Senin ben yapacağın dış politika analizini...

Tam “evvelemirde Suriye’deki gelişmeler…” diye peşreve gireceğim, kafamdaki o uğursuz homurtu bir artıyor ki, sormayın. Aralarından birinin sesi duyuluyor, Sarmaşık’taki Nadir Sarıbacak havasında “ikili çakarım ağzına” diyor bana, “böyle ikili…” “Senin ben yaptığın, yapacağın dış politika analizini…”

Aydın Selcen yazar@gazeteduvar.com.tr

Her biri yekdiğerinden berceste okura soğutmadan halis dış politika tespit ve analizlerimi yetiştireyim derken kafamdaki bir ses, sizleri bahusus tenzih ederim, yine kendime başlıktakini diyor -sonunu da yerli yerinde oturtarak ama. Kafamdaki uğultu (yoksa kulaklarımın arası cereyan mı yapıyor?) dinmiyor, diğer bir ses de “akrep gibisin kardeşim…” diye söze karışıyor. Üçüncü bir ses ise aynı anda Aziz Yıldırım taklidi yaparak “bundan sonra gülücem, çekecem gülücem” diyor, bir yandan gevrek gevrek gülmeyi ihmal etmeyerek.

Ben kafamda kalabalık bir aileyim anlayacağınız. Sahi, size de “kardeşim” diyebilir miyim, “bak güzel kardeşim” gibi mesela? Buyurunuz birlikte okuyalım, kaidemin üzerinden kalkmadan alt alta yazıyorum aklıma geldiği gibi güzel kardeşim:

Osman Kavala. On altı aydır ne ile suçlanacağını öğrenemeden rehin tutuluyordu. Nihayet, işte bilmem hangi hukuki zorunluluktan ötürü zorunlu mühletin dolmasına ramak kala devleti silah zoruyla yıkmaya teşebbüs ettiğini öğreniverdi. Yahut henüz öğrenemedi, zira iddianame mahkeme tarafından kabul edildi mi, edilip tebliğ edildi mi bilmiyoruz. Kavala için talep edilen toplam ceza üç bin yüz elli sekiz yıl.

Can Atalay. Evet ya, “bizim”, avukat hani, Can Atalay. Makineli tüfek gibi konuşur. Toplantıda denk gelirsiniz, mikrofonu elinden bırakmaz. Her yere yetişmeye, her demokrasi girişiminin içinde olmaya, her hakkı savunmaya gayret eder. Allah kimsenin yolunu adliyeye düşürmesin, düşerse “avukatım olsa keşke” dedirtir. İşte o Can Atalay da devleti yıkmaya teşebbüs etmiş meğer. Nerede? Gezi’de. Hangi Gezi? Çarşı Davası’nda herkesin beraat ettiği Gezi. Ağırlaştırılmış müebbet.

Can Dündar. Adını duyar duymaz kafamdaki seslerden biri babalandı hemen: “Onu öyle bırakmam!” Bilmem kaç yerde yayımlanmış fotoğrafları Cumhuriyet’e basmış. Eee? E’si güzel kardeşim, casusluk yapmış işte böylece. Kime? Sormayacaksın birader, vatan haini misin? Kim basmış ondan önce o resimleri? Aydınlık. Aydınlık’a ne olmuş? İlgili dava düşmüş. Ağırlaştırılmış müebbet. Kavala ile bağıntısı? Sorma.

Derya Okatan. Ankara’da polis tacizine uğrayan Merve Demirel ile ArtıGerçek için söyleşi yaptı. Polis ne yaptı? Okatan’ı sabahın kör karanlığında evini basıp, evde arama yaptıktan sonra gözaltına aldı. İçişleri Bakanı Soylu ne dedi? “Polisin ezilmesine müsaade etmeyiz.” Bu açıklama şafak baskını öncesinde. Sonrasındaki açıklaması ise Sayın Bakanın şöyle: “Evladımıza tacizci diyen alçaklar gereğini görecek.” Okatan serbest bırakıldı. Sevinelim mi? Devletin polisi hiçbir surette cumhuriyetin yurttaşının poposunu avuçlayamaz. Mutabık mıyız?

Cumhuriyet. Eskisi ama bu, gerçekten gazete olanı. Aydın Engin’i bildiniz mi? “Ben Frankfurt’ta Şoförken” filan desem? Hani acizane yazmıştım bir ara, Cumhuriyet davaları Çağlayan’da devam ederken, Oya Baydar’la birlikte mahkeme kapısında rastlayıp nasıl utandığımı. Yahut Musa Kart, ayağa kalk! Suçu okundu: Karikatür çizmek. Tek tek saymıyorum, kiminin İstinaf Mahkemesi beş yıla kadar cezalarını onadı, kalanlar mezbahada sıra bekler gibi Yargıtay’ı bekliyor. Arkadaşlarımız, yanlarında önümüzü ilikleyip ayağa kalkacağımız büyüklerimiz yeniden cezaevine girecek. Derme-çatma davanın orijinal savcısı FETÖ’den içeride bu arada.

Fahrettin Altun. Sayın Prof. Dr. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı. Ve diplomasi üstadı. Tüvüt attı geçen, Françe vilayetinin cumhurreisi Makron Bey’i adeta berbâd etti. Kafamda Yıldırım nam ecdadın gür sesi yankılanıyor: “Ey ihtiyar köpek, tekfur kâfirlerinden daha şiddetli kâfirsin*.” Velev ki o firenk ellerinde bu yenilen herzelerin anıtları dikiliyor, konferansları düzenleniyor, devlet medyasında haberleri yapılıyor, dersleri okutuluyor, ders kitaplarına yazılıyor, üzerine seçilmiş yöneticiler nutuklar atıyor. Ya bizde?

İbrahim Kalın. Sayın Prof. Dr. Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı ve (sanırım halen de) Sözcüsü. Velût da bir düşünür, kitapları var. Son kitabı “Barbar Modern Medeni” (2018). Özeti: Emperyalist Batı sömürdü, (Sünni) Müslüman Osmanlı medeniyet getirdi. Ve tüm bu anlatıyı AKP şimdi temize çekip, yeni baştan yazdı. Acaba Georgetown’lar görmüş Sayın Düşünür Kalın, Merve Demirel’e yapılan müdahale ve Derya Okatan’ın gözaltına alınması hakkında ne düşünür? Yahut Kavala, veya Cumhuriyet davaları hakkında?

Kemal Kılıçdaroğlu. Mümtaz anamuhalefetin güzide lideri. Hrant’ın katiline övgüler, Aziz Nesin’lere, Uğur Mumcu’lara sövgüler düzmekle ömrünü tüketmiş adı ozan Arif’i Pir Sultan Abdal’la eşitliyor. Böyle böyle normalleşecek bu ülke, he mi? Kafamdan yine bir ses yükseldi, tonu affedersiniz Bay Kemal’i andırıyor: “Sahi kim idare ediyor bu ülkeyi, yazık değil mi bu güzel ülkeye, yani insan gerçekten hayret ediyor, asla doğru bulmuyorum” diye yakınıyor.

Tayyip Erdoğan. Cumhurbaşkanı, cumhurun başı. Her gün birkaç yerde peş peşe mitingler yapıyor, zaten biteviye onun sesi duyuluyor. Belediye seçimleri bu ama her ilde Erdoğan kendi adaymış izlenimi veriyor. Bereket, varlık kuyruklarından söz ediyor. AKP+MHP’ye oy verenlerin millet, vermeyen yarı cumhurun ise illet olduğunu sürekli vurguluyor. Beş sene önce Gezi’de dükkanlar yağmalanmış, Kabataş’da camide bira içilmiş, başörtülü bacı saldırıya uğramış. O bereket, varlık kuyruklarında bekleşen halkımız memnun, yüzler güleç imiş.

Başlamışız koşuya 1839’da Tanzimat Fermanı’yla, gelmiş dayanmışız Akdeniz’e uzanan bir beygir başı gibi 2019’da Tanzim-Satış’a be sevgili okur, az sabırlı ol sen de. Bak bu defa, kafamda başladı eskilerden, ilk görev yerim Cezayir’den Cheb Yazid’in söylediği bir şarkı: “Sabret, sabret…” diyor. Derken hatlar karıştı, hoparlörlerden o malum tok ses gümbür gümbür diğerlerini bastırdı: “ne-re-den nereyee, ne-re-den nereyee…” El çırparak eşlik ediyorum, dayanmam mümkün değil, bıraksan kalkıp oynayacağım.

Ben de o zaman ciddileşip, kendi işime bakayım diyorum. Tam “evvelemirde Suriye’deki gelişmeler…” diye peşreve gireceğim, kafamdaki o uğursuz homurtu bir artıyor ki, sormayın. Aralarından birinin sesi duyuluyor, Sarmaşık’taki Nadir Sarıbacak havasında “ikili çakarım ağzına” diyor bana, “böyle ikili…” “Senin ben yaptığın, yapacağın dış politika analizini…”, “bundan sonra gülücem, çekecem gülücem, keh keh keh…”, “akrep gibisin kardeşim, korkak bir karanlık içindesin akrep gibi…” Sesler sesler, dinmiyor.

Merhum peder “demirci yestehlenmesi gibi” derdi kıymetsiz, varlığı ile yokluğu bir sözlere, işte öyle benimki de, idare et bugünlük ey sevgili okur, baksana dertler derya olmuş. Terennüm edelim: Gazetecilik suç değildir, bu alacakaranlıkta girilen yolun sonu gözün gözü göremeyeceği bir zifiri karanlıktır. Yani “nereden nereye” gidildiği önümüzde ayan beyan belirmiştir. Hem siyaseten, hem iktisaden.

*Yıldırım Beyazıt’ın Timur’a 1402 Ankara Savaşı öncesinde gönderdiği ilk mektubundaki hitabı.

**İlker Aytürk’ün “Post-Post Kemalizm: Yeni Bir Paradigmayı Beklerken” başlıklı makalesi son dönemde okuduğum en zihin açıcı metin. Herkese samimiyetle öneririm. Aytürk’ün önerdiği üzere Soğuk Savaş dönemi Türkiye tarihçiliği kuşkusuz ağırlık kazanmalı. Naçizane anayasa tarihçiliğinin de bu dönemde bir o kadar önem kazandığına inanıyorum.

Tüm yazılarını göster