Babalar aslında ölmez

Annie Ernaux'nun bir portre üzerinde bir sınıf hikâyesi anlattığı romanı 'Babamın Yeri', Siren İdemen çevirisiyle Can Yayınları tarafından yayımlandı.

Google Haberlere Abone ol

Fransız edebiyatının önemli yazarlarından biri olan Annie Ernaux kitaplarını genellikle kendi hayatından yola çıkarak yazar. Bu yönüyle otobiyografiktir. Ancak bunu sadece kişisel bilgi ve tecrübeleriyle sınırlı tutmaz. Ernaux'nun kitapları, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası için toplumsal bir ayna işlevi görür. Onu değerli kılan şeylerden biri de budur.

1940'da dünyaya gelen Ernaux'nun kitaplarını ilk kez Cem Yayınevi, ardından İletişim Yayınları aracılığıyla okumuş olsak da, şimdilerde yazarın yayın hakları Can Yayınları ait. Can Yayınları geçtiğimiz günlerde Ernaux'un üç yeni kitabını yayınladı: 'Seneler', 'Yalın Tutku' ve 'Babamın Yeri'. 'Yalın Tutku'nun çevirmeni Yaşar Avunç; 'Seneler' ve 'Babamın Yeri'nin çevirmeni ise Siren İdemen.

BABANIN GEÇMİŞİNDEN TOPLUMUN TARİHİNE

"Öykü 20. yüzyıldan birkaç ay önce, Caux bölgesinde, denize yirmi beş kilometre uzaktaki bir köyde başlıyor. toprağı olmayanlar, bölgedeki büyük çiftliklerde kendilerini kiralarlardı. Büyükbabam da bir çiftlikte arabacı olarak çalışıyordu."

'Babamın Yeri', Ernaux'nun en etkileyici kitaplarından biri. İlk olarak 1983'te yayınlanan bu kitabında Ernaux, isminden de anlaşılacağı üzere, babasının izini sürmeye çalışır ve onun aklında ve kalbindeki yerini eşelemeye başlar.

Başta da dediğimiz gibi, geçmişe yönelik yapılan bu eşeleme, sadece babanın ya da ailenin hatırasını çıkarmaz önümüze, babanın tarihi, ülkenin de tarihi olur. Böylece bireysel olanla toplumsal olanın ne denli iç içe bir görünüm arz ettiğini yeniden hatırlamış oluruz.

'Babamın Yeri', Ernaux'nun öğretmen olmak için girdiği mülakatla ve mülakattan kısa bir süre sonra babasının ölüm haberinin almasıyla başlar. Bu haberin ardından ailesinin yaşadığı yere, Y'ye doğru yola çıkar. Akabinde klasik süreç işler; cenaze töreni, defin, taziye ziyaretleri... Ernaux, ihtiyaç sahiplerine vermek üzere babasının kıyafetlerini toparlarken, günlük ceketinin cebinde bir fotoğraf bulur ve bu fotoğrafla beraber ikinci yolculuğuna çıkar, yaklaşık seksen yıl önceye, bir köye gider.

Topraksız köylülerden biri olan büyükbabasının hikâyesiyle başlayan bu yolculuk, babasının doğumuna, eğitimine ve bir toprak sahibine kendini "kiralamasına" kadar gider. Ne de olsa topraksız bir köylünün oğlu da topraksız bir köylüdür.

Ne var ki baba bütün bunlara dayanamaz. Özellikle de I. Dünya Savaşı'na katıldıktan ve köyden belki de ilk kez çıktıktan sonra dünyayı farklı bir gözle görmeye başlar. Üniformanın herkesi "eşit" kıldığını fark eder.

Babamın Yeri, Annie Ernaux, Çevirmen: Siren İdemen, 72 syf., Can Yayınları, 2022.

Babanın askerden sonra ölümüne dek geçen süreçse, bir yoksulun, bir köylünün sınıf atlama mücadelesinin hikâyesini sunar bize. Aslında buna sınıf yerine, statü demek daha doğru. 21. yüzyılın ilk yarısında yoksul köylülerin çocukları, gençler, fabrikalarda işçi olarak kendi özgürlüklerine biraz daha yaklaştıklarını düşünmeye başlarlar. Özellikle fabrikada çalışan kızlar. Kendilerine hafifmeşrep muamelesi yapılsa da bundan geri durmazlar ve inadına "dizlerine dek gelen etekler" giyerler. İşte anne de bu kızlardan biridir.

Anneyle babanın bu birlikteliği, köylülükten kopup, onu yok sayma, dahası bu dönemi arkada bırakma süreci, her ne kadar işçilikle başlasa da, devam eden yıllarda bir kafe-bakkal dükkânının açılmasıyla sonuçlanır. Bu kez yeni bir basamağa geçilmiştir. Yıllar önce köylülükten kopma çabası nasıl hayati bir önem taşıyorsa, bu yıllarda da işçilikten uzaklaşmak aynı önemi taşır.

Yoksulluk yoksulluk olarak kalmaya devam eder ancak anne ve baba şaşkındır; yerlerinden kalkıp müşterilerle ilgilenmek, yani fiziksel olarak bu kadar az çalışarak para kazanmak onlara yabancı gelir. İlk başta her şey güzeldir, ancak insanlar yavaş yavaş veresiye istemeye başlarlar. Onlar da çare olarak "arzu uyandıran" ürünleri raflardan kaldırırlar.

Ne II. Dünya Savaşı sürecinde, bombalar altında, ne de Ernaux doğduktan sonra, toplumsal baskı altında mücadeleyi bırakırlar. Onlar için yaşamak savaş demektir, evleri ve dükkânlarıysa adeta birer siper.

AYRINTILARIN GÜCÜ

Ernaux giriştiği bu zor yolculukta soğukkanlı kalmayı tercih eder. Evet, bu bir tercih, bir üslup meselesidir. Zira gerek ailevi geçmiş, gerekse toplumsal düzen ve kendi jenerasyonu -savaş çocukları olarak da adlandırılırlar- melodrama, "aforizma salatasına" oldukça uygundur, ancak Ernaux hiç buralarda dolanmaz. Altı çizili cümlelerin peşinde değildir.

Kitabın en etkileyici kısmı da burada ortaya çıkar; Ernaux ayrıntılara o kadar hâkimdir ki anlattığı çatışmalar, karakterler ete kemiğe bürünür ve hemen herkesin tanıdığı birilerine benzemeye başlar. Babanın köylülüğünü/işçiliğini gizlemek, ağzından bayağı bir kelime kaçırmamak için temkinli olarak konuşması, savaş sonrasında, banyoların evlere yeni yeni yayıldığı dönemde, yüzünü yıllar boyu mutfakta yıkaması, soranlara kızının Modern Edebiyat okuduğunu söylememesi, insanların bunu ailenin zenginliğine yoracağını sanması gibi daha onlarca şey...

Ernaux bütün bunları anlatırken aslında üçüncü bir yolculuğa daha çıkar. Bu da -tıpkı babasının savaşa, fabrikaya girip kendi babasından, ailesinden uzaklaşması gibi- Ernaux'nun ailesinden kültürel ve sosyal anlamda uzaklamasının yolculuğudur. Ernaux üniversiteyle beraber ailesinden, çocukluğundan kopup başka bir şehre yaşamaya gittiğinde hayatın farklı bir yönünü görür. Diğer bir değişle bu aynı zamanda zihinsel bir yer değiştirmedir...

Ernaux bu yabancılaşmayı kendi içinde de çok defa tartar, tartışır, ancak bir sonuç alamaz. Aslında bu durum neredeyse bütün "babalar ve oğullarda/kızlarda" bir biçimde açığa çıkar. Peki yazmak bu işin neresindedir? Onu da bir röportajında Ernaux bu şekilde özetler:

"Yazmak için yaşıyorum. Çoğu zaman burada, evimde yazıyorum. Bazen, her şeyi yazmaya tabii tuttuğum için bir şeyi kaçırıp kaçırmadığımı merak ediyorum. Ama insanların kitaplarımın onlar için ne kadar önemli olduğunu ve hayatlarını nasıl değiştirdiğini söylediği birçok mektubu okuduğumda, kendi kendime düşünüyorum: buna değdi. Belki de tam olarak bunun için buradayım."