Mücadele ve müzakere arasında; bir imkânı zorlamak

Kürt siyasetinin aktörleri karşı tarafında herhangi bir olumlu emare olmamasına rağmen bir kez daha şiddet sarmalından çıkılması ve sorunun çözümünün tartışılmasının kapılarını aralamak için müzakere imkanları arayışında. Önümüzdeki seçim ve sonuçlarının tek başına bunları sağlamasını beklemek naiflik olsa da gelinen aşamada bu naiflik dışında pek fazla seçeneğin kalmadığı da ortada.

Hamza Aktan hamzaaktan@gmail.com

Kürt siyasi hareketleri 1970’li yıllardan bu yana mücadele ve müzakereyi bir arada yürüten ve gözeten bir yol izlemeye çalışıyor. Bu çaba siyaset tarzından olduğu kadar bölgesel ve fiziki zorunluluklardan da kaynaklanıyor. Sorunun dinamikleri siyasi aktörlerini mecburen mücadeleye ittiği gibi bu mücadele içinde karşı tarafındakilerle müzakereye de zorunlu kılıyor. Mustafa Barzani’nin 1970’lerde Saddam Hüseyin’le, Abdurrahman Qasımlo’nun 1989’da İran rejimiyle, Abdullah Öcalan’ın 1993’te “bir muhatap arıyorum” diye başlayıp 2010’ların ortalarına kadar farklı hükümetlerle yürütmek istediği ya da sürdürmeye çalıştığı görüşmeler benzer arayışların ürünüydü.

Siyasi parti ve liderleri açısından da mücadele ve müzakere siyaseten var olabilmenin temel ve birbirinden ayrılmaz parçaları olageldi. Kürt siyasi partilerinin ilki olan Halkın Emek Partisi 1990’daki parti programında temel amaçlarından birini “Kürt Sorununu, Türkiye'nin bütünlüğü içinde, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Helsinki Sonuç Belgesi'nin hükümleri doğrultusunda demokratik ve barışçı yöntemle çözmek” olarak duyurmuştu.

HEP’ten sonra kurulan (kurulmak zorunda bırakılan) DEP, ÖZDEP, HADEP, DEHAP, DTP, BDP, HDP ve nihayet bugünkü DEM Parti’nin programlarında da farklı ifadelerle de olsa aynı amaç vurgulandı. Dolayısıyla bu geleneği sürdüren siyasi partilerin esas amaçları Kürt sorununun demokratik çözümü için siyaset üretmek, bu yolda da Kürtlerin siyasete aktif katılımlarını sağlamak oldu. Bunun için de iktidarda hangi siyasi özne varsa bunlarla mücadele kadar müzakere siyaseti de yürütmek izlenen temel yol oldu. Selahattin Demirtaş, Kobani davasındaki savunmasıyla bu iki unsuru harmanlayan ve yeniden gündeme getiren bir metin ve mesaj sunmuştu.

2012’de başlayıp 2015’e kadar devam eden çözüm sürecinde bu siyasetin Türkiye açısından bir tür zirvesine ulaşılmış, Türkiye tarihinde çok ciddi bir müzakere deneyimi edinilmişti. Ancak sürecin bitmesiyle birlikte müzakere siyasetinin olanakları da tamamen ortadan kaldırıldı. Türkiye, sorunun çözümünü tartışan bir yönetimden sorunu savunucularıyla birlikte ortadan kaldırmaya çalışan bir yönetime geçti.

Gelinen süreçte Kürt siyasetinin 31 Mart seçimlerini -muhtemelen- bir vesile olarak görüp yeniden müzakere siyasetini canlandırmaya çalıştığı anlaşılıyor. Bunun en sembolik karşılığının da DEM Parti’nin İstanbul’da kendi adayıyla seçime girme kararı olduğu görülüyor. HDP eski milletvekili Ali Kenanoğlu’nun da dediği gibi DEM Parti’yi müzakere siyasetine iten sebepler arasında Türkiye’deki durum kadar Irak ve Suriye’de yine Kürt meselesi etrafında yaşanan ve önüne geçilmemesi durumunda çok daha geniş bir coğrafyaya yayılma riski bulunan bir çatışmalı süreci doğurabilecek değişimler de etkili. ABD’nin Suriye’den çekilmesinin tartışıldığı bir dönemde bölgedeki aktörlerin çatışmasızlığı sağlayacak adımlar atması bir zorunluluğa dönüşmüş durumda. Selahattin Demirtaş’tan Leyla Zana’ya, Ahmet Türk’ten DEM Parti yetkililerine Kürt siyasetçilerin son dönem mesaj ve çağrıları bu ihtiyacın bir karşılığı olarak ortaya çıkıyor.

YENİ BİR 'SÜRECİN' İMKANLARI  

Sadece Kürtlerin değil, tüm Türkiye’nin daha fazla vakit kaybetmeden 10 yıl öncekine kıyasla daha sağlam temelleri olan, böylece geleceğe de daha kalıcı ve yapıcı etkiler bırakacak bir çözüm sürecine ihtiyacı var. 1984’ten 1999’a kadar geçen 15 yıldaki çatışmalı süreç JİTEM çetelerinin neredeyse ülkeyi yönettiği bir durum yaratmıştı. 2015’ten bu yana devam eden çatışma süreci de Türkiye’yi belki 1990’lardan daha karanlık, milliyetçiliğin ırkçılığa dönüştüğü, aşırı sağın daha fazla kadrolaşıp ülkeyi yönetmeye başladığı bir coğrafya haline getirdi. Bu karanlık, faşizan dönem öncelikle Kürtleri, daha sonra da tüm ülkeyi derin bir çukura çekiyor. Ülkenin bu çukurdan çıkmasının en önemli yolu da Kürt sorununun demokratik çözümü için müzakere siyasetinden geçiyor.

Sorunun demokratik çözüm olasılığının neredeyse tartışılmasının dahi zorlaştığı bir dönemde Türkiye’deki hâkim siyasi dengelerin de dayatmasıyla seçimler dolayısıyla bu imkânın yoklanıyor olması da –başka bir aracın bırakılmaması sebebiyle- son derece anlaşılır. Bu çözüm imkânı da ne yazık ki tarafların meselenin çözümüne olan inanç veya yaklaşımlarına göre değil, -yine mevcut siyasi denklemler nedeniyle- seçimde ihtiyaç duydukları oylara göre tartışılıyor. AKP’nin Kürt oylarına ihtiyacı olması halinde mevcut siyasetini yumuşatabileceği, aksi durumda son dört seçimdir kendisine kazandıran milliyetçi ve saldırgan siyasetine devam edeceği inancı hâkim. Esasen bu, Türkiye toplumunun çözüm beklentisi veya isteğinin olup olmadığıyla da bağlantılı. Geçen yılki genel seçimlerde bu yönde bir irade ortaya çıkmadığı gibi belki de ırkçı parti ve adaylara verilen oy oranları da dikkate alındığında daha da bilenmiş bir milliyetçi sosyoloji yaratıldığını gördük.

Öte yandan partilerinin kapatılıp belediyelerine kayyım atanmasına, siyasetçilerinin hapsedilip dillerinin yasaklanarak asimile edilmesine Türkiye’nin demokrasiden uzaklaşıp tamamen otoriter bir yöne savrulmasından her kesimden daha fazla Kürtlerin olumsuz etkilendiği herhalde tartışmaya kapalıdır. Bu gerçeğe rağmen seçim ve seçimsizlik dönemlerinde kendi gündem ve hedefleri dışında bir dertleri olmadığı son iki seçimde de iyice görülen, Kürtlere yönelik her türlü baskı ve ayrımcılığa karşı en ufak bir söz ve siyaset üretme derdi olmayan “sol” ve “sosyal demokrat” kesimlerin Kürtlerin bu arayışları karşısında aleyhe bir tartışma yürütecek ahlaki bir zeminlerinin de olmadığı açık. Her türlü itiraz ve kaygıya rağmen önceki seçimde kendini test etme derdine düşen “sol” kadar, gerektiğinde İYİ Parti’den Zafer Partisi’ne uzanan genişlikte ittifaklar kurmak konusunda en ufak ahlaki bir duraksama yaşamayan sosyal demokratların da Kürt siyasetinin ülkenin girdiği girdaptan çıkış yolları aramasına ya sessiz kalmak ya da destek olmak dışında “ahlaki” bir tavrının olamayacağını belirtmek gerekiyor. Yine bununla doğrudan bağlantılı olarak Kürt meselesinin çözümüne dönük çabaların neden yalnızca yine Kürtlere terkedildiğini de aynı kesimlerin tartışması gerektiği belki bu vesileyle gündeme gelir.

Kürt siyasetinin aktörleri karşı tarafında herhangi bir olumlu emare olmamasına rağmen bir kez daha şiddet sarmalından çıkılması ve sorunun çözümünün tartışılmasının kapılarını aralamak için müzakere imkanları arayışında. Önümüzdeki seçim ve sonuçlarının tek başına bunları sağlamasını beklemek naiflik olsa da gelinen aşamada bu naiflik dışında pek fazla seçeneğin kalmadığı da ortada.

Tüm yazılarını göster