Maltepe’den Edirne’ye cumhuriyetçi bir yol

Bugün Türkiye’de cumhuriyetçilerin gözü kulağı, cezaevindeki “cumhuriyet düşmanları”ndan gelecek seslerde. Ahmet Şık’ın savunmasında, Demirtaş’ın mektuplarında. Düzeni değiştirecek fakirleri cezaevinden sivil siyasete çağıran mesajlarda. Kısaca, bu düzen içinde “cumhuriyetçi olmak istiyorsanız, biraz daha cesaret”; çok uzun değil, Maltepe’den Edirne’ye varan yol kadar…

Dinçer Demirkent dincerdemirkent@gmail.com

Marquis de Sade, Yatak Odasında Felsefe’nin Beşinci Diyalog bölümünde, din ve geleneğe karşı günümüzde dahi radikal kabul edilecek cumhuriyetçi fikirlerin ateşli bir savunusunu yapmıştı. (1) “Fransızlar, Cumhuriyetçi Olmak İstiyorsanız Biraz Cesaret” başlığını taşıyan bu broşür 1795 yılında yazıldı. Aynı yıl yaşlı Alman filozof Kant, yaşadığı ülkeye göre oldukça radikal bir cumhuriyetçi broşür yayınladı: Ebedi Barış Üzerine. Kant’ın evindeki tek resim, çalışma masasının üzerinde duran bir Rousseau portresiydi. Cumhuriyetçilik belasını saltanatların üzerine en tutkulu biçimiyle musallat eden, hiçbir cumhuriyetçi fikrin görmezden gelemediği büyük filozofun portresi. Eşitlik ve özgürlüğe dayanan; genç jakobenin söyleyişiyle saltanatların yarattığı bin yıllık geleneğin eski olmaktan başka hiçbir değer taşımadığını söyleyen cumhuriyetçi fikir, Sade’ın çağrısını hep hatırlayarak ayakta kalabilir ancak: Cumhuriyetçi olmak istiyorsanız, biraz daha cesaret. Tarihi fikirler belirlemez; fikirler tarihin büyük savaşımlarının ürünüdürler, fakat dönüm noktası geldiğinde fikirler maddi bir güce, bir silaha dönüşürler.

CUMHURİYETÇİLER VE CUMHURİYET DÜŞMANLARI

Şefik Hüsnü, 1924 yılında cumhuriyet henüz kurulmuşken, Cumhuriyetin yıkıcı halkçılıkta başarılı olduğunu; saltanatı yıktığını ama yapıcı halkçılığı başaramadığını, siyasal özgürlükleri ve örgütlenme hakkını kuramadığını yazmış ve uyarmıştı: Böyle bir cumhuriyet ancak azınlığın zorbalığı olacaktır. Şefik Hüsnü’nün ömrü cezaevlerinde geçti, Manisa’da bir “Cumhuriyet düşmanı” komünist olarak sürgünde öldü. Hüsnü’nün 1924 yılında azınlığın zorbalığı tehlikesine karşı dile getirdiği cumhuriyetçi fikir bugün bütün yakıcılığı ile herkese çok açık gelen bir şey söylemektedir.

2014 yılında gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimleri, Türkiye için bir dönüm noktasıydı. AKP, siyasal İslamcı parti çizgisini devletin karakteri haline getirmiş, Atatürk Orman Çiftiliği’ne inşa edilen saray ile rejimin somut karakterinin işaretini vermiş, tek adam rejiminin taşlarını döşemişti. İslamcı karakter ile birleşen tek adam-hanedan rejimine karşı 2013’te gerçekleşen Türkiye tarihindeki en güçlü kendiliğinden halk hareketine bir rest olarak gerçekleşen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde muhalefet iki sloganla yarıştı: Türkiye’nin cumhuriyetçi partisi, “Ekmek için Ekmeleddin” dedi. CHP’nin siyasal İslam geleneğinden olan cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nu halka sunarken seçtiği slogandı bu. “Cumhuriyet düşmanı” HDP’nin lideri Demirtaş’ın adaylık kampanyasının sloganı ise Türkiye’nin gördüğü en kitlesel cumhuriyetçi eylemin talebinin üç kere söylenmesinden oluşuyordu: “Seni başkan yaptırmayacağız.”

Muhalefetteki “cumhuriyetçiler” ile “cumhuriyet düşmanları” için dönüm noktasından sonraki son çıkışın tarihi 7 Haziran 2015 seçimleriydi. AKP’nin ülkeyi anayasasızlaştırdığı, neredeyse bütün siyasal hakları askıya almaya başladığı bir süreçte “cumhuriyet düşmanı” HDP lideri, yarattığı ülke imgesinin halkın direnişine dayanan gücüyle aldığı oyla AKP’nin tek başına iktidarını engelleyecek bir siyasal yeni konumlanmaya zemin hazırladı, O’nu başkan yaptırmayacaktı. Cumhuriyetçi CHP ise 7 Haziran’ın ardından başlattığı istikşafi görüşmelerle O’nu başkan yaptırmanın zeminini hazırladı.

AKP’nin devletleşme sürecinin belki de en büyük pazarlığı olan 1 Kasım seçimlerinin sonucu artık kaçınılmazdı. Halkı kaos ile tehdit eden, adil seçimin bütün olanaklarının kaldırıldığı, ülkenin her yerinde bombaların patladığı sivil siyasetin zemininin ortadan kalktığı bir süreç sonunda yapılan seçimlerde “cumhuriyet düşmanları”nın bütün çabalarına karşın AKP devletini günümüze taşıyan adım atıldı. Cumhuriyetçi muhalefet partisi o günden beri anayasaya aykırı anayasa değişikliklerine evet oyu vermekle, besmelesiz kesilen sığırların ülkeye girişini eleştirmekle, müftülere verilen nikah kıyma yetkisinin muhtarlara niye verilmediğini sormakla meşgul. Cumhuriyetin yurttaşa vaat ettiği bütün siyasal hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırıldığı süreçte, açıkça parti devletinin liderinin ve hanedanının zorbalığına dönüşen bir rejim içinde “cumhuriyet düşmanları” ise cezaevinde.

CUMHURİYETÇİ OLMAK İSTİYORSANIZ...

20 Temmuz’da ilan edilen OHAL ile ülkenin kararnamelerle yönetilir hale gelmesi, yasamanın tasfiyesi, yargının bütünüyle bağımlı kılınması ve 16 Nisan’da anayasa değişikliği metninde değil YSK kararında cisimleşen devlet biçimi aracılığıyla cumhurî olan bütün kurumlar fiilen ortadan kaldırıldı. “Cumhuriyet düşmanı” eleştirel akademisyenler üniversitelerden tasfiye edildi, “cumhuriyet düşmanı” gazeteciler cezaevlerine kondu, seçilmiş belediye meclislerinin üzerine kayyumlar atandı, Anayasa Mahkemesi kendi varlığını fiilen ortadan kaldıran KHK’leri yetkisi dışında gördü, Türkiye’nin üçüncü büyük partisinin eş başkanları ve vekilleri cezaevlerine kondu. Türkiye siyasal tarihinde görülmemiş çapta bir dikta rejiminin, cumhuriyetin anayasasının askıda olduğu bir düzenin içindeyiz.

Bugün Türkiye’de cumhuriyetçilerin gözü kulağı, cezaevindeki “cumhuriyet düşmanları”ndan gelecek seslerde. Ahmet Şık’ın savunmasında, Demirtaş’ın mektuplarında. Düzeni değiştirecek fakirleri cezaevinden sivil siyasete çağıran mesajlarda.

Kısaca, bu düzen içinde “cumhuriyetçi olmak istiyorsanız, biraz daha cesaret”; çok uzun değil, Maltepe’den Edirne’ye varan yol kadar…

(1) Bu bölüm Işık Ergüden’in çevirisiyle ayrı bir kitapçık olarak Sel Yayınları tarafından basıldı.

Tüm yazılarını göster