Chernobyl: Anti-propaganda mı 'belgesel' mi?

Sosyal medyadan dünyaca ünlü gazetelerin köşelerine kadar pek çok kişi Chernobyl dizisi üzerinden 'Sovyetlerin bilim tezi böylece çöktü', 'Komünizm size hâlâ mı ideal geliyor?', 'Santralde değil sosyalizmde sorun var' gibi yorumlarda bulundu. Bu gibi yorumlarda bulunanlar, Çernobil'den yıllar sonra yaşanan Fukuşima felaketini de pek tabii kapitalizmin sonuna bağlayabilir o halde?

Kavel Alpaslan  kalpaslan@gazeteduvar.com.tr

HBO’nun “Chernobyl” dizisi tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de büyük yankı uyandırdı. Dönemin Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde yaşanan Çernobil nükleer faciasını konu alan 5 bölümlük dizi, en çok da IMDB’deki 9.7 puanıyla dikkatleri üzerine topladı. Bu başarının hakkını vermek gerek: Dizi gerek çekimlerle gerek oyunculuklarla fakat daha da önemlisi izleyiciye hissettirdikleriyle kesinlikle farklı bir deneyim sunuyor. Bu açıdan bakarak Chernobyl’e dair özellikle sinema eleştirmenleri tarafından pek çok şey yazıldı, çizildi. Bu nedenle biz konuyu ‘beyaz perde’den, ‘Demir Perde’ mitlerine doğru kaydıralım.

Bir Amerikan filminde/dizisinde Sovyetler Birliği’nde yaşanan herhangi bir olay ele alınıyorsa, doğal olarak açıktan ya da satır arası anti-propagandaya karşı alarmda olunuyor. Verilen mesaj kadar, o mesajın kimin verdiğini de hesaba katmak gerektiğini, izlediğimiz sayısız yapımda tecrübe ettik. Chernobyl de bu küflenmiş anti-propaganda mirasından nasibini alarak, temkinli yaklaşanları haksız çıkarmadı. Sovyet filmlerinin tasvir edilen ‘distopik’, Orwell ya da Zamyatin romanlarını andıran anti-propaganda havasını burada da soluyoruz. Bununla birlikte dizinin Hollywood yapımı filmlere göre ayrı bir yeri olduğunu da söylemeden geçmeyelim: Daha önceki ‘şeytani Sovyetler’ konulu yapımlara kıyasla seyreltilmiş bir anti-propaganda kullanılmış.

Her ne kadar konumuz Çernobil felaketinin ta kendisi olmasa da, bir noktanın altını özenle çizerek başlayalım: Bizim ülkemiz dahil binlerce insanın hayatını acılı bir şekilde kaybetmesine neden olan bu faciaya ‘anlaşılabilir’ neden aramayı kimsenin ne gücü yeter ne de vicdanı kaldırır. Derdimiz sadece diziyi geçmiş yapımlarla karşılaştırmak, ‘aynı’ veya ‘ayrı’ kılan kimi unsurlar üzerinden inceleyerek kimi detaylara eğilmek, Chernobyl’i her iki yönüyle ele almak.

BİLİM İNSANLARININ ABARTILI AŞAĞILANMASI

Sovyetler Birliği’nin 1950’lerden itibaren giderek daha çok içine saplandığı bürokrasi batağıyla birlikte ‘işçi devleti’ modelinden hızla uzaklaştığı yadsınamaz bir gerçek. Tartışılması gereken bu soruna detaylı ve çok yönlü bir şekilde tespit getirilmediği takdirde, ortaya çıkan yaklaşımlar pek çok açıdan samimiyetsizlik engeline takılabiliyor. Senarist, neredeyse tüm işleyişi böylesi göndermelerle oluşturma cesaretini gösterebilmiş ancak bu göndermelerin bağlamının içi doldurulamayınca Hollywood menşeli zinciri kıramamış. Böylesi yapımlarda abartılı kasvete alıştık ancak Chernobyl’deki bazı örneklerinden bahsedelim.

Diziyi izleyenler, canlandırılan çoğu karakterin böylesi bir felakette dahi kendini kurtarma çabası içinde olduğunu kolayca fark etmiştir. Burada söyleyecek fazla bir şey yok ancak bilim insanlarının alenen aşağılandığını belirtebiliriz. Örneğin Belarus Komünist Partisi binasında geçen sahnedeki diyaloğu hatırlayalım: Fikirleri dinlenmeyen bilim insanının bir parti yöneticisini, “Ben bilim insanıyım, sense önceden ayakkabı fabrikasında işçiydin” diyerek hor görmesi ve oldukça karikatürize edilmiş muhatabının, “Evet şimdi başa geçtim. Dünyadaki tüm işçilerin şerefine!” diyerek içkisini kaldırıp sahte bir gülümseme takınması… Buradaki mesele ‘Sovyetler Birliği’ne yapılan asılsız suçlamalar’ değil, konunun ele alınış şeklidir.

ALIŞILMIŞIN DIŞINDA YANLARI NELERDİ?

Senaryoyla ilgili alışılagelen anti-propagandan farklı yanlardan hakkında söz açmak gerekirse, parti kurmayları ve bilim insanlarının santral çalışanlarından fedakarlık yapmaları gerektiği sahneyi anımsayabiliriz: Sonunda ölüm olan bir yola girmek üzere çalışanlar verilecek ödüllere kulak asmaz. Ancak daha sonra bu fedakarlığın milyonlarca insanın hayatı uğruna yapılacağı belirtildikten sonra karşılık beklemeksizin üç kişi gönüllü olur. Buradaki parti kurmayının ajitasyonu sırasındaki ‘kahraman Rus ırkı’ vurgusu biraz kulakları tırmalasa da normal şartlar altında Hollywood’da görmeye alışık olmadığımız bir sahne olduğu kesin. Öyle ya bugüne kadar Sovyetler’in resmi, ‘insan hayatına zerre saygısı olmayan, zorla herkesi ölüme gönderen şeytani bir yapı’ olarak itinayla çizilmişti. Bu nedenle dikkat çekici bir sahneydi.

Öte yandan baştaki umursamazlığın ne kadar gerçekçi olup olmadığına girmemekle birlikte eleştirilen Sovyet bürokratlarının da bir noktadan sonra gerginliği, ciddiyetleri, hatta duygulanmaları da şaşırtıcı bir noktaydı. Dizide -doğu ya da yanlış bir şekilde- karikatürize edilen bürokrat kişiler olmasına karşın böylesi sahneler şaşırtıcıydı. Ne de olsa söz konusu facia, binlerce insanın hayatını etkilediği gibi, devletin prestijini, kaynaklarını hatta işleyişi de ciddi bir şekilde etkiler.

ANONSLAR RUSÇA TEPKİLER İNGİLİZCE!

Chernobyl’in çekimlerinin yapıldığı mekanlar da oldukça önemli detayları ‘gizliyor’. Dizinin halihazırdaki distopik havası mekanlar ve dekorlarla biraz da aşırıya kaçarak desteklenince dikkat çekiyor. Örnek vermek gerekirse koskoca “Nükleer Enerji Enstitüsü” kelimenin tam anlamıyla “dökülüyor”. Nükleer savaşa ciddi bir ihtimal olarak hazırlanmış bir ülkenin, kendi açısından önem verdiği böylesi bir kurumun duvarlarının rutubetten sıvalarının dökülüyor olması, yine ‘belgesel’ gerçekçiliğine zarar veriyor. Bu yorum sadece Sovyetler için geçerli değil; aynı yaklaşım ABD’nin tarihini anlatan bir dizide olsaydı yine aynı şeyi belirtmek gerekirdi.

Sinemasal olarak bu doğru bir yaklaşım olabilir. Ne de olsa nükleer bir felaket konu ediliyor, dolayısıyla ortamın da ‘distopik’ gösterilmesi belki yerindedir. Ancak burada bir abartı yapıldığını da kabul etmek lazım. Belki nükleer enstitü gerçekten de berbat bir haldeydi ancak bir noktaya daha dikkat çekmek gerekiyor: Rusçanın dizideki kullanımı. Dizinin tamamının İngilizce oluşu, açıkçası Rus aksanlı İngilizcelerin konuşulduğu ‘komplo teorisi’ yapımlarından çok daha etkili bir anlatım sağlıyor. Fakat burada da Rusçaya sadece ‘etrafa karanlık bir hava vermek için’ başvuruluyor!Şehrin boşaltılacağı anda askeri araçlardan yapılan anonslar Rusça okunurken, kentliler İngilizce tepkilerle şaşırıyor örneğin…

‘DEMOKRATİK ALMANYA’ MI ‘DOĞU ALMANYA’ MI?

Dizinin en çok takdir edilen yanlarından biri ‘belgesel niteliğinde’ oluşu oldu. Karakterlerin ve olayların tarihle olan ilişkisinin dramayla bütünlenişi haksız sayılmayacak nedenlerden dolayı beğeni topladı. Fakat yapımda; bir belgesele yakışmayacak eksikler yok değil. Mesela ‘karakterler arasındaki konuşmaların ve dilin zamanın ruhunu yansıttığı’ söylenmiş. Tüketim ürünlerinin markalarına kadar görsel ve dekor olarak özen gösterenlerin dilde aynı özeni gösterdiğini söylemek güç. Bir sahnede ekrana “Sovyetler Birliği’nde yapıp yapılabilecek en yüksek seviye toplantı” geliyor. Söz alan bir kişi, felaketten etkilenecek bazı ülkeleri sıralarken ‘Doğu Almanya’ diyor. Normal şartlarda Sovyetler Birliği’nin, dönemin bir diğer sosyalist ülkesinin isminin özenle orijinal haliyle “Demokratik Almanya Cumhuriyeti” olarak telaffuz edilmemesi ciddi bir eksiklik. Bu detay küçük görülebilir, belki öyledir de! Ancak böyle yüksek kademeden katılımcıların bulunduğu bir toplantının canlandırıldığı ortamda yapılan bu yanlış, dizinin ‘belgesel’ değerine olan inandırıcılığı zayıflatıyor.

Bir başka örnek de ‘Yoldaş’ hitabıyla ilgili verilebilir. Bu kelime neredeyse her defasında ‘imalı’ olarak kullanılıyor. Diyaloglar ne zaman ‘yoldaşlık’ kavramına en uzak noktalara doğru ilerliyor, bir kaç saniyelik sessizliğin ardından hemen manidar ‘yoldaş’ hitabı geliveriyor.

SUÇLU SOSYALİZM Mİ?

Dizi ilgili değil ancak diziden yola çıkarak yapılan yorumlar üzerine de birkaç söz etmek gerek. Sosyal medya kullanıcılarından dünyaca ünlü gazetelerin köşe yazarlarına kadar pek çok kişi Chernobyl üzerinden ‘Sovyetlerin bilim tezi böylece çöktü’, ‘Komünizm size hâlâ ideal mi geliyor?’, ‘Santralde değil sosyalizmde sorun var’ gibi yorumlarda bulundu. Ancak bu yorumlarda bulunanlar, Çernobil’den yıllar sonra Japonya’da yaşanan Fukuşima felaketini ‘kapitalizm sorununa’ bağlar mı acaba?

Başta belirttiğimiz oldukça önemli noktayı burada yanlış anlaşılmamak için özenle yineleyelim: Çernobil, Sovyetler’in üretimde Batı’yı geçme saplantısının ve böylesi bir yarışa -iç ya da dış etkenlerden dolayı- girmesiyle ortaya çıkmış, pek çok çarpıklığı da beraberinde getirmiştir. Dünya için oldukça büyük bir tehlike yaratan nükleer enerjinin Sovyetler’deki kullanımı da tekil bir örnek üzerinden değil, bu açıdan değerlendirilmelidir. Özetle nükleer enerjinin yarattığı ilk büyük felaket olan Çernobil de, Sovyetlerin enerji politikası da sosyalizmin ya da komünizmin ‘özünden’ değil bu çarpık örneğinden doğmuştur. Bunu söylemek de ne nükleerden yana bir tavır almak ne de Sovyetlerin günahsız olduğunu söylemek anlamına gelir.

Nükleer enerjide bu şekilde ısrarın gezegen için ne gibi sonuçlar doğurabileceğinin ilk kez çıplak şekilde görüldüğü Çernobil, sadece Sovyetler’in değil tüm dünyanın omuzlaması gereken bir suçtur. Ancak dizideki ‘olay’ bu değildir. Dünyadaki ‘duyarlılık kumandası’nın HBO’nun ya da diğer yapım şirketlerinin elinde olmasının can sıkıcılığını bir tarafa bırakalım. Chernobyl dizisi nükleer enerjinin yarattığı faciayı gösterdiği kadar maalesef bunu alışıldık Sovyet anti-propagandalarından çok da sıyrılarak gerçekleştirmemiştir. Evet, bu en nihayetinde bir dizi ve yaratılacak drama izleyicide heyecan uyandıracaktır. Üstelik bu, öyle ya da böyle Amerikan yapımı ve buna rağmen kimi noktalarda alışılmış klişelerden koptuğunu da görüyoruz. Yıllardır Hollywood sahnelerinde karşılaşmadığımız bir yaklaşımın benimsenmesi, daha nitelikli yapımlar yaratma yönünde bir çabadır belki de.

Ancak bunun cılız bir çaba olduğunu da ifade etmek gerekiyor. İçinde Sovyetlerin çarpıklaşan sistemine yönelik bilgiler bulunabilir. Kimse de Sovyetler’de bürokrasinin, revizyonizmin, “işçi sınıfı iktidarı” perspektifinden uzaklaşılmasının çöküşü getirdiğini reddedemez. Ancak sorun sosyalizm karşıtları kadar bazı sosyalistlerin bile Sovyetler’e yönelik eleştirilerini, bu yapımlar üzerinden kurabilmeleridir. Fakat farklı ve iyimser bir noktadan bakmayı deneyelim: ‘İçeridekilerin’ konuyla ilgili kendini geliştirmesine ve sosyalist perspektifli değerlendirmelere fırsat verdiği için ‘dışarıdan’ yapımlar belki de paradoksal şekilde işe yarar!