Newroz piroz be?

Güleç yüzlerle, ortaklaşa tuttuğumuz meşaleyi uzatıp, Newroz ateşini yaktık. Alevler göğe yükseldi, tören resmen başladı. Yalan olmasın, “öforik” diyebileceğim bir ortam oluştu, alkış koptu. Şimdi diyor ya “neredeeen nereyeee…” diye, işte öyle olduydu.

Aydın Selcen yazar@gazeteduvar.com.tr

Defolup gitmiştim zamanında Kürdistan’a. Hem Sayın Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla. O dönem henüz başbakandı. Erdoğan’ın ısrarı olmasa, müesses nizam da Dışişleri Bakanı Davutoğlu da ipe un sermeye teşneydi. Başbakan cenahından tazyik gelince, amadenize de Müsteşar Büyükelçi Sinirlioğlu’ndan talimat ulaştı, Vaşington’dan kalkıp, gönüllü olduğum Erbil’de aldım soluğu. Ve 10 Mart 2010’da uçaktan indim.

Meğer mart ayı boş geçermiş Irak Kürdistanı’nda. “Raperin”, “Gulan”, “Newroz” vs. derken toplam iş günü sayısı bir hafta ancak oluyor. Ötesi, kalburüstü kim varsa zaten tüyüyor tatile yurt dışına. Onu yapamayan ya köye, ya hiç yoktan günübirlik pikniğe dağa. Kısa sürer bahar oralarda. Bilemedin bir ay. Yemyeşil olur birden dağlar. Çiçekler fışkırır. Sular çağlar. Sonra apansız sararıverir. Kavurucu kuru sıcaklar başlar. Toz, toprak kaplar ortalığı.

Neyse işte, ayağımın tozuyla “aman bir kaza çıkmasın” diye kıvranırken, pat diye iki haftaya kalmadan Newroz geldi dayandı. Üst düzey yöneticiler ortada yok dediğim gibi, herkes bir yere gitmiş. Mesut Bey’in kendi de Barzan’da. Halk bizdeki gibi kitlesel toplanmıyor. Kendi köyünde, özellikle Akre örnekse, ateş yakıyor, bayrak açıyor, şenlik yapıyor.

Bizim “corps consulaire” tayfa da, Newroz’da heveslenip yerel Kürt aşiretlerinin geleneksel giysileriyle arz-ı endam ediyor. Genellikle Erbil’in geniş Sami Abdurrahman Parkı’ndaki tören alanında toplanılıyor. Önceden hazırlanmış odun yığını büyük meşalelerle ateşe veriliyor. Sonra halay başlıyor. Yerel Kürt giysileriyle başkonsoloslar da acemi adımlarla halaya katılıyor.

Eh, Türkiye Erbil’de başkonsolosluk açmış, ter-ü taze sergonsol da gelmiş ayağının tozuyla Newroz törenine katılmış. O sene, IKB Başkanı Mesut Barzani’nin başdanışmanı (şimdi Irak Maliye Bakanı) Dr. Fuat Hüseyin vardı en kıdemli-kademeli ev sahibi sıfatıyla. Dr. Fuat, Molla Mustafa’nın 1970’lerde Türkiye-İran-Irak üçgen sınır bölgesinde Hac Omran’daki karargahıyla, Bağdat arasında mekik dokuyup, daha sonra uzun sürgün on yıllarını Hollanda’da geçirmiş, güngörmüş bir şahsiyet.

Velhasıl, yan yana duruyoruz, ki eşitler arasında birinci Türkiye Başkonsolosu en son gelen olmasına rağmen, hemen solundayım. Dr. Fuat töreni başlatmak üzere aldığı meşaleyi, bana doğru “yakar mıyız” dercesine uzattı. Benim o anda Ankara’yı arayıp talimat alacak halim yok tabii. Akıcı İngilizce konuşan Dr. Fuat, “zor durumda kalmayın ama” meyanında bir şeyler de mırıldandı kulağıma. Ben de içimden “Ya Settar” deyip, kavradım meşalenin sapını.

Güleç yüzlerle, ortaklaşa tuttuğumuz meşaleyi uzatıp, Newroz ateşini yaktık. Alevler göğe yükseldi, tören resmen başladı. Yalan olmasın, “öforik” diyebileceğim bir ortam oluştu, alkış koptu. Şimdi diyor ya “neredeeen nereyeee…” diye, işte öyle olduydu. Karşılıklı sırt sıvazlamalar, parmaklar iç içe geçmiş el ele tutuşmalar filan. Ben aklımdan bir yandan “yedik bir halt, dur bakalım ne olacak”, beri yandan “atın ölümü arpadan olsun” diye geçiriyorum.

IKB Dış İlişkiler Sorumlusu Falah Mustafa da diğer mutad zevatla birlikte bendeniz kulunuzu halaya buyur etti. Nazikçe geri çevirdim. Etrafta aportta bekleyen gazeteciler var, maazallah. Ne satılmışlığımız kalırdı, ne bölücülüğümüz. Ondan sonra da bu ve benzeri resmi törenlere bir tek ben Türkiye’yi temsilen Kürt giysileriyle katılmadım, halay da çekmedim.

Aslına bakarsanız, şu veya bu nedenle, IKB’nin de ayrımcı Türkmen siyaseti buna engel oldu. Türkmen yerel giysileriyle katılsam ki, o da daha ziyade bir tür (küçültücü anlamda kullanmıyorum) “bezirgan” kılığı, bu hareketin de anlamı farklı olacaktı. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal. Komşuluk var, Osmanlı mirası var, küresel Kürt nüfusun yarısının Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olması var, Türkiye Cumhuriyeti’nin etnik temelli kurulmamış olduğu, “Türkmenistan” olmadığı gerçeği var.

Ve bugün biliyor musunuz Newroz münasebetiyle yukarıdaki küçük anekdotu size naklederken hem hicap hem elem duyuyorum. Hicap, çünkü bu anının anlatı değeri olmamalıydı. Elem, çünkü tüm bunlar sanki bin yıl önceymiş gibi. Hakikaten, nereden nereye: Kim derdi ki bu ülkede Selahattin Demirtaş, Osman Kavala ve diğerleri zindanlarda çile dolduracak; İçişleri Bakanı çıkıp “HDP diye bir siyasi parti yoktur. PKK vardır. Bu vekiller, milletvekili değildir. Bunlar PKK’nın, terörün vekilidir.” diyecek, diyebilecek.

Ne demeli, nasıl anlatmalı? Bir hafta sonra epi topu belediye seçimlerine gidiyoruz. Adı üzerinde belediye. Sene olmuş 2019. Öncesini bıraksak, cumhuriyetimizin ilanı 1923. Neredeyse yüz yıl olacak. AKP iktidara geldiğinde doğan çocuklar, bu yıl oy kullanacak. Eninde sonunda Newroz dediğin bildiğin kadim, pagan bahar bayramı. Senindi, benimdi bunu konuşuyoruz. “Beka sorunu” diye, torba yasa misali, içine ne atsan gider bir kavram uyduruldu, onunla uğraşıyoruz.

Barışı, çoğulculuğu, katılımcılığı, yerinden yönetimi, eşitliği, hukuku, laikliği, özgürlüğü hatta salt cumhuriyeti önceleyenler dil dökmeye çalıştıkça, iktidarın bir kulpuna yapışmış duranlar, bu yaklaşımı zafiyet olarak algılıyor. Sanki aman dileniyormuşuz, yalvar yakar oluyormuşuz gibi. Dolayısıyla diyeceğim de yok, kalmadı. Sadece, kimseyi temsil etmek gibi bir iddiam olamayacağına göre, en azından kendi adıma diyebilirim ki “bakın ben buradayım, olduğum yerde duruyorum.”

Tüm yazılarını göster