Anadolu'yu 'ne yemeğiniz var' diye değil, 'ne derdiniz var' diye gezen haberci

Tayfun Talipoğlu: Anadolu’yu 'ne yemeğiniz var' diye değil, 'ne derdiniz var' diye gezen haberci.

Erhan Karadağ

Kaymakam olacaktı, olabilseydi. Olsaydı da zaten bir kasabanın kaymakamı olacaktı, yapmadılar; iyi ki de yapmadılar, Türkiye’nin kaymakamı oldu. Ülkenin dört bir yanında uğradığı, gönül aldığı her yerin valisi oldu, başkanı oldu; o köyün bu köyün değil, bütün köylerin muhtarı seçildi.

Daha köy muhtarlarının odasındaki telefon otomatik görüşmeye yeni açılmışken, çanak antenden kimsenin haberi yokken köyleri kentlere, öteki kasabaları beriki dağlara Tayfun kavuşturdu bilesiniz. Anında değildi belki, canlı değildi tabii ki; ama Türkiye durdu ve Tayfun Talipoğlu’nun yol hikâyesini izledi yıllarca. Çünkü Tayfun televizyon karşısına geçene bir İstanbul masalı izletmedi, bir Ankara macerası da anlatmadı. Herkes kendini buldu onun anlattığı haberlerde, kameraman arkadaşıyla gezdiği yerlerde. “Bu yılbaşında hangi dansöz çıkacak televizyona” diye konuşurken Türkiye, bıkmışken ahkam kesip nutuk adan kravatlı adamlardan, kendisini, kendi gerçeğini gördü Tayfun sayesinde ilk kez o beyaz camdan.

Gidenin arkasından güzel konuşmak kolay, iyi anmak da öyle… Ama yazmak; hele Tayfun Talipoğlu’nun arkasından yazmak o kadar kolay değil tahmin edersiniz. Bilemediklerimizi, göremediklerimizi geçtim, hangi birini yazabilirim ki bildiklerimin. Tanık olduğumuz insanlıkları, incelikleri, hoşlukları sıralayamam ki buraya.

Ama şunu diyeyim, Türkiye’nin televizyon tarihinde çok çok önemli bir yeri var Tayfun’un. TRT devleti, devlet TRT’si, TRT ciddiyeti, TRT sorumluluğu, TRT hukuku, TRT sansürü, TRT olanakları vs. vs. gibi adı konmamış-konamamış izahlarla tarif ederken televizyonu ve öyle izlerken TRT’yi, Tayfun kırdı geçti bütün kuralları, tabuları.

90’lı yılların başı aynı haber merkezinde çalışıyoruz ATV’de. Tayfun geziyor Anadolu’yu karış karış. Urfa’ya su haberi yapmaya gidiyor, Van’dan çıkıyor; yokluğun yoksulluğun bir hikâyesiyle. “Sivas” diye ayrılıyor Ankara’dan, Trabzon’dan geliyor sesi görüntüsü. O zamanlar internet yok, cep telefonu yok, haberin hızının değil, özünün önemli olduğu yıllar. Mikrofonuyla Tayfun Talipoğlu ve kamerasıyla yol arkadaşları Enver Erdem ve Nejat Sunal girmedik köy, aşmadık dağ-tepe bırakmıyorlar.

Biz “meclis koridorlarında haber kovalıyoruz” diye siyasetçi peşinde koşarken, Tayfunlar, emeğin, göz yaşartan gerçeğin, Ankara’nın, İstanbul’un hesaba katmadığı yerlerin, sadece haberini yapmıyor, derdine ağlıyordu. Bugün de kamera sırtında, elinde mikrofon dağ bayır, kent-kasaba gezen çok. Kapı çalıp sohbet eden, yoldan saparak haber arayan Tayfun’un farkını güzel koymuş bir arkadaşımız dün: Anadolu’yu “ne yemeğiniz var” diye değil, “ne derdiniz var” diye gezen haberci.

Star’ın, NTV’nin, ATV’nin, hangisini derseniz deyin, her birinin bir saniyesi milyon değerinde. Milyon değerinde ama o ekranların en değerli vaktine, prime time’ine, çobanları, ırgatları, ameleleri bir tek Tayfun çıkardı. Üstelik süslenmiş halleriyle, tembihlenmiş cümleleriyle değil, en değerli halleriyle, sözleriyle, itirazlarıyla çıkardı.

İşte o yüzden Tayfun Talipoğlu bir televizyoncu; ama işte o yüzden de bugün genç yaşında emekli olmuş bir televizyoncu, işi ekranı olmayan bir televizyoncu.

Ateş düştüğü yeri yakıyor. Oğluna, bütün ailesine, sevenlerine Tayfun’un yarım bıraktıklarını tamamlamak, adını-derdini unutturmamak düşüyor. Diyecek çok bir şey yok bu saatte. İnsan, her erken ölümde olduğu gibi yine “keşke dün arasaydım”, “keşke biraz daha çok vakit geçirseydim” diyor. Biliyoruz, ölüm haberini alınca geride kalanlar böyle hayıflanıyor.

Anmak istiyor insan, anlatmak istiyor bütün hikâyelerini Tayfun’la; ama ne mümkün. Sadece tatlı bir tebessümle zihninde tarifsiz hüzün kalıyor, düzensiz ve okunaklı olmayan büyük bir metin kalıyor, ortak dostlara sığınıyorsun.

Öyle de oldu, yine bu zamansız gidişe itiraz edenler hemen buluştuk, Tayfun’u geri getirme çabası değilse de onunla birlikte yaşadıklarımızı kaybetme korkusuyla “uzuuun” bir sohbet çevirdik arkasından. Yaşca olmasa da bilgece ve tecrübesiyle büyüğümüz Baki Şehirlioğlu, Enver Erdem, Çiğdem Anad, Yavuz Oğhan, Murat Çelik birbirine ulaşıp dertleşenler; baş sağlığıyla başlayıp sonra gülüşerek devam edip bitiremedik Tayfun’u, her birimiz yine hayran kalarak kapatamadık tabii ki bu defteri.

O sohbetten aklımda kalanları aktarmaya Baki Abi’yle başlayayım; Baki Abi Tayfun’un televizyonculuğuna hayranlığını anlattı uzun uzun. O’nu bir ozan gibi gördüğünü söyledi, o kadar popüler olmasına rağmen gerektiğinde kendini arka plana alarak da anlatmak istediğini parlattığını söyledi.

BAKİ ŞEHİRLİOĞLU:
“Haberin bütünlüğünü bozmadan her yerde her durumda duyguyu geçirebilen bir televizyoncuydu Tayfun. Tayfun bu işe başlayıncaya kadar, ki çok eski değildir 1993-94, haberin yapısı, hep katı idi, köşeli idi. Tayfun’la birlikte haber insanlaştı, beden dili taşıdı. Tayfun haberi, haberciliği cümle olmaktan insan olmaya, duygu ve ses olmaya götürdü. Bir şey söyledi ağlattı, bir şey söyledi güldürdü. Ama asla şaşırtmadı, haksızlık etmedi. Ağlatacağı haberde ağlatırdı, güldüreceği haberde güldürürdü. Röportajlarında karşısındakini hiç yönlendirmezdi, olduğu gibi verirdi, izleyeni de katardı böylece haberine. Hiç unutmam; puslu, çok güzel bir görüntü arasından iki adam geliyor, yolda karşılamış Bam Teli ekibiyle. Tayfun ‘ne bekliyorsunuz’ diye soruyor ve cevap şöyle geliyor: ‘Hayatın geçmesini.’ 100 Yıllık Yalnızlık’taki soru gibi,
– Bugün günlerden ne?
– Çarşamba.
– Dünden farkı yok ki…”

Bu sadelik ve güven Tayfun’un yumuşak, sorgulamayan uslubuyla girdi televizyona. Televizyon diline katkısı büyüktür…

90’lı yılların başında çalıştığımız bir değerli insan da becerisiyle, haberciliğiyle ve ince detayları kaçırmayan gözüyle Enver Erdem’di. Tayfun’la uzun yıllar birebir, başa baş, omuz omuza, açlığa tokluğa, artık nasıl sıfatlandırılırsa, her türlü, gece gündüz beraberlerdi. Enver’le de lafladık biraz arkasından. Neler anlattı, Bir Yol Hikâyesi’nden. Doktorun, hemşirenin uğramadığı köylerde, “siz okumuşsunuz Tayfun Bey, çek bitir şu çocuğun ağrısını” diyene penseyle gitmişler, diş bile çekmiş bu Bam Teli.

ENVER ERDEM:
“Hayatımın en uzun yolculuklarını onunla yaptım. Yollardaydık hep. Yemek yemeyi çok severdi, her gittiğimiz şehirde, köyde mutlaka akşam bir sofra kurulurdu ve Tayfun mutlaka türkü söylerdi. Severdi paylaşmayı. Bir de erken kalkmayı severdi. Gece yarılarına kadar çalışırdık saati kurarak yatardık. “Enverciğim erken kalkalım erkenden yola çıkalım daha fazla yer görelim, daha çok hikâye dinleyelim” derdi. Bu arada erken kalkmayı severdi ama uykuyu daha çok severdi. Arabayı hep o kullanırdı ama ilk iki saat. Sonra uykusu gelince de replik rutindi: “Pişt! Alacan mı direksiyonu gözüm kapanıyor.”

“Tanıdığım en doğal, en insan, insanlığını en gizlemeyen televizyon adamıydı Tayfun. Hiç unutamam; ki unutulacak gibi değil, Başbakan Yıldırım Akbulut yeni bırakmış başbakanlığı ya da bıraktı bırakacak yanlış söylemeyim. İlk röportajı Tayfun’a veriyor. Fakat biz Bam Teli yolculuğundayız. Yoldan döndük Akbulut’la röportaj yapıyoruz. Akbulut anlatıyor, Tayfun uyuyor. Ben Tayfun’un arkasında kameradayım, Akbulut çaresiz, bana bakarak anlatıyor anlatacağını, ben dürtüyorum kafayı kaldırıyor iki dakika sonra tekrar alıyor. Sonra niye uyuduğunu, 14 saatlik yoldan geldiğimizi çok güzel izah etti Tayfun, Akbulut da zaten izliyormuş bizim programı, anlayışla karşıladı sağ olsun…”

O’nun bir başka dostu da sokaklarda birlikte haber kovaladığı Yavuz Oğhan. Mesleğe yeni başlamış Yavuz Oğhan’ın aklından çıkmayan bir sabah yayını var. Tayfun’la birlikte ilk canlı yayınını nasıl yaptığını da Yavuz anlattı.

YAVUZ OĞHAN:
“20’li yaşlardayım, televizyonculuğa yeni başlamışım, daha bant yayın tecrübem bile neredeyse yok, ilk canlı yayınımı Tayfun’la yaptım. Benim takip ettiğim, benim bildiğim bir konu idi, Tayfun’la sabah yayında iki saat boyunca birlikte olacaktık. Alışık olduğumuz televizyonculuk, izlediğimiz TRT’den, okuduğumuz okuldan belli. ‘Canlı yayın, haber vs. ciddi işler bunlar’ diye düşünüyoruz. Ama ilk gün kırdı o bütün tabuları benim kafamda. Yarım saat sonra canlı yayında saz, cümbüş, darbuka vardı. Özal’ın danışmanı ile onun projelerini konuşacaktık, meğer Erkal Zenger’in projesi öyle sazlı sözlüymüş, Tayfun hiç çekinmeden stüdyoyu gazinoya çevirdi. Düşünün, daha NTV, CNN Türk, sabah şekerleri vs. öyle programlar yok. Tayfun’un rahatlığı doğallığı müthişti özetle. İnsanlarla teması herkesten farklı, onlara ulaşma, yakınlık kurma hali olağanüstüydü, farklı bir şeytan tüyü vardı…”

32.GÜN’den, Star’dan CNN Türk’ten NTV’den, bir çok yerden bilirsiniz Çiğdem Anad’ı. Haberi aldığımızda konuşurken o da başka türlü anlattı Tayfun’u: “Tayfun’un yol hikâyelerini izleseydi bu ülke, şaşırmazdık bugüne.”

ÇİĞDEM ANAD:
“Tayfun’un programına sosyolojik anlamda değer verilebilseydik bugün başka olurdu. O’nu fark eden, bilen herkesin içi yanıyor bugün, ama Tayfun birkaç kişinin, birkaç on kişinin sevgisine fit olmaz elbette. O ses tonu, dokunaklı ifadeleri, şiirleri şarkıları arkasında büyük bir ağıt korosu bıraktı asıl.

Haberci olmasaydı şarkıcı olacaktı. Ama haberci oldu, bütün şarkıcılardan da, habercilerden de daha büyük taht kurdu gönüllerde. 90’lı yıllarda memur haberlerinin, işçi haberlerinin kahramanıydı. Bir memur mitingine gider öyle bir haber yapardı ki ağlardınız. İçine kattığı duygusuyla, kendi gözlemiyle o yaptığı dokunaklı haberlerle çalışan kesimin kahramanıydı Tayfun Talipoğlu. Sendika mitinglerinde, işçi eylemlerinde otobüsün üstüne davet edilen tek haberciydi, kalabalığı selamlayan, kitleleri coşturan tek televizyoncuydu…”

Tayfun Talipoğlu, gazeteciydi, haberciydi, televizyoncuydu, hatta TV şovmeniydi belki. Ama bir çok meslektaşı gibi o da son dönemde dışında kaldı mesleğinin. Belki zaman zaman siyaseti denediği için, milletvekili adayı olduğu için programları mecra bulamadı, uymadı bugünün kanallarına. Ama siyasi yelpazenin sağından soluna, ‘sağı solu kalmadı’ derseniz, altından üstüne herkesin hayran olduğu bir televizyoncuydu, çünkü rahattı. O rahatlığı televizyoncu-gazeteci Murat Çelik de en başından fark etmişti belli ki. Bakın nasıl tarif ediyor Tayfun’u…

MURAT ÇELİK:
“Görünüşte geniş, gevşeklik sınırında rahat bir insandı. Karşısında biri konuşurken uzun uzun, o da sakin sakin dinlerdi… Konuşması ayrı pamuk, dinlemesi ayrı yumuşaktı. Bir dost meclisinde ona bir şeyler anlatsan da öyle bakardı, röportaj yaptığı birine de öyle dalardı. Sen onu dinlemez sanırken, o öyle bir döner, öyle bir özetlerdi ki o konuşmayı, kaçırdığın ayrıntıları öğrenirdin o anda ondan. 1993’ten beri tanıyorum. Sık görüştüğümüz de olurdu, birbirimizi ihmal ettiğimiz de. Durup dururken ortada hiçbir şey yokken arardı; aklına düşmüşüm sadece. Çok yumuşak, pamuk gibi bir adamdı özetle. Ama söz konusu hakkaniyet olunca, sert olabilen, tavizsiz olabilen biriydi.”

 


* Bu metinde yer alan fikirler yazarına aittir. Gazete Duvar'ın editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.