Neden Lizbon gibi olamıyoruz?

Nobel ödüllü Körlük kitabındaki gibi kendimizin ve çevremizin körleşmemesi, bakabilen ama görmeyen insanlara dönüşmememizi sağlamanın en güzel araçlarından biri, bu kadim toprakların edebiyat zenginliğini kucaklamak, ülkemizi sadece baklava, sağlık turizmi veya Kapadokya üzerinden pazarlamakla yetinmeyip dünya çapında tanınan edebiyatçılarımızı da bir gurur kaynağı olarak sahiplenmek, onların bir Saramago veya Pessoa gibi tanınmalarını sağlamak gerekiyor.

Menekşe Tokyay meneksetokyay@gmail.com

Fado müziği eşliğinde, tıpkı İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulu Lizbon’un sokaklarından Türkiye’ye uzanan bir entelektüel sorgulama ve bazı temel sorulara beraber yanıt arama yolculuğuna çıkacağız bugün.

İlk durağımız “Noktalar Evi” anlamına gelen Casa Dos Bicos yapısı. 16.yüzyılın başlarında inşa edilmiş olup Lizbon’un en eski yapısı unvanına sahip. Mağrip mimari tarzının hâkim olduğu Alfama semtinde, İtalyan Rönesans stiline göre yapılmış evin mimarı, yine aynı dönemde Lizbon’daki Belem Kulesi’ni tasarlamış. Danteli andıran zarafeti ve ihtişamlı mimarisiyle oldukça etkileyici olan bu yapı, Portekizli kâşif Vasco de Gama anısına yapılmış ve şimdi UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alıyor.

Casa Dos Bicos, ilk önce, Hindistan Genel Valisi’nin oğlunun evi iken, daha sonraları morina balığı deposundan hastaneye dek çok farklı işlevlere sahip olmuş. 1960’lı yıllarda, yapı Belediye tarafından satın alınıyor ve 1980’lerde restorasyon tamamlanıyor. Eski dönemlerde deniz kıyısında olan yapı, şimdi bir meydan ile denize bağlanıyor. 

2012 yılında Casa Dos Bicos, Saramago Vakfı’na bedelsiz olarak veriliyor. Yazı biçiminde nokta ve virgülle ilişkisi oldukça sıradışı olan Saramago’nun kurduğu vakfın da bu evde yer alması da kaderin bir cilvesi olsa gerek. Saramago’nun telif eserleriyle kurulan Vakfın ana amacı insan haklarını savunmak, edebiyatı desteklemek ve Saramago’yu tanıtıcı çalışmalar yapmak.

Casa Dos Bigos  - Saramago Vakıf Binası

Üst katlarda Tohumdan Meyvelere isimli kalıcı bir Saramago sergisi var. Bu serginin içinde, farklı dillerde yayımlanmış Saramago kitapları, yazarın okullarından not defterleri ile daktilo ve benzeri kişisel eşyaları yer alıyor. Bunun dışında, bir kitaplık ve toplantıların yapıldığı bir oditoryum da gezilebilir.

Peki Portekiz’in yakın tarihinin ayrılmaz bir parçası olan, 7’den 70’e herkesin bir övünç kaynağı olarak gördüğü Jose Saramago kimdir?

Yoksul bir köylü ailenin oğlu olarak 1923 yılında Lizbon’da doğan Saramago, 70’lere kadar uzun yıllar Salazar rejiminin baskısı altında yaşadı. Daha sonra da insan hakları ve yayın özgürlüğüne karşı mücadelelerini sürdüren Saramago, ismi Avrupa çapında bir edebiyat ödülü için aday listesinden çıkarılınca, artan sansür ortamına öfkelenerek 1993 yılında Kanarya adalarına yerleşti.

Roman, deneme, şiir ve oyun yazarlığı olan Saramago, Körlük isimli eseriyle dünyaca tanındı ve 1998 yılında Nobel edebiyat ödülünü kazandı. 2010 yılında 87 yaşında öldü.

Bir post-apokaliptik ve distopik roman olarak kabul edilen Körlük, ansızın kör olan ancak bembeyaz bir boşluğa gömülen bir adamın ardından bütün kente, ardından da ülkeye körlük salgınının yayılması, bu kıyamet sonrası ortamda körlerin karantinaya alınması, toplumsal değerlerin insanları bencilleştirmesi, yaşanan kaos sonucu değer yargılarının yok oluşu gibi konuları ele alan çarpıcı bir roman.

Burada önemli olan nokta, kent yönetiminin “körleşmeksizin”, elindeki bu büyük değerin anlamının ayrımına vararak, kentin en eski ve en değerli yapısını, Nobel ödüllü Lizbonlu yazara vermiş olmasıdır. Çünkü kent yönetimi de çok iyi biliyor ki, kentler, kültür hazinelerinin büyüklükleriyle değerlendirilir.

Güzel olan başka bir şey de, kentte gezerken, herhangi bir dükkân sahibine Saramago’nun evini sorduğunuzda hemen o yazardan ne kadar gururlandığını söylemesi ve müzenin yerini size bildirmesi…

Ne de olsa, yaşamış oldukları çağdan bağımsız olarak, yazarlar kentlerin her daim canlı ruhudur, kaybolduğumuz ara sokakların rehberidir.

Kentin bir başka edebiyat insanı da Fernando Pessoa. 1988 yılında Lizbon’da doğmuş olan Pessoa, şiirleri, denemeleri ve resimleriyle büyük bir yazar ve ressam. Yazar, Portekiz edebiyatında modernizmin öncüsü olarak kabul ediliyor. Bir dönem fütürizm hareketi içinde olan Pessoa 1935 yılında öldü. Öldükten sonra elyazmalarını topladığı sandık ortaya çıkınca gerçek anlamda geniş kitlelere ulaşabildi.

En önemli eseri olan ve içindeki huzursuzluğu 675 sayfada bizlerle paylaşan, insanın elinden bırakamadığı Huzursuzluğun Kitabı’ndaki “anlamak için kendimi yok ettim” veya “Kalp düşünebilseydi, atmaktan vazgeçer miydi” cümlelerine birçoğumuz altını çizerek hak vermiştir.

Ne de olsa yaşamda, insan ilişkilerinde, toplumda ve siyasette anlam arayışlarının giderek kısırlaştığı bir ortamda, bir yazarın kendini “anlamak” adına on binlerce sayfayı kaleme alması, ayakta alkışlanması gereken büyük bir meydan okumadır. Hatta kitaptaki aforizmalar, birçok kişiye Oğuz Atay’ın yazın biçimini anımsatır.

Pessoa’nın Lizbon’da 15 yıl yaşadığı ev, Casa Fernando Pessoa ismiyle Belediye tarafından müzeye dönüştürüldü. Evde, Pessoa’nın kişisel eşyaları, kitapları, not defterleri, kara kalem ve yağlıboya resimleri bulunuyor. Belediye bununla da yetinmemiş; “Bir turistin Lizbon’da görmesi gerekenler” isimli kent rehberini yazan Pessoa’ya olan saygısını göstermek için kentin farklı farklı yerlerinde Pessoa’nın döküm heykellerini sergiliyor.

Bütün bunlar gerçekleşirken, Portekiz’in AB üyesi olma süreci de önemli bir itici güç olmuş. Çünkü önceki dönemde Portekiz’de entelektüel dünya büyük bir baskı altındaydı, sansür neredeyse kanıksanmıştı.  

Gerek Saramago gerekse Pessoa için verilen, yani kamunun tekil bireye, yazara ve sanatçıya verdiği kalıcı desteğin temelinde, barışa ve insan haklarına olan saygı olduğu kadar, edebiyat ve sanatın ana damarlarını beslediği kültürün korunma, beslenme ve geliştirilme içgüdüsü de var.

Kenti yöneten kolektif bilinç, bu kültür ne kadar çok demokratikleşirse, yani kentliler, uluslararası üne kavuşmuş veya kavuşmamış yazar ve sanatçıları ne kadar çok tanırlarsa kentsel kültürün de o kadar gelişeceğini, Türkiye ve dünyanın bir dizi ülkesinden insanların da bu kültüre dahil olacağını, böylece kentsel kültürün de evrenselleşeceğini biliyorlar.

Elbette bir Türk aydını olarak, kendi yazarımıza ve sanatçımıza da aynı özenin gösterilmesini istemek kadar doğal bir düşünce olamaz. Zamanında Nazım Hikmet, Kemal Tahir, Sabahattin Ali, Ahmet Arif ve bir dizi değerli yazara devletin uyguladığı ağır baskıları unutmamış olmakla beraber, AB’ye katılım sürecindeki Türkiye’nin bu konuda neler yaptığını -veya yapamadığını- irdelemeye koyulalım.

Tarihi Livraria Lello kitaplığı, Porto

İlk romanı olan “Cevdet Bey ve Oğulları” ile 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü ve 1979 Milliyet Roman Armağanı ödüllerini alan Orhan Pamuk, 2006 yılında dünyanın en büyük ödülü olan Nobel Ödülü’nü de kazandı. Nobel ödülü dışında 2003 Uluslararası Dublin Edebiyat Ödülü, 2005 Alman Yayıncılar Birliği Barış Ödülü, 2005 Medicis Yabancı Roman Ödülü ve daha nicesini kazanmış olan yazarın romanları 79 yabancı dile çevrildi, evrenselleşti.

Bu büyük yazarın başına gelenlere baktığımızda karşımıza, kamusal anlamda bir teşekkür, edebiyat derslerinde tanıtım veya benzeri bir destek bir yana, zaman zaman iptal kültürüne konu olmasına dek varan bir yok sayma ve eserlerinden bir kelime dahi okumamış kişiler tarafından bile kıyasıya bir siyasal linç eğilimi karşımıza çıkıyor.

Ancak, Türkiye’ye bu konuda soluk aldıran yerel yönetimler son 20-30 yıl içinde, edebiyat ve sanat konularında, kıt kaynaklarına rağmen çok önemli destekler sunmaya devam ediyorlar. Bu destekler, yazarlara maddi destek vererek, yarışmalar, edebiyat festivalleri, yaz kampları veya edebiyat günleri gibi biçimlerde gerçekleşiyor.

Örneğin, Eskişehir Odunpazarı Belediyesi, 4 adet açık hava ve 23 kapalı kitaplıkla insanların kitaba erişimlerini kolaylaştırdığı gibi, kurdukları bir komisyonla, seçilen yazarların kitaplarının baskı ve yayım işlerini karşılıyorlar. Aynı şekilde, Odunpazarı tarihi bölgesindeki tarihi bir konak, Ataol Behramoğlu Kitaplığı olarak ayrıldı. Değerli yazar Behramoğlu, kütüphanesindeki binlerce eseri Odunpazarı Belediyesi’ne bağışlamıştı.

Bazı belediyeler de, edebiyat festivalleriyle edebiyatçıya destek veriyor. Örneğin, İzmir Büyükşehir Belediyesi, birçok uluslararası edebiyat festivali düzenlerken, İstanbul’da Beşiktaş Belediyesi’nin her yaz düzenlediği edebiyat ve kitap festivalleri, Esenyurt Belediyesi’nin her yıl gerçekleştirdiği edebiyat ve sanat festivalleri, Sarıyer Belediyesi’nin edebiyat günleri, Bursa Belediyesi’nin edebiyat festivali, Adana’da Çukurova Belediyesi’nin Orhan Kemal Edebiyat Festivali ve daha niceleri, edebiyatseverlerin ruhuna üflenmiş birer nefes oluyor.  

Kartal Belediyesi, Nazım Hikmet’in hayallerinden birini gerçekleştirerek, gençlerin Nazım Hikmet’i anlamalarını sağlamak için Büyükada’da Nazım Hikmet Yaz Kampı’nı kuruyor.  Büyükada Belediyesi ise, 2012 tarihinde tarihi bir evi restore ederek dünyanın dört bir tarafından gelecek olan yazarların ve çevirmenlerin ağırlanacağı bir Edebiyat Evi kurdu.

Bazı belediyeler de, genç yazarları özendirmek amacıyla belli başlı bazı yarışmalar düzenliyorlar. Gemlik Belediyesi’nin Orhan Veli Şiir ödülleri, Milas Belediyesi’nin Melih Cevdet Anday Şiir ödülleri, Muğla Büyükşehir Belediyesi’nin Oktay Akbal Edebiyat ödülleri, Kepez Belediyesi’nin Ahmet Hamdi Tanpınar Ulusal Edebiyat Ödülleri bunlardan sadece birkaçı…

Benzer şekilde, Bursa’da Nilüfer Belediyesi tarafından, aynı zamanda dedem olan Mehmet H. Doğan adına Türkçe şiir eleştirisi, incelemesi ve araştırmasına dair ödüller her yıl düzenleniyor ve değerli edebiyatçılarımızın görünürlüğünü artırıyor. 

Halkla buluşmayı, halka olan fiziksel yakınlıkları gereği merkezi yönetimlerden daha rahat yapabilen yerel belediyelerin bu açıdan katkıları çok büyük. Ancak, kültürün en önemli damarı olan edebiyatın, özellikle de çağdaş Türk edebiyatının ortaokul ve üniversite düzeyinde temsil edilebilmesi işi, merkezi yönetim yani Kültür Bakanlığı tarafından gerçekleştirilmeli. Bakanlığın fonlarıyla, sayısı şu anda çok az olan edebiyat yarışmaları geliştirilmeli, siyasi tüm görüşler bir yana bırakılarak edebiyat ortak paydasında bir araya getirilen edebiyatçıların yayın ve araştırma çalışmaları desteklenmeli. 

Ne yazık ki güzel ülkemizde, 82 yıl önce Tercüme Bürosu’nu kuran ve çeviri seferberliğini başlatan Hasan Ali Yücel’in, insanlara Türkçeleştirilmiş Rus, Fransız ve İngiliz Klasiklerini armağan ederek yaptığı o büyük edebiyat hamlesini aşacak herhangi bir adım henüz atılamadı.

Dolayısıyla, kamunun ilk elden yapması gereken şey, edebiyatın, ithal kâğıt basım maliyetlerinden, yoksulluk sınırındaki çevirmen ücretlerine dek varan bir ekonomi boyutu olduğunun ayrımına vararak, ülkede edebiyatın geliştirilmesi ve edebiyatçılığın bir hobi olarak değil karın doyuran bir uğraş şeklinde sahiplenilmesini sağlamaktır.

Bunun için, bir zamanlar yerli kâğıt üreten SEKA’nın yeniden devreye sokulup ekonomik şekilde kâğıt üretilmesi zorunludur. Bu atılım gerçekleşene dek, edebiyat eserlerinin basımında kâğıt bedellerine sübvansiyon uygulanmalı.

Edebiyatın ülke çapında tanıtımını ise tek başlarına yayınevlerinden beklemek olanaksız. Yani ülkenin dört bir yanına edebiyatı taşıyabilmek için kentlerde, kasabalarda ve köylerde kitaplıklar kurulmalıdır. Ne de olsa edebiyatın elitist bir uğraş olmadığı, Anadolu kültüründen ve insanından beslendiği, Yaşar Kemal’den Sabahattin Ali’ye, Aziz Nesin’e dek devasa bir külliyatta net bir şekilde görülüyor.

Türk Kültür, Sanat ve Edebiyatı ile ilgili Eserlerin Türkçe Dışındaki Dillerde Yayımlanmasına Destek Projesi (TEDA) kapsamında desteklenen eserlerin bilgilerinin ise kamuoyuna düzenli ve şeffaf bir şekilde paylaşılması gerekiyor.

Ülkemizin değerli edebiyatçılarının isimleri kentlerin caddelerine ve sokaklarına verilmeli; Saramago ve Pessoa için Lizbon belediyesinin yaptığı gibi, kentlerde ünlü edebiyatçıların müzeleri kurulmalı; kendilerinin veya ailelerinin bağışlaması durumunda onlar adına kitaplıklar kurulmalı.

Edebiyatın siyasal bir eylem olmadığını bilerek, ortaokul ve üniversite müfredatlarında tüm Çağdaş Türk edebiyatçılarının yer alması sağlanmalı.

Son olarak, en önemli konu olan yeni kuşağın cep telefonu egemenliği altında kitaptan uzak duruşunun kırılması için festivaller, yaz kampları ve benzeri etkinlikler yapılmalı.  

Bu sözünü ettiğimiz önerilere daha niceleri eklenebilir. Önemli olan merkezi yönetimin, belediyelerin sınırlı bütçeleriyle edebiyata verdiği desteğin çok daha tek elden ve ortak bir politikanın uzantısı olarak, bu politikanın verdiği güç, inandırıcılık ve öngörülebilirlikle gerçekleştirmesidir.

Jose Saramago 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonraki efsanevi konuşmasında şöyle der: “Adaletsizlikler artıyor; eşitsizlikler kötüleşiyor, umursamazlık artıyor; sefalet yaygınlaşıyor. Başka bir gezegene, oradaki kayaların bileşimini incelemek için araçlar gönderebilecek kapasiteye sahip olan aynı şizofrenik insanlık, milyonlarca insanın açlıktan ölmesini umursamayabiliyor. Mars’a gitmek, yanı başındaki komşuya gitmekten daha kolay görünüyor.” 

Nobel ödüllü Körlük kitabındaki gibi kendimizin ve çevremizin körleşmemesi, bakabilen ama görmeyen insanlara dönüşmememizi sağlamanın en güzel araçlarından biri, bu kadim toprakların edebiyat zenginliğini kucaklamak, ülkemizi sadece baklava, sağlık turizmi veya Kapadokya üzerinden pazarlamakla yetinmeyip dünya çapında tanınan edebiyatçılarımızı da bir gurur kaynağı olarak sahiplenmek, onların bir Saramago veya Pessoa gibi tanınmalarını sağlamak gerekiyor.

Çünkü yazar, toplumdaki tüm değişimlere tanıklık eden, değersizleştirilen, özünden koparılan her şeye karşı mücadelesiyle bizlere farkındalık aşılayan kılavuzlarımızdır. Rusya’yı anlamak için Dostoyevski’yi, Fransa’yı anlamak için Victor Hugo’yu okumak nasıl şart ise, Türkiye’yi, Türkiye’de değişen sosyolojik ve siyasi dinamikleri anlamak ve takip etmek için de belli başlı yazarlarımızın daha iyi tanıtılması ve onlar adına bu farkındalığın yerel ve ulusal düzeyde kalıcı hale getirilmesi gerekiyor.

Doğan Hızlan yazılarında sık sık bizlere “yurtdışına çıkmadan önce gideceğiniz yere dair belgesel ve edebi kitapları da edinip gittiğiniz yerleri o kitaplarla gezin” diye öğütler verir. Turistlerin Çukurova’nın verimli topraklarını Yaşar Kemal’le, İstanbul’un arka semtlerini Orhan Pamuk’la, Burgazada’yı Sait Faik’le gezmeleri, tam da yukarıda sözünü ettiğim vizyon değişimiyle, kültürel mirasımızın içinde edebiyat bileşenini vurgulayıp sahiplenmemizle olanaklı olacak.

Pessoa’ya kulak verirsek, “Belki de bir gayret gösterip şu biricik, benzersiz işe girişmenin zamanı gelmiştir: hayatımızı gözden geçirmek.”

Ne dersiniz?

Tüm yazılarını göster