Üniversite kime sadık olacak?

Temel mesele herkese ait olan devleti, hükümetle bir tutmak, herkese ait olan kamu üniversitesini hükümet kurumu sanmak, anayasaya sadakati ise Erdoğan’a sadık olmakla eş tutmak. Bu sanmak tabii bilinçli bir sanma, çökmekte de olsa, hâlâ onun lütfuyla bulundukları yerde oldukları için tek adam rejimine sadakat duyma.

Dinçer Demirkent dincerdemirkent@gmail.com

“Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı Barış İçin Akademisyenler bildirisinin kriminalize edilmesinin, imzalayan akademisyenler hakkında yargılama süreçlerinin ardından cezaların gelmesinin sonrasında Anayasa Mahkemesi’nin ihlal kararı geldi. Anayasa Mahkemesi kararının içeriğine ilişkin geçen hafta yazmıştım. Kararın çok dikkat çekmeyen birkaç yönünü vurgulamak gerek. İlk olarak Mahkeme, 10.4.2019 tarihinde akademisyenlerin diğer memurlardan farklı olduğu, akademik mesleğin gereği olarak ifade hürriyetlerinin kapsamının daha geniş tanımlandığı yönünde bir gerekçeli karar oluşturmuştu. Bu nedenle de Devlet Memurları Kanunu’ndaki disiplin hükümlerinin Yükseköğretim Personeli için de geçerli olacağına ilişkin kanun maddesini iptal etmişti. Mahkeme 26.7.2019 tarihli Barış İçin Akademisyenler bildirisini incelediği kararında da bir önceki kararını takip ederek akademik özgürlüklerin, akademisyenlerin bilimsel disiplinlerinden bağımsız olarak kamusal konularda geniş bir tartışma alanı sağlaması gereğini vurguladı. Yani kamuyu, herkesi ilgilendiren bir sorun konusunda, bilim insanlarının şiddet ve cebir çağrısında bulunmayan, örgütlerin şiddet ve cebir içeren eylemlerini meşrulaştırmayan ifadeleri koruma altında olacaktır. Dolayısıyla Bu Suça Ortak Olmayacağız başlıklı bildirinin metni, devleti suçlasa ve ağır biçimde eleştirse dahi bu kapsamda görülmesi gerekir.

NEDEN YAPRAK KIMILDAMIYOR?

Anayasa Mahkemesi’nin kararının ardından “vatansever” hassasiyetleri, bir üst kademesinde olandan en üst kademesine olana kadar silsile halinde hissettiği sadakat duygusuna denk olan üniversite rektörlükleri, senatolar, akademisyenler bildiriler yayınlamaya başladılar. Türkiye’de daha önce de çok örneği olan bu bildiri dizisini diğer örneklerden ayıran bir boyut var ama. Adı üniversite olan, koca koca araziler, bütçeler, binalar, makineler ve kadrolar tahsis edilmiş, yurttaşların vergileri ile finanse edilen bu kuruluşların Anayasa Mahkemesi’ni kınayan açıklamaları, bırakın bir rüzgar yaratmayı yaprak bile kıpırdatmadı. Bunun basit nedenleri var tabii. Birincisi birçok akademisyene zorla imza attırıldığı, rızaları olmadan imzalarının alındığı yönünde bilgiler var. İkincisi YÖK’ün mutlaka açıklaması gereken, YÖK tarafından yalanlanmamış ve doğrulanmamış bir haber var. Bu habere göre bildiriler konusundaki baskının YÖK üzerinden geldiği yönünde. Dolayısıyla yine merkezden örgütlenmeye çalışılan, üniversite üzerinde bir linç kampanyası. Üçüncüsü yargı kararının idare tarafından yerine getirilmesinin ardından üniversitelere dönecek akademisyenlerin yönetici olacak kişilerin onları doğrudan doğruya hedef göstermesi boyutu. Buna da açıkça görevi kötüye kullanma diyebiliriz ve bunun da suç oluşturduğu açık. Elbette birçok nedenle akademisyenler bu suça ortak olmuyor, ama ne yazık ki DTCF Tiyatro bölümü dışında bütün kurullar da susarak da olsa ne yazık ki ortak oluyorlar.

Size bildirilerin mahiyetine yönelik tek bir örnek versem üniversite denen kurumun neye dönüştüğünü anlatmaya yeter. Abartmıyorum, örneği okuduktan sonra gülmek ile ağlamak arasında tercih size kalmış, bu da üniversite kurumuna verdiğiniz anlamla ilişkili. Ben ihsası rey yapıp söylüyorum, bildiriyi okuyunca uzun uzun güldüm. Tam metni şöyle:

“Anayasa Mahkemesi’nin terörü destekleyen açıklama yapan akademisyenleri temize çıkaran kararı ile ilgili Bursa Teknik Üniversitesi Rektörlüğü, “Hukuk İnsanı” gözü ile detaylı değerlendirme yapmış olan Yıldırım Beyazıt Üniversitesi senato kararını desteklemekte ve bilgilerinize sunmaktadır: …”

Kahkahayı kesmek gerek, durumun vahim olduğunu anladığım için değil, o çok uzun zamandır öyle, yazmaya devam edebilmek için. Kısa analiz: Rektörlük açıklamasını yazan ve onaylayanlar Türkçe bilmiyor, senato kararını hukuk insanı sanmamızı sağlayan bir cümle kurmuşlar. İkincisi Türkçe yazma yeteneği olmayan bir Rektörlük ekibi olarak elbette AYM kararını okuma yeteneğine de sahip olmayacak ki hukuk insanı sandığı bir senato kararını çok beğenmiş, sorulan soru konusunda hiçbir fikri olmayan ilkokul çocuklarının yaptığı gibi "arkadaşıma katılıyorum" demiş. Çünkü barış isteyen akademisyenler terörist, Anayasa Mahkemesi terörü temize çıkarmışmış. Dehşet verici bu durumun aynı zamanda komik olmasını nasıl açıklarsınız? Ben o dehşeti bile yaratma kapasitelerinin, cesaretlerinin olmadığını söylerim size. Çünkü iradeleri, özgüvenleri kendilerinden çıkan kendilerine ait hiçbir yaratıcı güçleri yok. Dolayısıyla dehşet bile yaratamayacaklar, üniversiteyi kundaklamaya çalışırken kendilerini bile yakacak bir ateş çıkaramayacaklar. Çünkü çok korkuyorlar ellerinin ateşe değmesinden bile. Çünkü binbir rica minnet ile elde ettikleri koltuklar bir türlü güvene kavuşmuyor, kapılanacakları kişilerin değişme ihtimali ise onlar için gerçek dehşet ihtimali. Neyse uzatmayayım. Analizin sonucu şu: Mahkeme kararını uygulamakla yükümlü olan bir idari makamın yapamadığı, başkasına katılarak tekrar ettiği bir açıklama bu. Bu zavallılık elbette yaprak kımıldatmayacaktı.

İHLALİN TÜM YÖNLERİYLE GİDERİLMESİ ANAYASAYA SADAKAT GEREĞİDİR

Fakat meselenin bir başka boyutu daha var. Anayasaya sadakat boyutu. Anayasa Mahkemesi kararına karşı oy yazan dört üye –diğer dört üyenin neden karşı çıkmadığını bilmiyoruz çünkü ne karşı oya imza attılar ne de başka gerekçe ile karşı oy yazdılar- akademisyenlerin akademisyenlik yapmaması gerektiği, yerli ve milli olan dışındaki konularda konuşmaması gerektiğini söylüyor. Ayrıca akademisyenlerin devlet memurları olarak devlete sadakat göstermeleri gereğini vurguluyor.

Devlete sadakat çok tartışılacak, ihraçların hemen ardından gündeme getirildi de. Fakat kamu hukukumuzda bunun karşılığı anayasaya sadakattir. Anayasayı yorumlama yetkisi de anayasa koyucu tarafından Bursa Teknik Üniversitesi’ne ya da “hukuk insanı” Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nin Senato Kararı’na değil, Anayasa Mahkemesi’ne verilmiştir.

Burada temel mesele herkese ait olan devleti, hükümetle bir tutmak, herkese ait olan kamu üniversitesini hükümet kurumu sanmak, anayasaya sadakati ise Erdoğan’a sadık olmakla eş tutmak. Bu sanmak tabii bilinçli bir sanma, çökmekte de olsa, hâlâ onun lütfuyla bulundukları yerde oldukları için tek adam rejimine sadakat duyma. Kurumlar kurum haline geldiğinde sadakat de yerini bulacak elbette. Anayasasızlaştırma ortadan kalktığında sadakat anayasaya yönelecek.

Son not: Hak ihlalleri, cinayetler, işkenceler bile unutulacak, ama sömürge valilerinin Afrika’da sömürgelere yaptıklarına benzer bir yağmayı kendi topraklarına yapmak için her yolu açan iktidarın yaptıkları unutulmayacak. Anayasaya sadakat, devlete sadakat derken, havamızı, suyumuzu, köyümüzü, ormanımızı sömürge ülkesi misali peşkeş çekenler kime sadakat gösteriyor olabilirler?

Tüm yazılarını göster