur “büyük anlatı”. Bu üç kullanım, elbette birbirinden çok farklı fakat ilginç olan şu ki, modernist romanların neredeyse tamamı her üç anlamda da büyük (hem iyi hem hacimsel olarak dev gibi hem de postmodern bakışla makro) kitaplar kategorisinde değerlendirilebilir eserler. O yüzden, 'Kayıp Zamanın İzinde', 'Ulysses', 'Şato', 'Mrs. Dalloway', 'Ses ve Öfke', 'Niteliksiz Adam', 'Vergilius’un Ölümü' gibi modernist romanları tanımlarken, topluca “büyük” sıfatını kullanmakta hiçbir sakınca görmedim.

'BUGÜN MODERN KAVRAMINI DÜŞÜNMEK, DOĞRUDAN POSTMODERNİ DÜŞÜNMEYİ DE GEREKTİRİR'

'Modern Meram'da modern olmanın olanaksızlığından ve “modern” teriminin kullanımından doğan bazı paradokslardan bahsediyorsunuz. Bu paradoksların kaynağı nedir sizce?

“Modern olmanın olanaksızlığı” ifadesinin altında, aslında ünlü edebiyat kuramcısı Paul de Man imzası var. Onun yaklaşımından yola çıkarak “modern” teriminin yol açtığı bazı paradokslar üzerinde durmayı gerekli gördüm. Tabii bugün Paul de Man ile aynı çağda yaşamıyoruz. Bugün modern kavramını düşünmek, doğrudan postmoderni düşünmeyi de gerektirir, bu tecrübe yaşanmamış gibi davranamayız. Bu yüzden, şimdi işler biraz daha karışık sanki. Bir yazara modern romancı demek neredeyse hiçbir anlam ifade etmiyor artık. Modern kelimesinin hiç de “modern” olmaması bir yana, bir sanat akımı olarak modernizmin yönsüz algılandığına da şahit oluyoruz sıklıkla. Ama ben bütün bunların dışında, problemin kaynağı olarak gördüğüm yere, modernite ve modernizm çelişkisine yoğunlaşmayı tercih ettim. Bugün modernist olarak gördüğümüz romancıların aynı zamanda modernitenin savunusunu yaptıklarını düşünenlerin sayısı hiç de az değil zira. Büyük ihtimalle, bu kafa karışıklığının başlıca sorumlusu, modernizm teriminin hem bir dönemi, yani “modernite projesi” diyebileceğimiz bir aklın egemen olduğu sistemler bütününü, hem de aynı zamanda söz konusu dönemde yeşeren sanatsal çabaları ifade etmek amacıyla kullanılıyor olması...

Modern Meram - Büyük Romanları Okumak, Ersan Üldes, 164 syf., Kafka Kitap, 2021.

Kitabınızda Woolf ve Kafka’ya dair yanlış okumalara özel bir ağırlık vermişsiniz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Burada yine, metnin önüne geçirilen yazar imgesinden bahsedebiliriz. Ancak özellikle belirtmeliyiz ki her iki yazarın da bunda bir suçu yok. Özellikle Woolf’un başına gelen tam bir talihsizlik. Tabii buna talih diyenler de çıkacaktır mutlaka. Virginia Woolf, elbette dünyanın en tanınmış yazarlarından biri, hatta en sevilenlerinden biri fakat ne yazık ki bu sevginin gölgesinde, onun romancılığı değer kaymasına uğratıldı. Bir değersizlik ya da değer yitimi değil söz ettiğim, tam aksine aşırı ama yönsüz değer yüklenmesinden kaynaklanan bir kayma. Şu an Woolf hakkında ne konuşulsa, her durumda romancılığı en geride ve neredeyse konu dışı. Biyografisi ve 'Kendine Ait Bir Oda’sı kurgusal metninin bütün önemini baskılıyor ne yazık ki. Kafka’da durum biraz daha farklı; onun metinleri Woolf’a kıyasla daha anlaşılır bulunduğundan en azından bahsin merkezinde durabiliyorlar. Fakat onda da metinlerin simgesel, mitsel ve biyografik okumalarla kutsallaştırılması gibi bir sorunla karşılaşıyor, romanlarındaki mizahı bu kısır bakışa kurban ediyoruz. 'Modern Meram'da yapmaya çalıştığım, bu mizahın altını özellikle çizmek ve bu yolla okura biyografisiz, simgesiz, mitsiz ve göndermesiz bir doğrudan okuma vaat etmekti. Tabii mizah deyince Joyce, Svevo ve Musil’i, hatta Proust’u da unutmamak lazım.

Gogol ve Kafka’nın karakterleri arasında benzeşme olduğunu belirtiyorsunuz. Bu karakterleri orta noktada birleştiren unsurlar neler?

Bu aslında modernizmin kökenlerini ve ilk izlerini araştırırken sözü edilebilecek bir ayrıntı. Modernizmi hazırlayan ve on dokuzuncu yüzyıl romanında büyük kırılmayı yaratan yazarın Flaubert olduğunu iddia etmekte bir sakınca yok. Onun romantizme duyduğu alerji ve bu yolda kurduğu soğuk ve teknik dil modernist yazarlar için bir çıkış noktası oldu. Önce Proust ile başlayan bu etkilenme, zirveyi Musil’de deneyimledi. Flaubert’in ilk örneklerini verdiği rasyonel, mesafeli, şairanelikten kaçınan ve diğer disiplinlerin terminolojisini yer yer ödünç alan bu dilin belki de en iyi vârisi Kafka’ydı. Kafka’nın en büyük keşfi, bu dile uygun atmosferi, soğuk, tanımsız, belirsiz, karakterine yabancı ortamı yaratmak oldu. Onun metnindeki belirsiz ortam ve durumu besleyen fantastik öğenin gerçekle karşılaşmasından, gerçek içinde yer bulmasından, çok güçlü bir mizah doğdu. İşte bu mizahın kökenlerini sorgulamaya kalkarsak, karşımıza doğrudan Gogol çıkacaktır. 'Ölü Canlar’da değil sadece, 'Burun' başta olmak üzere, Gogol’ün çoğu öyküsünde fantastik bir olay, bütünüyle gerçekçi bir yaşamın içinde gezinti yapar. Kaybettiği burnunu gerçek yaşamın içinde arayan karakterle, işe geç kaldığı için endişelenen böcek arasında, en azından yaratılan atmosfer olarak bir yakınlıktan rahatlıkla söz edilebilir.

'Modern Meram'da, modern edebiyatın hiçbir kalıba sığmayan yazarlarından Witold Gombrowicz’in 'Ferdydurke' adlı romanına bir bölüm ayırdınız. Gombrowicz’in edebiyata ve edebiyat camiasına “hırçın” bakışını nasıl değerlendiriyorsunuz?

'Ferdydurke' özelinde “hırçın” sıfatının çok yerinde olduğu düşünülebilir. Çünkü gerçekten de Gombrowicz bu eserinde, modernitenin temsil ettiği bütün değerlere öfke ve alayla ve daha önce görülmemiş bir yoğunlukta saldırır. Fakat ben yine de “hırçın” yerine “keskin” sıfatını tercih ederdim. Çünkü onun gönderdiği eleştiri oklarını, hırçınlıkla açıklanamayacak kadar düşünülmüş, dengeli ve sanatsal buluyorum. 1937 tarihli bu ilk romanında Gombrowicz, modernite değerlerinin gülünçlüğünü teşhir etmekle yetinmeyip aynı zamanda modernist romana bir perde çekerek sanatsal anlamda bir devri sonlandırmaya da niyet etmiş görünür. Bunu yaparken de Kafka’yı model alır. Fakat bu modelleme, basit bir parodi olarak okunamayacak kadar sağlam bir tasarıdan oluşur. Bize aslında yeni bir roman anlayışı, yeni bir kuramsal bakış önerir ve bu bakış, modernist romancıları da karşısına alacak türdedir. Sonuç olarak, “yazarı bütüne zorlayanın aslında parça olduğu”, “kudreti kendinden menkul bir yazar algısının sorgulanması gerektiği” ve “rastlantısallık, metinlerarasılık ve dış etmenlerin inkârının yararsızlığı” gibi postmodern iddialar, bizleri, modernist romanın son temsilcilerinden sayabileceğimiz Gombrowicz’i çok daha geniş düşünmeye zorlar. Evet, onu bir kalıba sokmak gerçekten de çok zordur.

''BÜYÜK' ROMANLAR GÖĞÜN KATLARINDAN İNDİRİLSİN VE SADECE ROMAN OLARAK GÖRÜLSÜN İSTERİM'

“Büyük” romanları okumakla ilgili son söz olarak ne söylemek istersiniz?

“Büyük” romanlar göğün katlarından indirilsin ve sadece roman olarak görülsün isterim. Okumayanların bu romanları okumasını, okuyanlarınsa yeniden okumasını, bu sayede romansal mizahın değer bulmasını isterim. Yazarların isimlerini, resimlerini parlatarak, yaşamlarını destanlaştırarak yol açtığımız kısırlığın görülmesini ve Ahmet Hamdi Tanpınar örneğinde olduğu gibi, Joyce’u, Kafka’yı, Proust’u dilinden düşürmeyenlerin, onların metinlerine de bir göz atmasını isterim.