Travmalar, adlar, köprüler 

Bulaşıcı bir hastalık gibi, travmanın da bulaşıcı özelliği var mı? İnsan anlatılmayanı bilebilir mi? Dile dökülmeyenin izini taşıyabilir mi? Nereden geldiğini anlayamadığımız, elimize ayağımıza dolanan çoğu hâllerimizin kökeni çok derinlerdeki, hatta bize bile ait olmayan ikinci el bir travmaya dayanabilir mi?

Tuğçe Isıyel tugceisiyel@gmail.com

Ana rahmine düştüğümüz ilk andan itibaren, ailemizden bize aktarılan birtakım genetik miraslarla var olmaya başlıyoruz.

Bazı fiziksel özelliklerimizin, bazı ruhsal temellerimizin, bazı hastalıklarımızın hatta bazı düşlerimizin, fantezilerimizin bile bir kısmını oradan aldığımızı ya da oradan bize geçtiğini düşünebiliriz.

İlla çekirdek aileyi kast etmiyorum. Bilmem kaçıncı kuşaktaki halanın mavi renkli gözü de, çocuğumuza geçebiliyor.

Peki ya travmalar? Onları da devralıyor muyuz?

Ailemizin, hatta o kuşakta yaşayan diğer insanların hiçbir zaman söze dökemediği, belki de göremediği o karanlık girdaplar da geçiyor mu kendi ruhsallığımıza? Bulaşıcı bir hastalık gibi, travmanın da bulaşıcı özelliği var mı? İnsan anlatılmayanı bilebilir mi? Dile dökülmeyenin izini taşıyabilir mi? Nereden geldiğini anlayamadığımız, elimize ayağımıza dolanan çoğu hâllerimizin kökeni çok derinlerdeki, hatta bize bile ait olmayan ikinci el bir travmaya dayanabilir mi?

Bir annenin kendi çocuğuna olan bakışında başka birilerinin bakışları da vardır kuşkusuz. Yüzde yüz arıtılmış bir bakıştan söz etmenin mümkün olduğunu sanmıyorum. Örneğin o annenin çocuğuna olan bakışında kendi annesinin, babasının, çocukluğunun, yaşadığı travmalarının, aşklarının, kayıplarının o bakışı oluşturduğunu, bulandırdığını ya da durulttuğunu söyleyebilirim.

Çocukluktan itibaren, aile ortamımız ve o ortamın arızaları, sırları, söylenmeyenleri, çok tekrarlananları doğrultusunda, ebeveynlerimizin varoluşları ile kendi çocuklukları, kendi ebeveynleriyle olan ilişkileri ve bizden önce yaşananlar üzerine anlattıklarıyla tutkuyla ilgilenmişizdir.

Tüm bunlar sonucunda da kendi kişisel tarihimizi yazmaya başlarız. Hepsinin toplamı ya da onlardan arta kalanızdır bir bakıma. Hepimiz farklı seviyelerde aile geçmişimizdeki kişileri içimizde barındırırız. Onların imgeleri biz farkına varmadan bizi işgal hatta inşa eder. Ve özdeşleşmelerimiz de bu yolla kendini göstermeye başlar.

Örneğin bir bebek dünyaya geldiğinde önce onu yeryüzüne, sembolik düzene dahil etmek için ona bir ad veririz. Belki de bebeğe kendi iradesi dışında başkaları tarafından verilen, aktarılan gözle görülür ilk şey o isimdir. Ben ve öteki arasındaki ilk sınır, ona verilen addır.

Ailelerin çocuğu dilde nasıl belirledikleri, çocuğun dış dünyada nasıl belirlendiğini de temellendirir. Çünkü çocuğa bir ad seçip vermek ona sembolik bir tarih hediye etmek anlamına da gelir. Adın kimin tarafından konulduğu, ne anlama geldiği bize ailenin arzuları, korkuları, kayıpları, idealleri; ailenin kuşak geçişliliği hakkında önemli bilgiler sunar. Hatta çocuğa verilen isimden ailenin politik, dini duruşunu, kendi kişisel tarihlerinde önem verdikleri kişileri, gelenek ya da modernle kurdukları ilişkiyi, ailenin tarihsel ve kültürel kodlarını da öğrenebiliriz.

Bir kişiye veya bir esere ad koymak o şeyi simgeleştirmek anlamına geliyor. Adlandırdığımızda aynı zamanda o şeyden ayrılıyor, onu dışsallaştırıyor, yaşama ve ilişkiler düzenine sembolik boyutta dahil ediyoruz. Gerçekten var edebilmek için adlandırıp; var olabilmek içinse adlandırılıyoruz.

Ad vermek; tanımlamak, zamanda ve mekânda saptamak anlamına da geliyor.

Freud, psikanalitik uygulamada sıklıkla bilinçdışı düşüncenin adlara atfettiği önem üzerinde ısrarla durur. Çünkü kişi bu adı ömrünün sonuna kadar taşıyacaksa, bu durum o bireyin dış gerçekliğini ve elbette ruhsallığını da önemli ölçüde etkileyecektir.

Adlar bu kadar hayati önemdeyken, bilinçdışı süreçlerimize adeta sızıyorken son dönemde değişen köprü, sokak, cadde, park isimlerine bir de bu çerçeve kapsamında bakıyorum.

Çeşitli travmalar, kutsallıklar, zaferler bu yolla aktarılmaya çalışılıyor.

Onlarca yıllık isimler değişiyor. Eski şehre yeni adlar geliyor.

Ama biz çoğu zaman ilk isimlere başvurup, ilk isimlerle anıyoruz oraları.

Bünyemizin “sonradan” gelen isimlere karşı bir direnç geliştirdiği kesin. Bellek ilk isimlerle hemhâl olmaya devam ediyor.

Belki de ilk ismi atıp yeni isimleri koyanlar her şeyin değişmekte olduğuna inanıyorlar. Ve bir isim değişikliğiyle -sembolik de olsa— eskiyi çöpe atabileceklerine…

Sokrates’in dediği gibi her şey değişiyorsa burada bilgi söz konusu olamaz. "Eğer üzerine ekleyerek elde ettiğimiz bir şey bilgiyse bir sorun yok ancak bilgi sürekli olarak şekil değiştiriyorsa, işte o zaman bilgi diye bir şey de olamaz."

Oysa adlandırma, değişimden çok yaşananın tarihsel vurgusu ve çok katmanlılığı olarak ele alınmalıdır.

Geçtiğin yeri, yaşadığın yeri belleğinde canlandırma ve başka birine aktarabilmektir burada söz konusu olan. Ve aktarabilmek için ortak paydayı yaşatmak, birlikte solup alıp vermeyi hissetmek gerekir.

Adlar, tariflerin, tarihlerin, hatıraların yol göstericisidir bir bakıma.

Bu durum son zamanlarda ne kadar değiştirilmeye çalışılsa da, tanıdık/bildik olanın güveni her zaman galip gelir.

Bir ad değiştirildiğinde yeni koyulacak adın doğruluğundan çok geçmişini, konumunu bilmek ve yaşatabilmek zorundayız. Ve elbette bunu bizden sonraki kuşaklara aktarabilmekten de sorumluyuz.

İsmi ne kadar değişirse değişsin eskiden oyun oynadığımız sokaktan bugün ilk kez geçiyormuş gibi yapamayız.

Tüm yazılarını göster