Yeni bir cumhuriyet ve işçi sınıfının görevi

'100. Yılda Cumhuriyet, İstibdat ve Hürriyet' konulu panelde, düzen içi unsurların bir çözüm getiremeyeceği, işçi sınıfının hem demokrasi, hem sosyalizm için devrimci bir görevle karşı karşıya bulunduğu belirtildi.

Atilla Özsever atillaozsever@gmail.com

Devrimci Marksizm Dergisi’nce önceki gün (22 Ekim 2023) düzenlenen panelde “100. Yılda Cumhuriyet, İstibdat ve Hürriyet” konusu tartışıldı. DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası’nın İstanbul Bostancı’daki genel merkezinde yapılan toplantıya konuşmacı olarak Sungur Savran, Özgür Öztürk ve Armağan Tolunay katıldı.

İlk konuşmayı yapan Doç. Dr. Özgür Öztürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin dünya kapitalist sisteminin bir parçası olarak ortaya çıktığını söyledi. Özgür Öztürk, gerek 1908’in ve gerekse 1923’ün bir burjuva devriminin iki halkası olarak birbirini tamamlayan devrimler olduğunu belirtti.

1923’te hayata geçen cumhuriyetin kapitalist sistemle bütünleşmeye çalıştığını ifade eden Doç. Dr. Öztürk, ülkenin bağımlı bir sanayileşme ve geç bir kapitalistleşme sürecini yaşadığını kaydetti.

Özgür Öztürk, Türkiye’de 1930’larda bir sanayileşme atılımının yapıldığını ancak gerçek sanayileşmenin 1950’li yılların ikinci yarısından itibaren gerçekleşebildiğini hatırlattı. Bu süreçte iç pazara dönük ve devlet korumasındaki bir sanayileşmenin gerçekleştiğini belirten Öztürk, 1980 sonrasında dışa açılan, ucuz işgücüne dayanan bir ihracat ekonomisi modelinin uygulandığını bildirdi.

SINIFSAL DÖNÜŞÜMLER

Doç. Dr. Özgür Öztürk, ülkede 1950’lere kadar ticaret burjuvazisi ve büyük toprak sahiplerinin egemenliğinde bir süreç yaşandığını, 1960’lardan sonra da sanayi burjuvazisinin ve tekelleşmenin ağırlık kazandığını söyledi.

1970’lerden itibaren de büyük sermayenin egemen olmaya başladığını ve 1971 yılında TÜSİAD’ın kurulduğunu hatırlatan Doç. Dr. Öztürk, daha sonra da bu kesime tepki olarak İslamcı sermayenin ortaya çıktığını ifade etti.

Ezilen sınıflar açısından da ülkede başlangıçta köylülerin ağırlıklı olduğunu belirten Özgür Öztürk, 1960’lardan itibaren işçileşmenin hızlandığını ve 15-16 Haziran 1970 olaylarıyla birlikte proletaryanın daha etkin bir hale geldiğini kaydetti.

AKP döneminde ücret geliriyle geçinenlerin nüfusun büyük bir bölümünü oluşturduğunu ifade eden Doç. Dr. Öztürk, işçi sınıfının toplumdaki niceliksel ağırlığına rağmen niteliksel ve siyasal anlamda ayni etkinliğe sahip olmadığını vurguladı.

İŞÇİ SINIFININ YENİ YAPISI

Doçent Doktor Öztürk, içinde yaşanılan bu süreçte işçi sınıfının şu üç kategoride bulunduğunu ifade etti:

“Genel hatlarıyla işçi sınıfının yüzde 70’ini yeni proletarya oluşturuyor. Bu kesim düşük ücretli, güvencesiz ve örgütsüz bir niteliğe sahip. AKP, bu kesimi dinsel motifler ağırlıklı bir ideolojik hegemonya ile kontrol ediyor. Bu örgütsüz kesim, zaman zaman isyan etse de devrimci bir atılıma sahip bulunmuyor.

Yüzde 20-25’lik kesim ise, klasik proletaryayı oluşturuyor. Bu kesimde fabrika işçileri ve beyaz yakalıların bir kısmı bulunuyor. Örgütlenme kapasitesi yüksek bir kesim. İşçi sınıfının esas gücü burada. Ancak bu kesim şimdilik ücret mücadelesiyle yetiniyor. Sosyalist mücadeleye en yatkın olan kesim, ağırlıklı olarak bu kesimdir. Bu potansiyelin işçi sınıfının mücadelesinde daha fazla rol alması gerekiyor.

Üçüncü grubu oluşturan yüzde 5-10’luk kesim ise, bir anlamda işçi aristokrasisini oluşturuyor. Yüksek öğrenimli olup en örgütlü sayılabilecek bu kesimde doktor, mühendis gibi unsurlar var. Ağırlıklı olarak hak mücadelesine odaklı olan bu kesimin devrimci bir dönüşüm için potansiyeli zayıf gözüküyor.

Çünkü bu kesim, işçi sınıfı ile küçük burjuvazi arasında gidip geliyor, kolektif bilinci zayıf, daha çok bireysel çıkarına dönük bir bilince sahip. Radikal tutumu olmasına rağmen devrimci sıçrama yapacak bir potansiyele sahip değil.”     

NE YAPMALI?

Doç. Dr. Özgür Öztürk, düzen içi muhalif unsurların devrimci bir dönüşümü gerçekleştiremeyeceğini belirterek hem demokrasi, hem sosyalizm için işçi sınıfının bağımsız bir siyasi örgütlenmesinin şart olduğunu söyledi.

Özgür Öztürk, işçi sınıfının ideolojik anlamda da hegemonik güç olması gerektiğini ve bu hegemonik güç etrafında bir birleşmenin sağlanabileceğini kaydetti. Öztürk, siyasal iktidarı hedefleyen stratejik bir akla ihtiyaç duyulduğunu ifade etti.

Daha sonra söz alan sosyolog Armağan Tolunay ise, kadın hareketinin cumhuriyet dönemindeki gelişimini anlattı. Armağan Tolunay, cumhuriyetin kadınlara birtakım haklar sağladığını ancak bunun biçimsel düzeyde kaldığını söyledi.

Sosyolog Tolunay, 1926’dan 2002’ye kadar Medeni Kanun’da “Koca ailenin reisidir” ifadesinin kaldığını bildirdi. Tolunay, kadınların cumhuriyetin ilanından önce Haziran 1923’te bir “Kadınlar Halk Fırkası” kurmak istediklerini ancak buna izin verilmediğini söyledi. Armağan Tolunay, bu mücadele sürecinin 1934 yılında kadınlara seçme ve seçilme hakkının sağlanmasıyla sonuçlandığını ifade etti.

Sosyolog Armağan Tolunay, cumhuriyetin kadınlara ilerici birtakım haklar sağlamakla birlikte bunun hukuki ve siyasal anlamda tam bir eşitliğe yol açmadığını savundu. Tolunay, gerçek anlamda özgürlük ve eşitliğin emekçi kadınların mücadelesiyle mümkün olabileceğine vurgu yaptı.

Armağan Tolunay, militan bir kadın emekçinin sözüne atıf yaparak “Kirli düzen, kirli bir ev gibidir. Dağıtmadan kurtulamazsın” diye konuşmasını tamamladı.

‘PARANIN DEMOKRASİSİ VAR’

Devrimci İşçi Partisi (DİP) Genel Başkanı Dr. Sungur Savran da, Türkiye Cumhuriyeti’nin diğer burjuva cumhuriyetleri gibi yapısal kusur ve sorunlara sahip olduğunu söyledi. Sungur Savran, Osmanlı’daki kulluk anlayışından cumhuriyetle birlikte yurttaş statüsüne geçmenin elbette iyi bir şey olduğunu ancak hukuki anlamda bir eşitlik sağlansa da arka plandaki sosyo-ekonomik eşitsizliklerin ortada durduğuna dikkati çekti.

Dr. Sungur Savran, cumhuriyetin esas itibariyle azınlık bir sınıfa hizmet ettiğini, burjuva demokrasilerinin özü itibariyle paranın egemenliğindeki bir demokrasi olduğunu söyledi. Milli mücadele dönemine değinen Savran, Kuvayı Milliye’nin yerel halkın bağımsız örgütlenmesiyle oluşan köylü çeteleri olduğunu ifade etti.

Sungur Savran, milli mücadeleyi yürüten kadroların başlangıçta bu çetelerden yararlandığını daha sonra Kuvayı Milliye yerine düzenli orduya geçildiğini söyledi. Türk burjuvazisinin işçi sınıfına karşı nekes davrandığını belirten Savran, 1923-1963 yıllarını kapsayan 40 yıllık dönemin grev yasaklarıyla geçtiğini hatırlattı.

Dr. Savran, Kavel gibi işçi mücadeleleri sonucunda grev hakkının yasalaştığına dikkati çekti.

1960-80 DÖNEMİ BİR LABORATUVAR

Sungur Savran, Türkiye tarihindeki 1960-1980 döneminin işçi sınıfı mücadelesi açısından bir laboratuvar niteliği taşıdığını belirtti. Bu dönemde işçi sınıfı hareketinin yükseldiğini hatırlatan Savran, diğer sınıfların da işçi sınıfının peşine takıldığını kaydetti.

12 Eylül 1980 darbesinin bir karşı devrim olduğunu belirten Dr. Savran, burjuvazinin dini de toplumu yönetmek için kullandığını ifade etti. Savran, zorunlu din derslerinin bu dönemde yürürlük kazandığını söyledi.

DİP Genel Başkanı Savran, ünlü iş adamı Vehbi Koç’un 12 Eylül darbesinden 20 gün sonra cuntanın lideri Orgeneral Kenan Evren’e 15 maddelik bir mektup gönderdiğini hatırlattı. Savran, Koç’un bu mektubunun 14.maddesinin dinle ilgili olduğunu ve işçi sınıfının uysallaştırılmasının öngörüldüğünü kaydetti.

Sungur Savran, işçi sınıfının iktidarı hedefleyen bir cumhuriyeti savunması gerektiğini söyledi. Savran, “Sol içinde ne yazık ki belli bir kesimin devrime inançsızlığı söz konusudur. Türkiye Cumhuriyeti devrimle kuruldu, bugün ise işçi sınıfının devrimiyle yeniden kurulmalıdır” sözleriyle konuşmasını tamamladı.

Konuşmalardan sonra soru bölümüne geçildi. Bu arada TEKEL direnişinde etkin bir görev üstlenen Tek Gıda-İş Örgütlenme Uzmanı Yunus Durdu da, önümüzdeki dönemde işçi sınıfı mücadelesinin hareketleneceğini, birbirinden kopuk eylemler yerine birleşik bir mücadele zemininin şimdiden hazırlanması gerektiğine işaret etti.  

Tüm yazılarını göster