Önyargılarımız uzaylı yaşam biçimlerini görmemizi engelliyor

Bir gün uzaylı yaşamı keşfetsek bile onu algılayacak oranda açık fikirli değilsek, hiçbir sonuca ulaşamayız. Fark ettiğimiz şeyler, kimi zaman teorilerimize, kavramlarımıza, arka plandaki inançlarımıza ve önceki beklentilerimize bağlıdır ve önyargılarımız biyo-imzaları gözden kaçırmamıza sebep olabilir.

Peter Vickers*

Uzaylı yaşamına dair kanıtlar bulsaydık, bunun farkına varabilir miydik? Diğer gezegenlerdeki bir yaşam alışık olduğumuzdan o kadar farklı olabilir ki, ürettiği biyolojik imzaları tanıyamayabiliriz.

Son yıllarda, neyin biyo-imza olduğu ve hangi gezegenlerin yaşanabilir olabileceğiyle ilgili teorilerimizde değişiklikler yaşandı ve daha fazla zorlu bir dönemece girmemiz kaçınılmaz gibi görünüyor. Yanı sıra, yapabileceğimiz en iyi şey, elimizdeki verileri henüz ulaşmadığımız gelecekteki bir fikirle değil, şu an var olan en iyi teorimizle yorumlamak olur.

EN BÜYÜK KEŞİFLER KAZARA GERÇEKLEŞİR

Bu, dünya dışı yaşam arayışına dahil olanlar açısından büyük bir sorun. NASA Danışma Konseyi’nden Scott Gaudi’nin de ifade ettiği üzere: “Ötegezegenler alanında 20 yıldan fazla bir zaman geçirmiş biri olarak eminim ki… umulmayanı beklemeliyiz.”

Peki ‘umulmayanı beklemek’ gerçekten mümkün mü? Penisilin’in keşfinden Büyük Patlama’dan geriye kalan ‘kozmik mikrodalga arka plan radyasyonunun’ keşfine kadar, atılımların büyük kısmı kazara gerçekleşir. Bunlar, çoğunlukla, müdahil olan araştırmacıların ne kadar şanslı olduklarını da yansıtır. Söz konusu uzaylı yaşam olduğunda, bilim insanlarının ‘onu gördüğümüz zaman bileceğiz’ yaklaşımı yeterli mi?

Birçok sonuç bize, ‘umulmadık bir şeyi bekliyor olmanın’ oldukça güç olduğunu anlatmaya çalışıyormuş gibi görünüyor. ‘İstem dışı körlük’ hakkında yaptığı çalışmalarla tanınan bilişsel psikolog Daniel Simons, “Görmeyi beklemediğimiz şeyleri sık sık gözden kaçırırız” diyor. Yaptığı deneyler, insanların, gözlerinin önünde göğsünü yumruklayan bir gorili nasıl gözden kaçırdığını ortaya koydu. Benzer deneyler, siyah kupa dörtlüsü gibi standart dışı oyun kartlarına karşı ne denli kör olduğumuzu da gösterdi. İlk deneyde, dikkatimiz bir konuya odaklanmışken gorili gözden kaçırıyoruz. İkinci deneyde, tuhaflığı gözden kaçırıyoruz; zira geçmişten gelen güçlü bir şartlanmamız var.

Bilim tarihinde birçok benzer örnek mevcut. Felsefeciler bu tür bir olguyu ‘teori-gözlem yüksüzlüğü** (ing. ladenness)’ diye tanımlarlar. Fark ettiğimiz şeyler, kimi zaman teorilerimize, kavramlarımıza, arka plandaki inançlarımıza ve önceki beklentilerimize bağlıdır. Daha da yaygın biçimde, kayda değer bulduğumuz şeyler taraflı olabilir.

DENEYİM BAZEN YANILTIR

Örneğin, bilim insanları Antarktika’nın üzerindeki atmosferde düşük miktarda ozon seviyesine dair kanıtı bulduklarında, ilk anda bunu yanlış bir veri diyerek reddettiler. Hâli hazırda ozon tabakasında bir delik görmek için ortada teorik bir neden olmaması yüzünden, bilim insanları bunu ilk aşamada dışladılar. Neyse ki, verileri iki kez kontrol etmek akıllarına geldi ve bu keşif gerçekleşti.

Dünya dışı yaşam arayışında da benzer bir şey söz konusu olabilir mi? Diğer güneş sistemlerindeki ötegezegenleri inceleyen bilim insanları, dikkatlerini çekmek için birbiriyle yarışan olası gözlem noktalarının çokluğu karşısında şaşkına döndüler.  Geçtiğimiz 10 yıl içinde bilim insanları, neredeyse günde birden fazla olacak şekilde, toplam 3 bin 650 gezegenin varlığını tespit ettiler. Ve NASA’nın TESS öte gezegen avcısı gibi araştırmalarla bu eğilim sürecek.

Keşfedilen her yeni ötegezegen, fiziksel ve kimyasal karmaşıklık açısından zengin. Bilim insanları tarafından ‘önemsiz’ diye nitelenebilen ama büyük bir önem taşıdığı daha yakın analizlerle veya standart olmayan bir kuramsal yaklaşımla kabul edilebilecek bir hedefi iki kez kontrol etmemesi olağan bir durumdur.

Fakat bir gözlemin ‘teori yüksüzlüğünü’ de abartmamamız gerekir. Müller-Lyer göz yanılmasında, dışa doğru işaret eden ok başlarıyla biten bir çizgi, içe doğru işaret eden ok başları ile eşit derecede uzun bir çizgiden daha kısa görünür. Ancak iki çizginin aynı uzunlukta olduğundan emin olsak bile algımız etkilenmez ve yanılsama devam eder. Benzer biçimde, keskin gözlü bir bilim insanı, elindeki verilerde, teorisinin olmaması gerektiğini söylediği bir şeyi ayırt edebilir. Ve eğer yalnızca bir bilim insanı bile mühim bir şey görürse, çok geçmeden o alanda çalışan bütün bilim insanları da bunu öğrenir.

Tarih, aynı zamanda bilim insanlarının, hatta bu olgulara uymayan bir evcil hayvan teorisi geliştiren önyargılı bilim insanlarının dahi şaşırtıcı olguları fark edebildiğini bizlere gösteriyor. 19’uncu yüzyıl fizikçisi David Brewster, hatalı bir şekilde, ışığın düz bir çizgide hareket eden parçacıklardan oluştuğunu inanıyordu. Fakat bu, stres altındaki yapılarda ‘çift kırılma’ adıyla bilinen şey gibi, ışığa ilişkin çok sayıda olgunun gözlemlenmesini etkilemedi. Kimi zaman gözlem hiçbir şekilde teori yüklü değildir; en azından, bilimsel keşfi ciddi biçimde etkileyecek durumda değildir.

AÇIK FİKİRLİ OLMAMIZ GEREKİYOR

Elbette, bilim insanları yalnızca gözlemleyerek yollarına devam edemezler. Bilimsel gözlemin bir biçimde yönlendirilmesi gerekir. Ancak aynı zamanda, ‘umulmadık bir şeyi beklemek’ istiyorsak, teorinin gözlemlediğimiz şeyi ve neyin önemli olduğunu ciddi biçimde etkilemesine izin veremeyiz. Açık fikirli kalarak, olguların, Brewster ve geçmişteki benzer bilim insanlarının yaklaşımıyla keşfedilmesini teşvik etmeliyiz.

Evreni büyük oranda teoriden arınmış biçimde incelemek yalnızca meşru bir bilimsel çaba değil, aynı zamanda önemli bir çabadır. Araştırmacı bilimi ‘balık tutma uğraşı’ diyerek aşağılayıcı bir şekilde tanımlama eğilimi, bilimsel ilerlemeye zarar verebilir. Sınırlı oranda keşfedilmiş alanların daha fazla keşfe ihtiyacı var ve neler bulabileceğimizi önceden bilemeyiz.

Dünya dışı yaşam arayışında, bilim insanları tam anlamıyla açık fikirli olmalı. Ve bu durum, ana akım olmayan fikirlere ve tekniklere belirli bir miktarda teşvik verilmesi anlamına gelir. Geçmişteki bilimsel örnekler (çok yeni olanlar da dahil olmak üzere), ana akım olmayan fikirlerin kimi zaman güçlü bir şekilde tutunabileceğini gösteriyor. NASA gibi uzay ajansları, uzaylı yaşam arayışında ‘umulmadık bir şey beklememiz’ gerektiğine gerçekten inanıyorlarsa, bu gibi durumlardan ders çıkarmalı.

*Peter Vickers, Durham Üniversitesi’nde Bilim Felsefesi alanında Doçent’tir.
**Bilim felsefesinde, gözlemlerin araştırmacı tarafından sahip olunan teorik varsayımlardan etkilendiği zaman “teori yüklü” olduğu söylenir. Teori-yüklülük tezi en güçlü biçimde Norwood Russell Hanson, Thomas Kuhn ve Paul Feyerabend’in 1960’ların sonu ve 1970’lerin başındaki çalışmalarda işlenmiştir ve muhtemelen ilk kez, dolaylı da olsa, Pierre Duhem tarafından yaklaşık 50 yıl önce ortaya atılmıştır.

Yazının aslı Space sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)