Dünya dışı yaşam neye benziyor?

Bilim insanları, ‘uzaylıların’ hayal edebileceğimizden daha yabancı olup olmadığı ihtimalini değerlendiriyorlar.

Google Haberlere Abone ol

Richard A. Lovett

Bilim kurgu, uzun zamandan beridir uzaylıların büyüsü altında. Yıldız Savaşları’ndaki Yoda’yı, aynı adı taşıyan Steven Spielberg filmindeki ET’yi, Star Trek’teki Spock ve Worf’u, Galaksinin Koruyucuları’ndaki Groot’u ya da Dune’daki dev kum solucanlarını hatırlayın. Peki, gerçekte bize ne kadar yabancılar?

Pek çok astrobiyolog, aşırı derecede yabancı olmadıklarına inanıyor. Yürüyen, konuşan, düşünen varlıklar olmasalar da (Dune’un kum solucanları hariç) bildiğimiz türden bir yaşam olarak hemen tanıyacağımız türden canlılar olabilirler. Peki evrenin başka bir yerindeki yaşamın bizim için herhangi bir tanıdık yönü yoksa ne olur?

ULUSLARARASI BİR KONFERANSTA TARTIŞILDI

Bu mesele, bilim insanlarının, bu ayın başlarında ABD’nin Georgia eyaletindeki Atlanta kentinde gerçekleştirilen ve iki yılda bir düzenlenen astrobiyoloji konferansı ABSCICON22’de enine boyuna tartıştıkları bir sorun.

Ohio’da bulunan Oberlin Koleji’nde astrobiyolog olan Aaron Goldman, sorunun, ilkel Dünya’daki yaşamın dahi fazlasıyla yabancı olduğunu fark etmemizle başladığını dile getiriyor. Bununla birlikte, ABD’nin Madison kentindeki Wisconsin Üniversitesi’nde bakteriyolog olan Betül Kaçar, “Gezegenimizin geçmişi, en iyi ötegezegen örneğidir” diyor.

Bunun bir nedeni de geçmişteki en uzak atalarımızın hücresel olmaması. Yani, bugün bildiğimiz organizmaların aksine, iç işleyişlerini dış dünyadan ayıracak hücre duvarları bulunmuyordu. Bundan ziyade, -DNA’ları da dahil olmak üzere- iç kısımlarının çevreleriyle karışmasına izin verdiler. Bu tuhaf bir kavram, çünkü yalnızca hücreler arasındaki sınırı değil, “sen” ve “ben" arasındaki sınırı da ortadan kaldırıyor. Bunun bir boyutu, genetik akışın (ebeveynlerinizden gelen anlamında) “dikey” yerine, (komşularınızdan gelen anlamında) “yatay” olduğu bir ekosistem olması. Eğer insanlar bu şekilde gelişselerdi, çocuğunuzun sizden aldığının yanı sıra yan dairedeki insanlardan da biyolojik bir miras almış olabileceği anlamına gelirdi.

HER ŞEY KOŞULLARA BAĞLI

Buna karşın, Goldman, buna benzer bir yaşamın tam anlamıyla normal olabileceği durumların mevcut olduğunu dile getiriyor; özellikle de çevre, yaşamı destekleyen maddeler açısından fazlasıyla zenginse, bu durum, organizmaların önlerindeki engellerin üstesinden gelmesi ve tamamen her şeyin ilerlemesine imkân tanıması bağlamında yararlı olur.

Dahası, dünya dışı yaşamın yaygın biçimde bildiğimiz yaşamla aynı biyokimyasal süreçleri kullandığını varsaymak için ortada bir neden yok. Bu nokta, bilim insanlarının dünyadaki en uç ortamlarda süren yaşam arayışına hayran olmalarının da bir nedeni. Fransa’daki Paris Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’nde mikrobiyolog olan Adrienne Kish, “Dünyada yaşam açısından en zorlu koşullara sahip olduğunu düşündüğümüz yerlerde yaşam arıyorum” diyor.

Yeryüzündeki yaşamın bunu yapmasına imkân tanıyan moleküler makineyi çözerek, yalnızca yaşamın bizim gezegenimizdeki bu aşırı ortamlarda nasıl var olabileceğini değil, aynı zamanda diğer yerlerde nerede var olabileceğini de anlamanın mümkün olduğunu belirtiyor.

KENDİMİZİ BAZ ALARAK DÜŞÜNMEMELİYİZ

Yine de, buna benzer ortamları ‘aşırı’ diye nitelendirmenin dahi fazlasıyla antroposentrik olduğunu sözlerine ekliyor; bu yaklaşım, Dünya’nın evrenin merkezi olduğu ve her şeyin onun etrafında döndüğü eski astronomik görüşle benzeştirilebilir. “‘Aşırı’ kelimesi, kısaca ‘insan olarak bizim bakış açımıza göre’ anlamına gelir” diyor: “Bu ortamlar, orada yaşamını sürdüren mikroorganizmalar açısından ‘aşırı’ değil. ‘Fokurdayan asit mi var? Getir bakalım.’ Onu seviyorlar.”

Bunların tamamı, eğer onu bulursak, hayatın bildiğimiz türden bir şeye pek benzemeyebileceği manasına geliyor. İster Mars’tan getirilen kaya örneklerinde isterse diğer gezegenler üzerinde sürdürülen teleskopik gözlemlerde olsun, bunun kanıtı da istediğimiz oranda açık olmayabilir. NASA’nın Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nde görevli bir astrokimyacı olan Heather Graham, bu sorunun çözümünün bir kısmının, moleküler düzeyde bir şeyin yaşamın imzasını taşıyıp taşımadığını anlamanın, ilgili moleküllerin abiyotik süreçlerden gelenlere kıyasla alışılmadık derecede karmaşık olup olmadığını saptamaktan geçtiğini vurguluyor.


Yazının orijinali Cosmos Magazine sitesinden alınmıştır. (Çeviren: Tarkan Tufan)

 

Etiketler Dünya NASA gezegen