‘Karantinadaki sanatçılar’, aydınlar ve boş kahramanlıkla ilgili sorun

Sanatçılar ve yazarların toplumsal tartışmalardan uzak durmaları ve iyi oldukları şeylere bağlı kalmaları gerektiğini savunanlar olabilir. Fakat politik analiz ve eleştirel bakış açıları da sunmaları için sanat dünyasından ve akademiden seslere ihtiyacımız var.

Jörg Heiser*

Küresel bir salgın sırasında eleştirel, yıkıcı, uyumsuz ve özgür olmak ne anlama geliyor? Yıkım ve direniş, sanat tarihinde ve eleştirel teoride -kısmen haklı olarak, kısmen de boş kahramanlıklar olarak- o kadar iç içedir ki, bir halk sağlığı acil durum tehdidinde toplumsal dayanışma çağrısında bile bulunarak, bu açıdan, konformist (kurallara uyan/ç.n.) ve itaatkâr bir görünüm sergiler. Bu ikilemin arka planına karşın, nüfuz sahibi sanatçılar ve kamu aydınları kriz konusunda tutarlı bir duruş sergilemek için mücadele ettiler. Bunlar arasında uluslararası alanda tanınan bir İtalyan filozof, bir Alman tiyatro yönetmeni ve bir Alman romancı da bulunuyor. Ama onlara daha sonra değineceğiz. Sanatçıların yaşadığı zorluklar, tüm Avrupa’yı kapsayan bir müze konfederasyonu olan L’Internationale’in ‘Karantinadaki Sanatçılar’ projesi aracılığıyla gözler önüne serildi.

16 sanatçı tarafından seslerini duyurmak üzere kullanılan ortak bir Instagram hesabında yayınlanan bir basın açıklaması, “Kamusal / özel alan, dayanışma ve eleştiri üzerine, günümüzle içsel olarak bağlantılı bakış açıları” ifadesini içeriyordu. 21 Nisan’dan 7 Mayıs’a kadar devam eden proje, Sanja Iveković’in ‘Trokut’ [Üçgen] adlı performans çalışmasının tarihsel örneğini bir çıkış noktası olarak kullandı: 10 Mayıs 1979 günü Başkan Tito’nun konvoyu Zagreb’e yaptığı ziyarette (Iveković’in/ç.n.) evinin önünden geçerken, sanatçı balkonuna oturmuş viskini yudumlarken kitap okuyor ve mastürbasyon yapıyormuş gibi davrandı. Bir çatıda bulunan polis onu fark etti ve durmasını emretti: bir kadının haz yaşamasının ima edilmesi bile devlet baskısını kışkırtmak için yeterli olmuştu.

SANATÇILARIN ÇALIŞMALARI NEYE HİZMET EDİYOR?

Balkonlar ve diğer iç mekanlar, basın açıklamasının içerdiği ifadeyle “hâlâ yıkıcı olma potansiyeline sahip” mi? Bu soru, Iveković’in kendisi de dahil olmak üzere, davet edilen sanatçılar üzerinde büyük bir baskı yarattı. Ve bu baskı, emojilerle (bir duyguyu ifade eden görsel ifadeler/ç.n.) dolu içeriği ve insafsız hızı nedeniyle özellikle de Instagram üzerinde hissedildi. Maja Smrekar, Ljubljana’daki evinin penceresine bir hoparlör yerleştirdi ve caddenin karşısındaki bir hükümet binasına doğru bir süre sokağı çınlatacak biçimde “Internationale”* marşını çaldı; video kaydında, köpeği görüntüden çıkmadan önce sessizce pencereden dışarı bakıyor. Yapılan göndermelerin katmanlaşması garip bir hal alırken –Tito’dan, İtalyan faşizmi aracılığıyla Slovenya’nın şu anki sağcı Başbakanı Janez Janša’ya uzanan ve Federico Fellini’nin Amarcord’unu (1973) anımsatan çalışmada- köpek ve İnstagram estetiği, ‘Internationale, day 04’ çalışmasını biraz acayip ve sevimli gösteriyor.

Varşova’da, Paweł Żukowski, ‘Mukavvalar’ adlı çalışmasında, 40 kişiden, “bunun üstesinden geleceğiz”, “test talep ediyoruz” ya da “seçimleri erteleyelim” şeklinde tercüme edilen sloganların yazılı olduğu karton tabelalarını balkonlarında sergilemelerini istedi. Instagram’da çalışmaya eşlik eden metinde, eylemin “viral” olduğu ve diğer insanların “eylemlerine katılarak kendi kendine yapılmış pankartlar” sergilediği belirtilirken, yorum bölümünde bu jestin “kendiliğinden çoğaltılıp çoğaltılmadığını” açıklığa kavuşturmak üzere sorulan bir soruya, dört hafta sonra, yani bu makalenin yayınlandığı sırada henüz yanıt verilmedi. Başkan Bolsonaro’nun televizyondan yaptığı bir konuşma esnasında, Saõ Paulo ve Rio de Janeiro’daki balkonlarında tencerelere vuran milyonları düşününce, kendi başlarına protesto düzenleyen sıradan vatandaşları, yaptıkları protestolarla övgüler kazanan sanatçılara tercih ettiğimi belirtmem gerekir.

Projeye katkı sunan ve eğer yanlış yerleştirilmemişlerse kazara gönderilmiş gibi hissettiren sayısız çalışmayla karşılaştırıldığında, Simnikiwe Buhlungu’nun kısa videosu ‘My Dear Kite (You Can But You Can Not)’ (Benim Sevgili Uçurtmam/Yapabilirsin ama Yapamazsın) – ‘Late Yawnings 01h43’ (Geç Esnemeler) adlı çalışması, mevcut duruma özgü olan şeyi derinlemesine düşündürüyor. Beyaz bir uçurtma görüyoruz ve (yakın zamanda Johannesburg’dan buraya taşınan sanatçının) Hollanda’daki dairesinde sıkışıp kalmasına karşın, uçurtmanın uçma olasılığını düşündüğünü işitiyoruz. Ağır Sembolizm, mevcut belirsizliğin daha eğlenceli bir benzetmesiyle karşı karşıya getiriliyor: “bunu yapabilseniz bile dışarıda olmamanız gerekiyor … ama bunu yapamazsınız.” Buhlungu’nun monologu (iç sesi/ç.n.), iç duyguların bazen çelişkili karantina tedbirlerini, siyasi gerekçelendirmeleri ve bu dönemlere karakterini veren kabataslak kanıtlar hakkındaki bilimsel tartışmaları yansıtma biçimini benzer şekilde yakalıyor. Buna karşın, tam anlamıyla zarif bir yoldan olsa da “hâlâ yıkıcı olma potansiyeli taşıyan” bir şey yaratmanın keyfini almak, İveković’e bırakılmıştı. Sanatçının, katkısını ithaf ettiği ‘Guerilla Girls’ün (‘Gerilla Kızlar’ bir sanat kolektifidir/ç.n.) kullandığına benzeyen bir yazı tipini kullandığı eserinde, “Karantinada kadın sanatçı olmanın avantajları” başlığı altındaki bir liste “başarı baskısı olmadan çalışmak” ve ardından “para almadan çok sayıda müzenin çevrimiçi sergilerine katılmak” adlı yazıları içeriyor. Etkileyici.

İSTİKAMETİNİ ŞAŞIRAN ‘AYDINLAR’

Bir iktidarı alaşağı etmek için, karşısında direnmeye çalıştığınız şey hakkında net bir fikre sahip olmanız gerekir. Bu olmadan, insan hakları ya da ilerici hedefler adına yapılan bir direniş çağrısı etkisiz, verimsiz veya sadece yanlıştır. Savunmasızları korumak için alınan geçici tedbirlerin, Iveković’in devlet baskısına karşı tutumunu gösteren tarihsel örneğiyle birleştirilmesi riskini taşıyan projesinin tam kalbinde işte bu kafa karışıklığı yatıyor. Benzer bir kafa karışıklığı, genel olarak protestoların değerlendirilmesindeki temeli güçlendirebilir: Tecrit tedbirlerinin uygulanmasında, diktatörlük eğilimleri gösterdiği düşünülen bir hükümete karşı mı direniyorlar? Yoksa diktatörlük eğilimlerini bu tür tecrit tedbirlerini pervasızca inkâr ederek gösteren bir hükümete mi direniyorlar? Ana ilke, direnişin en fazla tehlike altında olanlarla dayanışma temelinde yükselmesi olmalı; bu sayede eleştiri ister hükümet, ister büyük işletmeler veya nüfuzlu bireyler olsun, bu dayanışmayı engelleyecek ve hatta reddedecek olanlara yönlendirilebilir.

Giorgio Agamben’e gelelim… 26 Şubat’ta ‘Il Manifesto’ tarafından yayınlanan bir metinde, filozof, Covid-19’un sadece “her yıl bizi etkileyenlerden pek de farklı olmayan normal bir grip” olduğunu belirtti ve böylece Donald Trump ve Jair Bolsonaro ile aynı ilahi kitabından bir şarkı seslendirmiş oldu. Bu iddianın temelinde, -Agamben’in Carl Schmitt’in egemenliğin nihai hali olarak ‘istisnai durum’ kavramına olan saplantısını sergiler biçimde- devlet ve medyanın virüsü kalıcı bir istisna hali yaratmak için bahane olarak kullandığı görüşü yatmaktadır. Birkaç hafta sonra, serbestçe hareket edemeyen insanların ‘kıt kanaat bir yaşama’ indirgendiğini öne sürerek iddiasını daha da ileri taşıdı. Böylece Agamben, sahnenin merkezine soyut bir ‘herkes’in (kendisi ‘İtalyanlar’ yazmış) hakkını koyuyor; aslında çok bulaşıcı bir virüs ve hatalı bir önleme stratejisinin bir kombinasyonu ile ölümlerden yalnızca gereken cenaze törenlerinin gerçekleşmemesi bağlamında bahsederken, kıt kanaat bir yaşama terk edilmiş binlerce hasta ve savunmasız durumdaki insandan bahsetmiyor bile. Nisan ayı ortalarında yayınlanan bir başka makalesinde, hasta ve ölmek üzere olan insanlardan, yalnızca rahiplerin ve akrabalarının onları ziyaret etmesine izin verilmemesi bağlamında ve sanki totaliter bir rejim bu tedbirleri saf kötülük nedeniyle yürürlüğe koymuş gibi bahsetti.

Agamben’in en dramatik hatası, dışlanacak (kıt kanaat bir hayata mahkûm edilen) gruba dair tanımlamasının, bunun destekçisi olmayan, karantinaya karşı çıkan görüşün bir parçası olduğunu görememesidir. Geri kalanlar işe geri dönebiliyorken yaşlı ve hastaları tecrit etmek, ‘sürü bağışıklığı’ savunucularının motivasyon tekerlemesi haline gelmiştir. (Geçen ay Artforum’da yayınlanan aydınlatıcı ve düşündürücü bir makalede, Paul B. Preciado “şimdi kendi evlerimizde gözaltı merkezlerinde yaşıyoruz” diyerek Agamben’e benzer şekilde bir hata ve en iyimser açıdan tuhaf bir karşılaştırma yaptı ve denemede yer alan daha önceki mantıklı ifadesiyle çeliştiği görülen biçimde evsizlerin “tedaviden daha fazla bulaşıcılık vaat eden gözaltı merkezlerine kapatıldığını” söyledi.)

‘Sürü dokunulmazlığı’ söylemi ve karantinaya karşı ajitasyon içeren konuşmalar, en uç haliyle 20 Nisan’da Fox News’de Tucker Carlson ile yaptığı söyleşide “yaşamaktan daha önemli şeyler de var” diye belirten Teksas Vali Yardımcısı Dan Patrick tarafından örneği sergilenen öjenik**-neoliberal bir ölüm tapıncına dönüştü. Kendisi ekonomiyi kastediyordu. Bu gelişmeleri görmezden gelen Agamben, 5 Mayıs’ta yayınlanan bir makalesinde, Mart ayında İtalya’da görülen ölüm oranlarının önceki yıllara kıyasla önemli bir düzeyde yüksek olmadığını savunarak, inatla aynı doğrultuda devam etti. Bu, üç hesap açısından kusurlu bir iddiadır: Eğer İtalya karantina uygulamamış olsaydı, Mart ayındaki ölüm oranı kaçınılmaz biçimde daha yüksek olurdu; aradan geçen süre içerisinde çok daha fazla insan öldü; ve dünyanın başka bölgelerinde görülen dramatik ölüm oranlarının sunduğu kanıtları görmezden geliyor. Buna karşın, “küresel salgının, iki Dünya Savaşı sırasında bile İtalya tarihinde görmediğimiz bir boyutta özgürlüğümüzü sınırlayan tedbirleri haklı gösterip gösteremeyeceğini kendimize sormamız gerekir” sonucuna varıyor. Görevdeki rejimlerin despotik ve demokrasi karşıtı eğilimlerinin krizle hız kazandığı birçok ülke mevcut; nispeten sağlam demokrasilerde yaşayan vatandaşların, kendi hükümetlerinin, mesela yeni gözetim tedbirleri uygulama anını gözlerden kaçırma girişimlerine karşı uyanık olmaları gerektiği de açıktır. Fakat, şu anda uygulanan özgürlükler üzerindeki kısıtlamaların Mussolini döneminden daha kötü olduğunu ima etmek, savunularını ölüm oranlarının hatalı ya da şişirilmiş olduğu iddiasına dayandıran aşırı sağcı kışkırtıcıların ve komplo teorisyenlerinin eline koz veriyor.

YANLIŞ BİLGİLER IRKÇILARIN DEĞİRMENİNE SU TAŞIYOR

Mart ayının sonundan bu yana, kendisine “Demokratischer Widerstand” [Demokratik Direniş] diyen bir grup, Berlin’deki Volksbühne Tiyatrosu önünde haftalık gösteriler düzenliyor. Eylemin merkezindeki öncüler -Anselm Lenz ve Hendrik Sodenkamp- o dönemki yönetici Chris Dercon’a karşı gerçekleştirilen protestolar sırasında, 2018 yılında Volksbühne’nin işgalinde de yer aldı. Bu işgalin diğer organizatörleri, QAnon*** meraklıları ve kendini deklare eden Naziler de dahil olmak üzere, karışık bir grup insanı çekmeye devam ettiği için yeni oluşan gruptan uzaklaştılar. Almanya’da hâlihazırda tecrit gevşetilmeye başlamış olsa da, katılımcıların sosyal mesafe tedbirlerini görmezden gelip basın mensuplarına saldırması nedeniyle, bu gösteriler giderek saldırgan bir hal almaya başladı. Ücretsiz bir gazete Prof. Giorgio Agamben’i ortak yayıncılar listesine aldı ve makalelerinden alıntılar yaparak yeniden basmaya başladı. Kendisi bu olaya dahil olduğunu inkâr etti ama adı gazetenin yönetici listesinde varlığını sürdürdü; her halükârda, korona virüsünün demokrasiyi altüst etmek için kullanılan bir bahane ve aldatmaca olduğunu iddia eden makaleler üzerinde etkisi olduğu ortada.

Volksbühne önündeki gösteriler hız kazanırken, eski yönetmeni Frank Castorf, Der Spiegel ile bir söyleşi yaptı. 1992’den 2015’e kadar süren yöneticiliği sırasında dünya çapında üne kavuşan tiyatronun eski yöneticisi Castorf, şunları söylüyordu “Bayan Merkel’in bana ellerimi yıkamam gerektiğini söylemesini istemiyorum.” Ölüm oranının düşük olduğunu savunarak kendi duruşunu haklı çıkarırken, kendisini sınırlayan tedbirlere karşı çıktı (bu günlerde birçok insan ‘sözde tedbir’ paradoksunu anlamak için mücadele ediyor gibi görünüyor). “Bir kişinin ölmesi her zaman üzücüdür,” diyordu rahatlıkla, “yaşlı bir insan da dahil olmak üzere, bu böyle. Fakat işler böyle yürüyor ve bunu kabul etmek zorundayız.”

Mevcut tedbirlerin, ‘az ya da çok’ olmak üzere gösterilerin yanı sıra sanatsal ve dini özgürlükleri yasakladığını savunan Castorf şu sonuca ulaşıyordu: “Pek çok Alman, birisinin onları ellerinden tutup bir yere götürmesi yönünde derin bir özlem duyuyor gibi görünüyor” ve “bizi Stalingrad’a götürüp geri getiren bir çılgınlığı anımsatıyor” diye atıfta bulunuyordu. Karantinayı Üçüncü Reich ile karşılaştırarak Angela Merkel’in Hitler’in kızı, Bill Gates’in bir James Bond filmindeki kötü adam Blofeld olduğunu ve kendilerine işkence edildiğini savunan militan aşı karşıtları ve diğer komplo teorisyenlerinin söylemini teyit etmekten bir adım uzakta duruyor. Castorf, Donald Trump’ı sevdiğini kabul ediyor, zira o “çizginin dışına çıkıyor” (aus der Reihe tanzt); buna karşın tıpkı İsveç’te olduğu gibi “uyumlu bir yansıma ve diyalog” istiyor.

SAĞCILARIN SAHTE CENNETİ: İSVEÇ

Oh evet, İsveç. ABD’deki sağcı protestocular “İsveç gibi olun!” diye bağırıyorlar. Mevcut ölüm oranları ve ekonomik hasar arasından ülkenin nasıl yol alabileceğini gösterenler arasında, Long Island’da kendini dünyadan soyutlayan, Julian Schnabel ile bir film senaryosu üzerinde çalışan ve “Korona Diyalogları” adlı filmin senaryosunu yazmakta olan Alman romancı Daniel Kehlmann da yer alıyor. Süddeutsche Zeitung ile yaptığı bir söyleşide Kehlmann, “kendilerini halklarının en zor görevlerinin ustaları olarak sunan” Avrupalı politikacıların aldığı ve ‘yüksek reyting’ diye nitelendirdiği şeye dikkat çekiyor. İddiası neredeyse kendi kendisini kanıtlar gibi görünüyor ama gerçekler tarafından desteklenmiyor. Genel bağlamda konuşursak, hükümette kim olursa olsun, izledikleri yaklaşımdan bağımsız biçimde, kriz sırasında kendilerini destekleyen nüfusun bilindik mantığını takip eden liderlerin onay oranları arttı.

Ne var ki Amerikalılardan daha doğal biçimde itaatkâr olmaya eğilimli Avrupalıların tembel klişesi, Kehlmann New York’taki durumu küçümsediğinde, bir şekilde sorumsuz bir görünüm kazanıyor. Vali Andrew Cuomo’ya övgüler düzerek, “Hastanelerdeki durum korkunçtu ama sonuçta Almanya’da algılandığı kadar dramatik değildi” diye belirtiyor. Bu iddiayı desteklemek için gösterdiği kanıtlar, Central Park’ta inşa edilen geçici hastanenin tam kapasiteyle çalışmadığından ve sonuç olarak haberlerdeki görüntüleri izleyen Almanların yanlış bir izlenim edindiğinden ibaret. Ancak bu yetersiz bir kanıt ve 5 Mayıs’ta, röportajın yayınlandığı sırada, New York’ta resmi olarak yaklaşık 20.000 ölümün gerçekleşmiş olması karşısında “o kadar dramatik değildi” gibi sözler cılız kalıyor. Özellikle de beş bölge genelinde en çok kimin etkilendiğine baktığınızda bu böyle: Yoksullar, beyaz olmayan vatandaşlar ve yasadışı göçmenler.

Ve böylece Kehlmann, İsveç efsanesinin bir başka savunucusunu açığa çıkarmış oluyor: “Geleceğin nasıl görüneceğini düşündüğümde ya İsveç modeline ya da radikal bir distopyaya (kötücül bir gelecek öngörüsüne/ç.n.) ulaşıyorum.” Sorun şu ki, İsveç modeli, İskandinavya’nın geri kalanından daha fazla ölüm gördü; bakım evlerinde yaşanan korkunç sayıda ölümle birlikte, 12-19 Mayıs tarihleri arasındaki en son yedi günlük ortalamada nüfusa kıyasla Avrupa’daki en yüksek ölüm oranına sahipti. Bu kurbanların hiçbiri ekonomiyi kurtaramazken, İsveç Merkez Bankası GSYİH’nın bu yıl yüzde yedi ilâ on arasında düşeceğini öngörüyor (yani, Avrupa’nın geri kalanından daha iyi durumda değil). Distopyadan mı bahsediyordunuz?

Bütün bu örnekler, sanatçıların ve aydınların neden toplumsal davalara dudak büktüklerini ya da daha da kötüsü, küçük-burjuva çoğunluktan kahramanca karşı çıkan özgür ruhlu aydınlarla ilgili köhneleşmiş görüşleri pazarladıklarını ve gizli odasında saklanan Hitler’lere bir sıçan gibi boyun eğdikleri sorusunu akla getiriyor. Cevabı basit: çünkü bunu yapmamak, kendilerine ve başkalarına dair varoluşsal bir güvensizlik duygusunu rahatsız edici bir şekilde kabul etmelerini gerektirecektir. Bunu yapmak zor; bu yüzden, tipik panik tepkisi, eskimiş kavramları yeni koşullara uyduracak şekilde yeniden düzenlemek olmuştur. Bu kuralın bir istisnası, nisan ayının başlarında verdiği bir demeçte şunları söyleyen Jürgen Habermas oldu: “Ne kadar az şey bildiğimizi ve güvensiz koşullar altında hareket etmek ve yaşamak zorunda kalmanın güçlüklerini asla daha iyi anlayamazdık.”

ARTIK RADİKAL YAKLAŞIMLARIN ZAMANI GELDİ

Davayı kapatabilir ve sanatçılar ve yazarların yalnızca tartışmadan uzak durmaları ve iyi oldukları şeylere bağlı kalmaları gerektiğini savunabilirsiniz. Fakat bu kesinlikle benim düşündüğüm şey değil; yalnızca kültürün rolünü dile getirmek için değil, aynı zamanda politik analiz ve eleştirel bakış açıları da sunmaları için sanat dünyasından ve akademiden seslere ihtiyacımız var.

Peki bu krizin ortasında kurumlar ve bireyler nüfuzlarını ve kamusal profillerini nasıl daha iyi kullanabilirler? Kesin olan bir şey var ki; küçük ve anlamlı eylemler büyük ve boş jestlerden daha iyidir. Bunlar üç türe ayrılabilir:

-İhtiyaç sahibi sanatçılar için düzenlenen acil yardım kampanyalarından, örneğin sağlık sektörünün neoliberal ekonomi politikaları altında boğulmasıyla eleştirel bir şekilde ilgilenen sanatçı ve düşünürlere kadar, olumlu dayanışma ve destek örnekleri sergilemek. Bu, Silvia Federici’nin yazılarında örneklendiği üzere, bakım hizmetlerinin daha temel, feminist, Marksist bir güncellemeyle analiz edilmesinin yolunu açabilir. Küresel salgın, hastane çalışanlarının ve bekâr annelerin bakım hizmetlerine olan ihtiyacını, aynı zamanda eşsiz bir kavrama yöntemi olarak sanata olan gereksinimimizi de açığa çıkarmaktadır. Hayati altyapıların ortaklaştırılması –buna ister ‘refah devleti’ ister ‘sosyalizm’ deyin, artık her neyse- bu salgının zaruri bir sonucu olarak tartışılmalı ve mücadelesi verilmelidir.

– Kamuya mal olmuş kişilerin yanlış bilgilendirme ve komplo teorileri dalgasıyla mücadelede oynamaları gereken bir rol var. Bu, kendi analizlerini üzerine inşa ettikleri bilgileri doğrulamak için temel bir çaba harcamakla başlar; bununla birlikte, bu tür kaba bir ampirizmin**** çekici olmadığını düşünürler. Ve bu, sağlam politik analizlere ve müdahaleye yol açabilir: örneğin, temas izleme uygulamaları ve merkezi veri toplama hakkında eleştiride bulunmak için bir komplo teorisyeni olmanız gerekmez. Bariz tarihi nedenlerden dolayı eleştirel bakış açısının açıkça dile getirildiği Almanya’da, bilim insanları lobisi ve Kaos Bilgisayar Kulübü adıyla bilinen bilgisayar korsanları ve çevrimiçi eylemcilerden oluşan bir dernek, Alman hükümetini, kullandığı yöntemi değiştirmeye ve bir uygulamanın geliştirilmesi yoluyla verileri merkezi olmayan biçimde işlemeye ikna etti.

-Sanatçılar ve düşünürler, halka açık bir platform aranmasının nedenlerini ve bununla ne yapılacağını değerlendirebilirler. Belirsizliği kabul etmeye, istikrarsızlığı benimsemeye ve fikirlerini yeniden gözden geçirmeye hazır olmalılar. Boşluğu boş söylemlerle doldurmak yerine, en azından ihtiyaç duyulan şey, bu boşlukta yaşamanın ne anlama geldiğine kafa yormalarıdır.

Eminim ki birisi, bir yerlerde, bu kriz hakkında bir başyapıt yaratıyordur. Fakat bunu uzun bir süre için deneyimleyemeyebiliriz. Zira iyi şeyler zaman alır. Ve bu sorun değil.

* Jörg Heiser, Berlin Sanat Üniversitesi’nde Sanat Teorisi, Eleştirmenlik ve Disiplinlerarasılık Profesörü ve Bağlamsal Sanat Enstitüsü Yöneticisi’dir.

** Makalenin orijinal baskısı ilk olarak 26 Mayıs 2020 tarihinde Art-Agenda adlı sitede yayınlanmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)

Çevirmen Notları:

*Enternasyonal (Fr. L’Internationale), orijinali Fransızca olan ve birçok dile çevrilen devrimci bir marştır. Marş, Komünist Enternasyonal’de işçi sınıfının marşı olarak kabul edilmiştir.

**Öjenik, ilk kullanımı Yunan felsefeci Platon’a kadar gitse de, modern anlamıyla ilk olarak Sir Francis Galton tarafından ortaya atılmış, sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirerek insan türünü ‘ıslah etmenin’ yollarını arayan, bilimselliği tartışmalı bir toplumsal akım veya toplumsal felsefedir. Ekonomik ve politik alanda genellikle ‘Sosyal Darwinizm’ terimiyle karşılık bulan yaklaşım, güçsüzlerin yok edilerek geriye yalnızca güçlülerin yaşadığı bir dünya yaratmayı hedefler ve bu yanıyla faşizm ve diğer totaliter yönetimlerin yanı sıra neoliberalizme de yol gösterir.

***QAnon: ABD derin devletinin Başkan Donald Trump ve destekçilerine karşı eylemler gerçekleştirdiği iddiasını merkezine alan bir komplo teorisidir. Irkçı ve sağcı gruplar tarafından desteklenmektedir.

****Ampirizm, empirizm veya deneycilik, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir.