Devrimcilerin 'yabancı dil' yetenekleri

Soğuk Savaş'ın herhangi bir safında yer almış çoğu liderin yabancı dillere hakimiyetleri verdikleri röportajlar üzerinden incelenebilir. Josip Broz Tito, Ho Chi Min, Ernesto 'Che' Guevera ve Fidel Castro'nun yabancı gazetecilerle söyleşilerdeki rahatlığı dikkat çekici.

Kavel Alpaslan  kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

DUVAR – Uluslararası ilişkiler, tarih ya da sadece iletişim ile ilgilenenler için, bir döneme damgasını vurmuş isimlerin verdiği röportajları incelemek büyük zevktir. Çünkü onları görmeye alıştığımız kürsüler haricinde farklı bir alanda, farklı bir dile şahit olma fırsatı yakalamak, haklarında da farklı fikirler edinmemizi sağlar. Böylesi bir ilgiyle, herhangi bir tarih sınırlaması koymadan video röportaj kayıtlarını inceleyecek olursak, günümüz siyasi figürlerinin ‘ilgi çekici olma’ konusunda daha geri sıralarda yer alacaklarını söyleyebiliriz. Nevi şahsına münhasır liderlerle karşılaşmak pek kolay olmuyor. ‘Tek kutuplu dünya’, diplomasinin dilini de tek bir kutba çekmiş gibi duruyor. Tam da bu yüzden 20. yüzyıl liderlerinin verdikleri röportajları incelemek, farklı yanlarını görmemizi sağladığı gibi, konuyu özellikle de bir 21. yüzyıl gazetecisi için oldukça ‘eğlenceli’ hale getiriyor.

Geçmişte gördüğümüz ancak şuan pek sık rastlamadığımız bir konuysa liderlerin bildikleri yabancı dilleri kullanış biçimleri. Bu, günümüzde siyasetçilerin yabancı dil bilmediği anlamına asla gelmiyor. Tek fark, geçmişte kimi liderlerin yabancı gazetecilere röportaj verirken dile hakimiyeti şu anki kadar sorun etmiyor oluşları olabilir. Bu durum gergin bir havada devam eden röportajlara bile ilginç bir samimiyet kazandırıyor. İçkilerin yudumlandığı, sigaraların ardı ardına yakıldığı böylesi eski kayıtlarda elbette dönemin taşıdığı özellikler ister istemez ortamdaki havayı günümüzden ayrıştırıyor. Ancak dil parantezini açmak hem farklı bir tarzı tanımak, hem de bunu ‘eğlenceli’ bir yoldan yapmak açısından kesinlikle faydalı olacaktır. Belinde silahıyla ya da kitlelere seslenirken tanıdığımız kimi sosyalist liderler de bu konudan bağımsız değerlendirilemez. O nedenle bağlamımızı 1900’lerin ikinci yarısı, yani kabaca Soğuk Savaş olarak belirleyip kimi tarihsel figürlerin yabancı dil performanslarını incelemeye başlayalım…

JOSİP BROZ TİTO

Erken dönemden başlayalım. Bugün hâlâ Yugoslavya’nın ismiyle birlikte anılan Josip Broz Tito, 1950’lerde United Press’den Helen Fisher’a verdiği röportajda İngilizcesini denemekten çekinmiyor. Yugoslav lider, video kaydının son bölümünde ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki çatışma durumu üzerine soruları yanıtlar. Röportaj, Sırp-Hırvatça dilini İngilizce’ye çeviren bir tercüman eşliğinde sürmektedir, Fisher’ın yönelttiği “ABD halkına ne mesaj vermek istersiniz?” sorusu üzerine Tito doğaçlama bir şekilde tercümanına dönerek çeviriye gerek olmadığını ifade eder. Ardından ‘özgür ve bağımsız Yugoslavya’ya sempatisi olan Amerikalılar için en iyi dileklerini’ dile getirir. İlk sözlerini tamamladıktan sonra hem tercümana hem de Fisher’a yönelttiği bakışlarda adeta kendi İngilizcesini nasıl bulduklarını sorar. Biraz da muzip bir gülüşle İngilizce yanıtına devam ederken bir noktada uygun kelime arayışına girer. Tercümandan gelen sufle de başarısız olunca, gözünü kapayıp parmak şıklatarak doğru sözcüğü bulur…

Tito anadili ve İngilizce haricinde Almanca, Rusça, Çekçe, Slovence bilmektedir. 1917 sonrasında bir dönem Rus İç Savaşı’nda bulunan Tito’nun Orta Asya’dayken Kırgızca öğrendiği de iddia edilmektedir. İngilizcesindeki aksan düşünüldüğünde kendisinin asıl olarak Almanca’ya hakim olduğu gözleniyor. Kuşkusuz ‘mareşal’ üniforması ve isminin ülkesindeki anlamı düşünüldüğünde, bunların kendisine verdiği ciddi bir ağırlık var. Tito’ya dışarıdan -ya da daha doğru bir ifadeyle 21. yüzyıldan- baktığımız vakit, bu oturaklı havayı hissedebiliyoruz. Az önceki röportajda İngilizce konuşmaya gayret ettiği kısım düşünüldüğünde, Tito’nun samimi halleri rahatlıkla gözlenilebilir.

HO CHİ MİNH

Tito örneğinde fazla ciddi olmayan bir soruya verilen yanıtın İngilizce olduğunu görüyoruz. İlk başta sözünü ettiğimiz gibi, liderlerin yalnızca basit noktalarda mükemmel bir şekilde hakim oldukları yabancı dillerine başvurdukları düşünülmesin. Vietnam’ın Ho Chi Minh’i, dünyanınsa ‘Ho Amcası’, ileri seviyedeki Fransızcasıyla bunu gözler önüne seriyor. Verdiği röportajda yer yer o da sufle ihtiyacı duyar. Fakat Ho Amca’nın şakalar, benzetmeler ve özlü sözler kullanacak kadar akıcı bir Fransızcası olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 1960’lara ait kayıtta dönemin Kuzey Vietnam lideri Ho Amca’ya General de Gaule’ün Güney Vietnam ile yaşanan sürece ‘hakemlik edip edemeyeceği’ sorulur. İfadelerin anlamsızlığına takılan Ho, önce sinirini başını arkasına atarak gösterir ardından konuyu süratle şakaya vurur ve “Ne demek istiyorsunuz ‘hakemlik yapmak’ ile? Biz bir futbol maçında değiliz, değil mi?” der ve içten bir kahkaha patlatır.

Vietnam bir dönem Fransız sömürgesi olduğu için Ho’nun dili hafife alınabilir. Ancak kendisi Fransızca ve Vietnamca dışında Rusça ve Çince bilmekte. Fazla başvurmasa da İngilizcesi dinlendiğinde asıl hakim olduğu dilin Fransızca olduğu görülüyor.

ERNESTO ‘CHE’ GUEVARA

Frankofonlar arasındaki bir diğer isimse Arjantinli devrimci Ernesto ‘Che’ Guevara’dır. Kendisi anadili İspanyolcanın yanı sıra ileri derecede Fransızca bilmektedir. İngilizce röportajlarda mutlaka tercümana ihtiyaç duymasına karşın Fransızca konuşması gerektiği noktalarda tereddütsüz tek başına ve oldukça rahat bir tavır takındığı dikkat çekiyor. Che’nin dile hakimiyetini anlamak için Fransızca bilmeye gerek yok. Cezayir seyahatine ait aşağıdaki kayıtta dile hakimiyeti kolayca anlaşılıyor. Fransızca konuşurken İspanyolca’nın yoğun aksanını olabildiğince az yansıtıyor oluşu oldukça dikkat çekici.

Che’nin İngilizcesini de hafife almamak gerekiyor. İrlanda’ya geldiğinde verdiği bir röportajda tercümanın tıkandığı yerlerde kendisine güleryüzle yardım ettiği gibi sözlerinin anlaşılmaması üzerine jestlerini ve İngilizcesini kullanır. İspanyolca ‘payasada’ yani ‘palyaçoluk’ kelimesini tercüman çeviremeyince Che, elleriyle bazı hareketler yapar daha sonra da aksanlı bir şekilde ‘clown’ yani palyaço diyerek anlaşılmasını kolaylaştırır. Farklı röportajlarda kendisinin sorunun tercümesine ihtiyaç duymadan, tercümandan yalnızca yanıtı çevirmesini rica ettiğini de biliyoruz. Özetle röportajlarda İngilizce konuşmak konusunda Che’nin Fransızca’nın aksine çekingen olduğunu söyleyebiliriz.

FİDEL CASTRO

Gelelim yabancı dillerde belki de en özgün tarza sahip lidere: Küba Devrimi’nin önderi Fidel Castro. Kendisinin popülaritesinde siyasi hayatı ve çizgisinin yanı sıra hitabeti ve iletişimin payının oldukça büyük olduğunu tekrarlamaya gerek yok. Daha önce Castro’nun bu yanını ele almıştık, dileyenler aşağıdaki yazıdan faydalanabilir.

Kübalı liderin başlarda yabancı gazetecilere verdiği röportajların büyük çoğunlukla İngilizce olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki devrimin hemen sonrasında ABD’li ünlü sunucu Ed Sullivan ile konuşmasında Castro’nun İngilizcesi kadar gençliği de dikkat çekici. Burada Sullivan, Kübalı lidere ‘beyzbolculuğunun kendisine yarar sağlayıp sağlamadığını’ sorar. Sadece beyzbol değil, kendisinin futbol, yüzme ve basketbol gibi diğer sporlarda da iyi olduğunu söyleyen Castro, bu durumun kendisinin dağlardaki kondisyonunu olumlu yönde etkilediğini belirtir. Devrim gibi Castro da gençtir ve İngilizcesini kullanırken bu dönemde anadilindeki gibi konuşmadığı gözlemlenebiliyor. Ancak buna rağmen ayağa kalktığında dille henüz veremediği ağırlığı duruşuyla net bir şekilde vermeye çalıştığını söyleyebiliriz. Elleri arkasında birleştirip başını dikerek ve Sullivan’a karşı ‘boy’ üstünlüğünü koruyarak genç olmasına karşın durduğu konumun olgunluğunu beden diliyle aktarır. Hoş, derdi güç hissettirmekse eğer, Sullivan’ın çevresini saran onlarca silahlı yol arkadaşı bu mesajı gayet belirgin bir şekilde vermiş olsa gerek.

Video kaydının sonlarında Castro İngilizcesinin çok iyi olmadığını itiraf etse de ileride bunu fazla dert etmemiş olsa gerek ki, ABD’li gazetecilerle bir süre daha İngilizce konuşmaya devam eder. Kimi ciddi konularda İngilizce yanıt vermeyi tercih eder. En azından bir süre için. Fakat Birleşmiş Milletler’e katılmak üzere ABD’ye gittiğinde gazetecilerin sorularını yanıtladığı kaydın eğlenceli ve şakalarla dolu oluşu bir tarafa, Castro’nun dile yaklaşımındaki değişimi özelinde de oldukça dikkat çekicidir. Örneğin bu kayıtta Sullivan’la yaptığı röportajdan çok daha rahat davrandığını, hatta neredeyse jest ve mimikleriyle kendi halkıyla konuşur gibi konuştuğunu gözlemliyoruz. ABD halkı ile bir sorunlarının olmadığını anlattığı bir anda ‘Harlem halkı mükemmel bir halk’ der ve arkadan bir yoldaşı ‘ABD halkı’ suflesini verir. -Belki sufleden sonra- Castro sözlerine ABD halkını da ekler. Gazetecilerle ‘burada gazeteler tekellere ait, yoksa siz harika insanlarsınız’ diye şakalaşır.

Her iki video arasındaki jest ve mimiklerin farkı oldukça açık bir şekilde gözlemleniyor. Bunu sadece yaşa bağlamak doğru olmaz. Evet, gençliğinin etkisi büyüktür ancak iki kayıt arasında dağlar kadar yıl farkı da yoktur. Her iki soru soran tarafın da ABD’li olduğunu düşünürsek buradan da bir yere varamayız. Dolayısıyla geriye tek bir şey kalıyor: Muhabirlerle samimi ve açık sohbetin kolayca geliştirilebilmesi; buna karşın çalıştıkları medya devlerini temsilen isimleri ön plana çıkmış kişilerle yapılan görüşmelerde takınılan temkin. Kimi diğer liderler için de bunu söyleyebiliriz. Ancak söz konusu jest, mimik ve iletişim becerisiyle bilinen Castro olunca bunu görmek daha da kolaylaşıyor.

Soğuk Savaş’ın herhangi bir safında yer almış çoğu liderin yabancı dillere hakimiyetlerini verdikleri röportajlar üzerinden inceleyebilir, farklı sonuçlara ulaşabiliriz. Bu anlamda ele aldığımız isimler ile doğrudan bir bağlam ve kapsamlı bir analiz gerçekleştirmemiz mümkün değil. Diğer taraftan çağımız da son derece sıradışı lideri barındırıyor. Yazıda böylesi bir iddiamız olmasa da, tarihte yer etmiş kimi figürlerin konuşmalarında gizlenmiş kimi anları incelemek, yıllar arasındaki tarz, üslüp ve siyasi dilin değişimini görmek açısından küçük bir ipucu verecektir. Şüphesiz en çok da gazeteciler için.