YAZARLAR

Doğru teşhis koyulmadan şok terapi yapılır mı?

Eylül 2021’den bugüne kadar biriken sorunlar acı ilacın bir şok tedavi olmadığını gösteriyor. Bu yıl bitmeden yüzde 30, hatta yüzde 40’lık bir politika faizi çok da abartılı olmayabilir. Zaten bankaların ticari kredilerde yüzde 45, hatta yüzde 47’lik faiz oranlarıyla çalışmaya başladığını biliyoruz.  

Ekonomide birkaç değişkenle oynayarak her şeyi rayına oturtmanın devri geçeli çok ama çok zaman oldu. Söz gelimi, ülkemizde olduğu gibi ‘faiz sebep, enflasyon sonuç’ tekerlemesi, belki 1970’lerde geçerli olabilirdi. Bugün tabii ki değil. Ya da yapısal sorunları olan bir ihracat sektöründe ‘TL değersizleşirse, ihracat artar, ithalat azalır, turizm geliri de artar. Döviz yağmuru olur’ mantığı için de aynı şey geçerli. Bir Nuh Nebi'den kalma ‘faizler düşerse yatırımlar artar, üretim artar, üretimi ihracata yönlendirirsek her şey şahane olur’ basitliğinde hareket ederseniz, her şey birbirine girer. Eylül 2021’de girilen yol buydu, ve gördük ki ‘cehenneme döşenen taştan bir yol’muş!

VİTRİN İYİ Mİ GERÇEKTEN?...

Peki şimdi vitrin düzenlemesiyle başlayan tornistan stratejisi, bugünün çok bilinmeyenli denklemini çözmek için yeterli olur mu? Ben olamayacağını düşünüyorum, çünkü başta vitrin düzenlemesi bile hesabı doğru yapamayabileceklerinin sinyallerini veriyor. Vitrindeki troyka, tasarımı bozuk ve yolda kaza yapabilecek gibi görünüyor. Mesele sadece Eylül 2021’de bizi bugüne getiren temel politika değişikliğini açıklayan TCMB eski Başkanı Şahap Kavcıoğlu’nun Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun (BDDK) başına getirilmesi değil. Tabii ki bu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın gerekirse bir fren mekanizması olarak Kavcıoğlu’nu kullanabileceği ve Hazine ve Maliye Bakanı ile TCMB’nin yeni başkanını bir şekilde baskı altına alabileceği anlamını taşıyor, ama troykanın tek tasarım hatasının bu olduğunu söylemek yetersiz olur.

Gelelim Hazine ve Maliye Bakanı’na... Türkiye’nin girmiş olduğu angajmanlara şöyle kuşbakışı bakarsanız, amentüsü neo-liberalizm olan ve neo-liberalizm kullanma kılavuzu dışında pek bir vizyonu olmayacak bir bakanın, bugünün girift koşullarında alacağı genelgeçer kararların çok ciddi sıkıntılara yol açması pek mümkün. Sözgelimi de-dolarizasyonun küresel ekonomide ciddi bir eğilim olarak gündeme gelmesi ve Türkiye gibi gelişen piyasalar açısından büyük imkanlar sunması söz konusuyken, Mehmet Şimşek’in bu fırsatları elinin tersiyle itmek zorunda kalacağını düşünüyorum. Bu hem ideolojik olarak böyle, hem de kaynak ihtiyacını Britanya, ABD ve AB ekseninde çözme dışında bir seçenek görmemesi sebebiyle böyle...

TROYKADA İMALAT HATASI VAR!

Gelelim troykanın pek de güven vermeyen son aksamına, yani çiçeği burnunda, bankacılık sektöründeki başarılarından çok bir PR çalışması olarak öne çıkan Hafize Gaye Erkan’a... Ne yazık ki “Ne şahane! Artık Türkiye’nin bir kadın TCMB Başkanı var” safdilliği, bu çok katmanlı ekonomik krizde fazla saçma kaçıyor! Hakkında çıkan ‘rising star’ haberlerinin çoğunun altı boş, ayrıca First Republic Bank’ın batmasından bir süre önce aldığı görevler sebebiyle, bankanın batışına giden yolda onun ayak izleri var! Hemen belirtelim ki, zerre bir merkez bankacılığı deneyimi de yok. Ve böylesi bir dönemde, TCMB Başkanlığı gibi çok stratejik bir konumda görev alacak. Kim, neden ve niçin bu kişiyi önerdi, bunu da bilen yok sanırım. Ama Mehmet Şimşek’in bu atamadan hiç de memnun olmadığı söyleniyor.

ŞOK TERAPİ KALICI ARAZ BIRAKABİLİR

Peki ya ekonomi bürokrasisi? Bu hiyerarşide gerekli değişiklikler yapıldı mı? Söylendiğine göre pek bir şey yapılmış değil. Peki böyle bir U dönüşünde yol kazası yapmamak için sağlam bir kadro değişikliği gerekmiyor muydu? Herhalde buna “Yok gerekmiyor, öyle de gider, böyle de...” diyecek aklı yerinde biri çıkmaz!

Şimdi gelelim, 22 Haziran’da gerçekleşecek Para Piyasası Kurulu (PPK) toplantısında TCMB Başkanı’nın nasıl bir açıklama yapacağına... Her ne kadar radikal bir politika faizi artırımı, bir anda şok tedavi için yüzde 8.5’ten yüzde 25’e çıkarılması, yani tam 16.5 puanlık bir artırım yapılması bekleniyorsa da, bu artırımın ne kadar doğru bir müdahale olacağı çok tartışmalı. Zira, başta bankacılık sektörü olmak üzere pek çok dengeyi bozabilecek bir şok ve domino etkisi yaratması da mümkün. Zira mesele sadece bankaların düşük politika faiziyle fonlanmasından aniden çıkış meselesinin ötesinde, uyum sürecinde sorunlar yaşanmasını tetikleyebilir. İş bununla bitse iyi, Türkiye ekonomisinin belkemiği KOBİ’lerin ucuz kaynak ihtiyacı herkesin malumu ve bu şok artırımın reel sektörde nasıl bir tedirginlik yaratacağı ve bir yaprak dökümüne sebep olup olmayacağının da hesabının kitabının çok dikkatli yapılması gerek. Bu hesabın yapıldığını hiç sanmıyorum.

YÜZDE 25 ARTIRIM ÇÖZÜM OLACAK GİBİ DEĞİL

Peki 22 Haziran’da tek seçenek, politika faizini yüzde 25’e çıkarmak mıdır? Tabii ki hayır. Pek çok uzman ve piyasa oyuncusunun tercihi tedrici bir geçiş yapılması yönünde. Nasıl? Söz gelimi birkaç aya yayılmış görece daha düşük dozlu bir şok terapi olabilir. Mesela 22 Haziran’da yüzde 15, temmuzda yüzde 20, ağustosta yüzde 25 gibi... Niye mi? Çünkü ilk artırımdan sonra politika faizinin ucu açık olacak ve bence yüzde 25’te kalması da yeterli değil. Bir şoktan sonra, sürekli faiz artırımı piyasalar açısından psikolojik bir güvensizliğe ve belirsizliğe yol açabilir. Daha düşük oranlı artırımlarla ise piyasa bu sürece daha rahat uyum sağlayabilir.

Eylül 2021’den bugüne kadar biriken sorunlar acı ilacın bir şok tedavi olmadığını gösteriyor. Bu yıl bitmeden yüzde 30, hatta yüzde 40’lık bir politika faizi çok da abartılı olmayabilir. Zaten bankaların ticari kredilerde yüzde 45, hatta yüzde 47’lik faiz oranlarıyla çalışmaya başladığını biliyoruz.  

İKİ KERE ÜST ÜSTE İRRASYONELLİK OLMAZ!

Sanki ikinci seçenek daha makul görünüyor. Ve tabii bu politika faizi artırımının öncelikle bankacılık sektöründeki regülasyonlarla birlikte ele alınması gerekli. İşte bu noktada da BDDK Başkanı’na önemli bir görev düşüyor. O BDDK Başkanı ki, Eylül 2021’de politika faizini düşürmenin ne denli önemli ve Türkiye Ekonomi Modeli’nin omurgası olduğunu ballandıra ballandıra anlatan kişi! Yani bayağı bir kara komedi!

Hemen belirtelim ki, politika faizini reel ekonomiye uygun hale getirmek yetmez. Bunun temel sektörlerdeki yansımalarını öngörmek, gerekli önlemleri almak ve tek tek sektör paydaşlarıyla bu konuda bir yol haritası oluşturmak gerekir. Bunun da yapılmadığından ne yazık ki adım gibi eminim. Finansı zaten saymaya gerek yok, çok belli, ama ihracat, sanayi, tarım, enerji, ulaştırma-nakliye başta olmak pek çok sektör için kırılgan ve kaygan bir zemini olabildiğince az tehlikeli hale getirmek gerekiyor.     

Peki ya şu yeni ekonomi yönetiminin uluslararası piyasaya kendini kanıtlaması meselesi? Yani ‘şok tedavi şart’ lobisi?.. İşte bir örnek... “Perşembe günü ciddi oranda bir faiz artışı yapılacak. Böylece ulusal ve uluslararası piyasalara, reel ekonominin gereği neyse o yapılıyor mesajı verilecek” diyor, şu kulis gazetecisi Abdülkadir Selvi... Bu iki cümlede bir ciddiyet ya da ekonomi bilgisi aramadan, reel ekonominin gereğinin reel durumlar olduğunu hatırlatmakta fayda var. Zira durumumuz çok irreel ve hemen reel ölçütlere balıklama dalmak boğulma sebebi olabilir. Tabii ki Eylül 2021’den bugüne yapılan her şeyin irrasyonel olduğunu doğruluyor olması en azından mantıklı!

CARİ AÇIK İLLETİNE İLAÇ BU MU OLACAK?

Şimdi de size bir uzmanlık sorusu!.. Sert bir faiz artırımının döviz kurlarına etkisi ne olur? Ve aynı zamanda başımızdaki ciddi belalardan biri olan cari açık sorununa? Doların ve euro’nun öyle bir dengede olması lazım ki, cari açık makası biraz makulleşebilsin. Bunun için yapılan bir hesaplama var, göstergenin adı YD-ÜFE, yani yurtdışı üretici fiyat endeksi... Bu endeks üzerinden HSBC Portföy Başekonomisti İbrahim Aksoy ayrıntılı bir hesaplama yaptıktan sonra, Eylül 2021’den bu yana ihracatçıların maliyet artışlarının karşılanabilmesi için, haziran sonu itibarıyla euro/TL’nin 26.6, dolar/TL’nin 22.6 gibi bir seviyede olması gerektiği sonucuna varıyor. Peki faiz artırımı sonrasında, bu değerleri böyle dengelemek mümkün mü? Pek olası görünmüyor. Tabii ki cari dengedeki yapısal sorunları salt bu değerlere indirgemek doğru değil, mesele çok daha ciddi ve derinlemesine bir yeniden yapılanmayı gerektiriyor. Ben sadece, tüm bu önlemler alınırken, salt Hazine ve Maliye Bakanlığı, TCMB ve BDDK’nin alacağı kararlarla bu krizin altından kalkılamayacağını ve pek çok ince ayarın gerekli olduğunu belirtmek için bu örneği verdim.

YA DURGUNLUK İÇİNDE ENFLASYON OLURSA...

Gelelim enflasyona... Sadece seçim sonrasından bugüne olan gelişmeleri ele alırsak, yıllık enflasyonun en az yüzde 50 bandında kalacağını, gerçek enflasyonun ise bu orandan çok daha yüksek olacağını söylemeliyim. Acı ilacı içtikten sonra ise bizi daha ciddi bir sorun bekliyor, enflasyon düşmez ve bir de durgunluk trendine girersek vay halimize! Bu hiç de beklenmedik bir durum değil. Hele ki faiz oranlarının artmasına karşın millet dolarizasyon ve altına hücumdan vazgeçmezse... Eğer ki rasyonel politikalardan bahsediliyorsa, bunların ince hesaplarını yapmış olmak gerekmiyor mu? Yapıldı mı? Hiç öyle bir his verebiliyorlar mı size?