Yurtta inşaat, cihanda inşaat!

İçeride yoğun ve hızlı bir şekilde biriken inşaat sermayesi, aynı zamanda sermaye ihracı biçiminde, geçmişten beri bölgesel askeri-politik heveslerin de dayanaklarından birini oluşturuyor. Dolayısıyla ekonomik krizin yoğunlaştığı bir dönemde, dış politikanın geleneksel ekonomik dayanaklarından biri olan inşaat sermayesinin ihtiyaçları da dikkate alınarak değerlendirme yapmak anlamlı. Peki ilk sermaye ihracının yapıldığı 1972’den bugüne dış pazarla paralel dış siyaset nasıl değişti?

Bahadır Özgür bozgur@gazeteduvar.com.tr

Şu sözler; Suriye’deki bir cihatçıya, Türkiye’deki milliyetçi-mukaddesatçı birine veya sosyal medyada külhanbeylik taslayan bir trole ait değil: “Biz hazırız Libya’ya gitmeye. Hem de gönüllü gideriz, istekli gideriz ve iyi de çalışırız.” Alman yayını DW’ye demeç veren Türkiye Müteahhitler Birliği Başkanı Mithat Yenigün söylüyor. Harap olmuş Libya’ya çok üzüldüğünü belirttikten hemen sonra, 1972’den beri orada 40 milyar dolarlık iş aldıklarını, şimdi en az 50 milyar dolarlık iş fırsatı doğduğunu müjdeliyor.

Müteahhidin sözleri, kolayca bir fırsatçının savaştan rant devşirme hevesi olarak okunabilir. AKP döneminde inşaatın yol açtığı yaşam tahribatı düşünülürse, gayet de anlaşılır olur bu. Lakin inşaatın sermaye birikiminde oynadığı rolü ıskalamanın, içerideki ve dışarıdaki politika aksını anlamayı da güçleştirdiğini söylemek lazım. İnşaat ağırlıklı sermaye birikimi; niyetle, arzuyla alakalı bir şey değil çünkü. Türkiye’nin kapitalistleşme sürecinin bir sonucu.

Sanayi sermayesine nazaran, hem organik bileşimi hem de küresel sermayeyle zayıf bağları sonucunda, tarihsel olarak yerli sermaye birikimi yaratmada etkili bir yol oldu inşaat. Buradan kaynaklanan ‘yerli ve milli’ karakteri sayesinde de hakim siyasi çizgiyle ve özel olarak sağ siyasetle, daima simbiyotik ilişkiye girerek gelişti.

Dolaysıyla Müteahhitler Birliği Başkanı’nın sözlerini sadece iç siyasete değil, dış siyasete dair de duru bir manzara olarak okumak anlamlı görünüyor. Zira içeride yoğun ve hızlı bir şekilde biriken inşaat sermayesi, aynı zamanda sermaye ihracı biçiminde, geçmişten beri bölgesel askeri-politik heveslerin de dayanaklarından birini oluşturuyor.

Pek çok farklı veçhesi olmakla beraber, inşaatın dış politikayla ilişkisini, uluslararası ilişkilerdeki yetkin isimlerin harmanına ‘cahil cüretiyle’ dalmadan, sermaye ihracı üzerinden kabaca anlamaya çalışalım…

***

Ticaret Bakanlığı’nın verilerinden alınan aşağıdaki grafikler, 10’ar yıllık dönemler halinde, Türkiye’nin inşaat sermayesi ihracındaki ana payların nasıl değiştiğini gösteriyor.

1980-89 VE 1990-99 DÖNEMLERİ

Libya, 1970’lerden itibaren sermaye ihracında önemli konuma sahipti zaten. Soğuk Savaş’ta bölgede ABD müttefikliği üzerinden Suudi Arabistan ile kurulan ilişki, Turgut Özal’ın Faisal Finans aracılığıyla Suudi finans sermayesine kapıları açmasıyla ileri boyuta taşındı. Özal’ın başından itibaren Orta Doğu ve İslam dünyasıyla aktif politika yürütme çabasının izlerini de, Irak’ın payında görüyoruz. Burada, İran-Irak savaşının yarattığı petrol karşılığı ticaret fırsatı ve esas olarak da Kürt sorunu çerçevesinde Saddam ile kurulan ilişkiler unutulmamalı.

Dönemin siyaset-inşaat ilişkisinin billurlaştığı şirket ise ENKA’ydı. 1970’lere kadar özellikle İstanbul’daki inşaatlarla büyüdü. 1970’te ilk kez yurtdışı yatırımını Libya’ya çimento fabrikasıyla yaptı. 1980 sonrasında ise Irak’ta yine çimento fabrikaları, Suudi Arabistan’da altyapı ve konut ihaleleri aldı.

SSCB’nin resmen dağılması ile 1990 sonrasında ise Türkiye’nin “Adriyatik’ten Çin Denizi'ne” şiarıyla formüle edilen yeni dış politikasının izlerini, yine inşaat sermayesi ihracında net olarak görmek mümkün. Libya’nın ilk sıradaki yerini Rusya alırken, ondan kopan ülkeler de radara giriyordu. ‘Diğer’ başlığı altında ise yine Orta Asya ülkelerinin yanında, Tunus, Ürdün, Yemen, Kuveyt ile çözülen Doğu Bloku ülkeleri, Pakistan ve Almanya yer alıyordu. Bu dönem, Sovyet Bloku’nun dağılmasıyla küresel sermayenin yeni pazar dinamikleri ekseninde, Türkiye’nin inşaat sektörü de ‘pazar çeşitlenmesi’ imkanına kavuştu.

1984’te imzalanan ve 1988’de yürürlüğe giren SSCB-Türkiye doğalgaz anlaşmasını da özellikle not etmek gerekir. Anlaşma kapsamında gaz bedelinin yüzde 25’lik kısmının müteahhitlik hizmetlerinde kullanılmaya başlanması, inşaat şirketlerinin hızla büyümesini sağladı. Mesela ENKA’ya, Rusya’nın kapıları iyice açıldı. Ama dönemin inşaat-siyaset ilişkisinin parlayan yıldızı, 1980 sonrası tekstil sektöründe kurulan Çalık Holding’ti. 1992’de Özal, Ahmet Çalık’ı yanına alıp Türkmenistan Cumhurbaşkanı Saparmurat Niyazov ile tanıştırıyor ve Çalık, hükümette Tekstil Bakanı Yardımcısı oldu. Ama daha önce çivi bile çakmamış şirketi, 4 yıl içinde 1.2 milyar dolarlık inşaat ihalesi kazanıyordu.

2000-09 VE 2010-18 DÖNEMLERİ

AKP’nin, tıpkı Özal dönemindeki gibi yine Orta Doğu ve İslam ülkeleri ağırlıklı dış politikayı öne çıkarması Körfez ülkelerini ve MÜSİAD sermayesi üzerinden Afrika’yı rotaya dahil etti. ‘Diğer’ başlığı altında hayli fazla Afrika ülkesi yer alıyor. Ayrıca Ukrayna’nın yanında Uzak Asya da kısmen var. Latin Amerika’ya ilk yatırımlar da yapıldı.

Bu dönem yine Çalık ile petrol boru hatları inşasında önemli paylar kapan Limak Holding dış projelere damgasını vursa da siyaset-inşaat ilişkisinin en iyi temsilini Rönesans Holding’te görürüz. 1993’te Rönesans’ın St. Petersburg merkezli kurulup Rusya’daki işlerle büyümesi ile Türkiye-Rusya ilişkilerinin tarihinin en ‘dostane’ zamanına denk gelmesi dikkate değer.

2010 sonrasında inşaatçılar bir yandan içeride mega projeler ve kamu-özel işbirliği (KÖİ) projeleri sayesinde muazzam bir birikim sağlarken, diğer yandan da dışarı inşaat sermayesi ihracı da en yüksek seviyelerine ulaştı. Özellikle ekonomik büyümenin iyi seyrettiği 2011-2015 arası ortalama her yıl 31 milyar dolarlık dış yatırım söz konusu.

Dönemin yıldızının ise Cengiz İnşaat-Kolin-Kalyon olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Ancak bu şirketlerin ana sermaye birikimini tamamen içeriden sağladıklarını, ekonomik krizin başlamasıyla son birkaç yıldır yoğun olarak dışa açıldıklarını vurgulayalım. Doğu Avrupa başta olmak üzere Rusya, Ukrayna ve Katar’a ağırlık verdiler. Ekonomide daralmanın başladığı son üç yılı daha net görmek için, inşaatın dışarıda tutunduğu pazarları ayrı ayrı tablo halinde gösterelim:

Rusya başta olmak üzere Orta Asya, Körfez ve kısmen de Afrika ülkeleri krizin derinleştiği şu günlerde inşaat sermayesinin ana damarları. Cengiz gibi AKP’li yıllarda içeride güçlü sermaye birikimi sağlayan kamuoyunun yakından bildiği bazı şirketlerin Doğu Avrupa’ya açıldığını da söyleyelim. Fakat binlerce şirketi besleyen sektör için birkaçının yeni pazar bulması yetmiyor.

Neye ihtiyaç duyulduğunu netleştirmek için, Türkiye’nin ilk inşaat sermayesi ihracına başladığı 1972 yılından bugüne kadar olan tabloyu, inşaatın güçlü geleneksel pazarlarını, dolayısıyla dış siyasetin de değişmez hassasiyetlerini işaret etmesi bakımından koyalım.

‘Diğer’ başlığının içinde ağırlıklı Afrika olmak üzere onlarca ülke bulunuyor. Burada önemli olan olmazsa olmazlar. Rusya yüzde 19.3 ile lider. Türkmenistan ve Libya ise vazgeçilmez ülkeler.

Elbette Türkiye’nin dış siyaseti sadece inşaat üzerinden okunamaz. Ancak bölgesel arzuların ekonomi politiğine bakıldığında, ‘yerli ve milli’ karakteriyle inşaatın tarihsel olarak sermaye ihracının da merkezinde yer aldığı aşikar. AKP ile başlamayan ama onunla çok daha gelişen, merkezileşirken tabana da yayılan inşaat sermayesi, ekonomik sıkıntıların ağırlaştığı dönemde pazarlara tutunmak zorunda. Bir dönemler yüzde 50 payı bulan Libya, bu bakımdan inşaatçının şu anda en önemli ‘umut ışığı’ gibi görünüyor.

Tüm yazılarını göster