Saadet ile adalet

Avrupa Demokrat Avukatlar Birliği (AED), Dünyada İnsan Hakları ve Demokrasi İçin Avrupalı Avukatlar Birliği (ELDH) ile Avrupa Barosu İnsan Hakları Enstitüsü (İDHAE), bu yılki 24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar Günü’nü Türkiye’deki avukatlara ithaf etti. O derece elle tutulur oldu adaletsizliğimiz…

Tuba Torun avtubatorun@gmail.com

Yenilerde Amerika’nın Bronx eyaletinden Temsilciler Meclisi üyesi seçilen Ocasio Cortez şu cümleleri kurdu:

“Adalet bizim kitaplarda okuduğumuz bir kavram değildir. Adalet içtiğimiz suyla ilgilidir. Adalet soluduğumuz havayla ilgilidir. Adalet oy kullanmanın ne kadar kolay olduğuyla ilgilidir. Adalet kadınların ne kadar maaş aldığıyla ilgilidir. Adalet bizim çocuk sahibi olduktan sonra anne, baba ve tüm aile olarak çocuklarımızla yeterince vakit geçirip geçiremediğimiz ile ilgilidir. Adalet nezaketin sessiz olmakla aynı anlama gelmediğinden emin olmaktır. Aslında çoğu zaman yapabileceğiniz en doğru şey itiraz etmektir.”

Cortez’in kurduğu bu cümleler adaletin yüzyıllardan beri ne olduğuna ilişkin oluşan felsefi tartışmaların özüne değen cümleler. 'Adalet nedir?', 'Kanunları uygulamakla adalet yerine gelir mi?', 'Vicdanların rahat etmesi için kanunlar yeterli midir?', 'Gerçek adalet tamamen kanunla formüle edilebilir mi?' gibi birçok soru var ortada ve verilen yığınla da cevap var.

Evet, adalet bizim kitaplarda okuduğumuzdan ibaret değil. Nerede, nasıl şartlarda, hangi ana-babanın evladı olarak dünyaya geldiğimiz de adaletle ilgili hatta. Böyle deyince aklıma Nadine Labaki’nin son filmi “Kefernahum” geldi. Nadine Labaki’nin her filmi ayrı ayrı beni derinden etkilemiştir; ama bu film ayrı bir yaraladı. Çocuklar söz konusu olduğundandır belki bilemiyorum. Film, adaletin ne olduğunu acıta acıta sorgulatan bir film. Örneğin başrolde Lübnan’ın yoksul arka sokaklarında doğmuş bir çocuk var. Film boyu bırakmamacasına pamuklara sarıp sarmalamak istediğiniz bir çocuk Zain. Ve 60 yaşındaymış da dünyanın bütün çilelerini görmüş gibi bakan güzel gözleri var. Suç işlemek zorunda bırakıyor hayat onu. 12 yaşındaki Zain mahkemede sorgulanırken, ailesini dava etmek istediğini söylüyor hakime. Hakim "Niçin?" diye sorduğunda "Doğduğum için" diyor…

Adalet işte…

Diğer yandan ülkeye baktığımızda, kitaplarda okuduğumuz adalet dahi uygulanmıyor. Kimse yargıya güvenmiyor. Cezasızlık algısı had safhada. Sonsuz tutukluluk süreleri, asla yazılmayan iddianameler, iftira niteliğinde suçlamalar, haksız tecritler, tahliye kararı verip birkaç saat sonra tekrar tutuklamalar ve daha birçok şey…

Geçen hafta benim mağdur avukatı olduğum dosya örneğin; kendisinden boşanmak isteyen eşinin ailesini katletmeye giden, silah tutukluk yaptığı için kayın validesi ile kayın babasını öldüremeyen fakat eşinin (mağdur müvekkilin) dizkapağını parçalatıp atardamarını patlatan adamın ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılması… Akla zarar. Onca manşetten, haberden sonra, ancak tutuklatabildik faili. Vicdanı falan çok araya sokmayı sevmem ama ilk kez bir savcıya vicdanını sordum bu dosyada. Oysa vicdana gelene kadar kurallar var. Uygulanmayınca en ağır suçlar için bile kamuoyu oluşturmak zorunda kalabiliyoruz failin tutuklanması, adaletin yerine gelebilmesi için.

Açlık grevi gibi üzerine konuşulamayan bir olay dahi sıradanlaşmaya başladı ülkede. İnsanlar seslerini duyurabilmek için açlık grevi yapmak durumunda kalıyorlar. Tahliye edildikten saatler sonra tekrar tutuklanan Av. Selçuk Kozağaçlı ve bazı meslektaşlarımız şu an açlık grevindeler.

Aynı şekilde tahliye edildikten hemen sonra aynı heyet tarafından tekrar tutuklanan Eren Erdem de açlık grevine başladı. Hatta o buna “adalet orucu” demeyi tercih ediyor. Bu hafta sonu her ikisini de cezaevinde ziyarete gittim. Eren Erdem, hiçbir suç delilinin olmadığı, var olan tek tanığın sahteliğinin de ortaya çıktığı bu dosyadan tamamen siyasi ve skandal bir kararla tutuluyor olmasına isyan halinde doğal olarak. İnsanların gözünün içine baka baka, verdikleri tahliye kararını talimat üzerine geri çekti mahkeme heyeti neticede. “Başka çarem kalmadı” diyor. “Oğlumu göremiyorum sekiz aydır, kaybedecek neyim var ki, ben onların lütfuna kalmadım çünkü gerçekten suçsuzum ve dosyada hiçbir delil de yok” diyor. Tekrar düşünmesi gerektiğini dile getirdiysek de oldukça kararlı görünüyor. Normalde perşembe diyordu; fakat dün bir mektup iletmiş dışarıya, adalet orucuna başladığına ilişkin. Diyecek söz bulamıyorum.

Yenilir yutulur cinsten olmayan bu haksızlıkları hazmetmemiz bekleniyor bizlerden…

Biliyorsunuz; Avrupa Demokrat Avukatlar Birliği (AED), Dünyada İnsan Hakları ve Demokrasi İçin Avrupalı Avukatlar Birliği (ELDH) ile Avrupa Barosu İnsan Hakları Enstitüsü (İDHAE), bu yılki 24 Ocak Tehlikedeki Avukatlar Günü’nü Türkiye’deki avukatlara ithaf etti. O derece elle tutulur oldu adaletsizliğimiz…

Adalet…

Haksızlığa uğradığınız anları düşünün; nasıl da katlanılması mümkün olmayan bir duygu. Hani hep deriz ya, sağlık her şeyden önemli diye, bence hak da sağlığa dahil. Hakkını bulamayanın kolu kanadı kırılmış gibi oluyor. Gerçek ortaya çıksın diye canını dişine takıp mücadele edecek gücü bir şekilde buluyor belki de, gerçeğin ortaya çıkmayacağını bile bile mücadele etmek zorunda bırakıldığımız anlar o kadar sıklaştı ki…

Bu ara mutsuzluğumuz üzerine çok düşünüyorum. Umutlu cümleler kurmak gelmiyor içimden. Emile Zola ise şöyle diyor; “Adalet ancak hakikatten, saadet ancak adaletten gelir”.

Belki de toplumca bu kadar mutsuz olmamızın sebebi adaletin olmayışıdır. Mutluluğun formüllü sen ben bebek değil yani. Öyle olsaydı küçük Zaid’in ailesi çok mutlu olurdu mesela. En az üç çocukları var üstelik. Fakat adaletin olmadığı yerde insanlar filmdeki gibi çocuklarını bile satar hale gelebiliyorlar. Belki de bizi yönetenler mutlu olmamızı istemiyorlardır. Herkes kendileri gibi mutsuz olsun istiyorlardır. Belki bu yüzden adalet dağıtmak yerine üremeyi teşvik ediyorlardır.

Muhakkak öyledir.

Tüm yazılarını göster