Mabel Matiz’e sansür ve ana akımın tehlikeli suları

Sanatçının burada bir günahı yok; oyunun kuralları belli ve ana akımın sahnesinde, popüler kültürün neonları altında o kuralları kimi zaman esnetebiliyor olmak şimdilik yeterli. O kuralların, bu esnemeler sayesinde bir gün yıkılacağına inanmak ise sosyolojik olarak naiflik herhalde. Ya da belki her şeyi unutup gelecek yıl aynı derginin ödül töreninde kimlerin kırmızı halıda poz vermek için sıraya dizileceğine dair eğlenceli bir bahse tutuşmak en iyisi; üstelik daha eğlenceli. 

Mahmut Çınar cinarmahmut@gmail.com

Şarkıcı Mabel Matiz ile Mayıs ayında bir söyleşi yapmıştım. Müziğinin, şarkılarının ve kendisinin durduğu yahut konumlandırıldığı yerler üzerine çok derinlikli olmasa da konuşma (daha doğrusu “yazışma”) imkânı bulmuş, aklımdaki kimi soruları sormuştum. O sorulardan biri de, benim müzik ve kültür tartışmaları açısından hep önemli bulduğum, sınırları durmadan değişen, altı zamanların ruhuna göre başka şekillerde doldurulan “alternatif ile ana akım ayrımı” tartışmaları üzerineydi. Artık pekâlâ ana akımda yer edinmiş bir müzisyen olarak Matiz bu soruya şöyle yanıt vermişti:

“Böyle bir ayrıma hiçbir zaman inanmadım. Ancak piyasanın bunu algılayıp kabul etmesi zaman almış olabilir. Ana akım her zaman alternatif bakışla, underground’un getirdiği değişimlerle şekil almıştır. 2011’de çıktığımda ‘pop müzik yapıyorum’ dediğimde insanlar inanmıyordu. Yıllar içinde beni ‘ana akımın ortasında ilginç bir vaka’ olarak değerlendirenler oldu. Bugün geldiğimiz noktada ise geleneksel pop ve ana akım algısının tamamen çöktüğü, sınırların ortadan kalktığı, çok daha kaynaşmış bir müzik dünyası.”

Geçtiğimiz günlerde yine ana akım bir erkek dergisinin ödül töreninde yaşananlar üzerine bu söyleşiyi hatırladım. Herhalde duymayan yoktur, hatırlayalım: GQ Türkiye 'Men of the Year Ödülleri'nde, bir ödülü takdim etmek üzere törene davet edilen Mabel Matiz, kime ödül vereceği dahi aylar öncesinden belliyken tören sırasında organizatörlerin karar değiştirerek kendisini sahneye davet etmekten vazgeçtiklerini açıkladı. Sosyal medya hesaplarından derginin tutumunu ifşa eden sanatçı, dergi içerisinden aldığı bilgiye göre bunun, yaz aylarında yayınladığı ‘Karakol’ adlı şarkının klibi üzerine peyda olan homofobik sansür tartışmalarından kaynaklandığını belirtti. Yine hatırlarsınız ki Temmuz ayında yayınlanan şarkının klibi, “eşcinselliği özendirdiği” bahanesiyle sansüre uğramış, RTÜK televizyon kanallarına video klibin yayınlanmaması talimatı vermiş, sansür kararı büyük bir eleştiri dalgasına neden olmuş ve bir “sahip çıkma” kampanyası ile şarkı, muktedirin niyetinin aksine yazın belki de en popüler şarkısı haline gelmişti.

GQ, Matiz’in açıklamasının ardından birçoklarınca kabahatinden büyük bulunan bir özür metni yayınladı. Olayı “talihsizlik” olarak tanımlayan derginin açıklamasında yaşananların organizasyonla ilgili bir hata olduğu belirtildi ve “Mabel Matiz sevgisi” dile getirildi. Sosyal medya ehli bunu “yemedi” tabii, dergiye yönelik haklı eleştiriler nereden baksanız (her zaman olduğu gibi) bir yahut iki gün sürdü.

‘AHLAKSIZ’ POPÜLER KÜLTÜR

Mabel Matiz, yazının girişinde alıntıladığım söyleşide (özellikle müzikte) ana akım ile alternatifin sınırlarının ortadan kalktığını düşündüğünü ifade etmiş olsa da aslında GQ ile yaşanan krizin temelinde biraz ana akımın, biraz da onunla birlikte anılmasında beis olmayan popüler kültürün özelliklerinin izleri var.

Sözlükler, doğru biçimde ana akımı, “Normal ya da alışıldık olarak görülen düşünceler, tutumlar ve eylemler; baskın eğilim” olarak tanımlıyor. “Normal”lik, çoğunluğa hitap ettiği iddiasında olan, siyasi yelpazenin ortalarında konuşlanmaya çalışan, kültürel olarak toplumun değerlerini yansıttığını düşünen, yine bu değerlerin çatısı olarak görülen muhafazakârlık ile asla gerçek anlamda çatışmayan bir büyük odağın söylemi olarak sayfalara, ekranlara yansıyor. Ana akım, diğer bir deyişle “yaygın” olan medya, sanat eseri, kişi yahut şirket vesair, yaygınlığının gereklerini yerine getirmeye çalışırken, aslında hitap ettiği kitleye (Ulus? Millet? “Halkımız”?) dair bütüncül bir hayalin peşinden gidiyor. Popülerlik kaygısı, baskın ve çoğunluk olanın söylemini yeniden ve yeniden üretiyor, bu çoğunluğun dışında kalanı ise “radikal”, “marjinal”, “anormal” olarak yeniden tanımlıyor.

Bu tanımlama ve konuşlanma kaygısı, farklı olana duyulan tahammülsüzlük olarak hayat buluyor. Bu da genel anlamda ayrımcılığı ve nefret söylemini medyada var eden en büyük sorun zaten. Öte yandan ana akım medya, hitap ettiğini düşündüğü çoğunluğun sesi olma gayretinde de büyük bir çıkmazın içine girerek ve varsa eğer, böyle bir kitleye atfetmesi gereken saygınlıktan uzak düşerek indirgeyici ve aşağılayıcı bir “ortalama insan” kalıp yargısı yaratıyor. “Halkın sesi” olma iddiası, aslında “Gündemi sizin için, sizin adınıza belirliyor, takip ediyor ve gereken şeyleri sizin adınıza söylüyoruz”a giden tek taraflı ve yanlış bir iletişime evriliyor.

Ana akım olmanın gereklerini yerine getiren bir medya organının anatomisinin çok yüzeysel bir resmi bu ama tek resmi değil.

Popüler müzik pekâlâ popüler kültürün bir parçası, belki de en önemli birkaç unsurundan, ürününden biri. Sanırım (yazının sağlığı açısından) çok kısa biçimde, dilimize pelesenk bu “popüler kültür”ün bugünkü konumuzla ilgili birkaç özelliğinden söz etmemiz gerekiyor. Sosyoloji, beşeri bilimler uzun zamandır popüler kültürün her yerde aynı biçimde gelişen ve gözlemlenip ölçülebilir özelliklerini sınıflandırmaya çalışsa da bu çok zor. Ancak birkaç sacayağı hiç değişmiyor:

  • Popüler kültür, kültürel üretimleri alınıp satılabilir ürünlere çeviriyor.
  • Yerel ve geleneksel özellikleri alıp kullanıyor, dönüştürüyor ve yerel - küresel kültür endüstrisi pazarlarına sunuyor.
  • Bu ürünleri geniş (daha geniş, en geniş) kitlelere sunmayı ve satmayı gerektiriyor.
  • Durmadan dönüşüyor, değişiyor, evriliyor. Öz olarak başka hiçbir şeye değil, paraya, “satış”a tedavül edilmiş olduğu için değişmez kuralları, yöntemleri, içerikleri bulunmuyor.

Bu son madde, oksimoron gibi duyulsa da aslında “yanardöner” bir “baskın” kültür resmi çiziyor. Ahlaki nosyonların yer bulmadığı, bulmak zorunda olmadığı baskın popüler kültürün satılabilir her şeye yönelik ilgisi kimi zaman toplumun muhafazakâr değerlerinin dışında duran kişi ve ürünlere de yönelebilir tabii ki. Nitekim 80’li yıllardan itibaren Batı entelijensiyasının boncuk bulmuş çocuklar gibi üzerine atladığı “özgürleştirici (emancipatory) popüler kültür” tartışmalarının kökeninde biraz da bu “farklılıkların da popüler kültür içerisinde temsil edilmesi imkânı” yatıyordu. Gerçekten de özellikle Batı’da popüler kültür ürünlerinde; inisiyatif alan azınlıkların, güçlü kadınların, hayatlarını önyargılardan uzak yaşamak isteyen LGBTİ+’ların, baskın güzellik normlarına uymasa da güzel olanların, hasılı ana akım medyada “normal” sayılmadıkları için daha önce yer bulamamış yahut temsil edilmemiş olanların zamanla yer bulduğuna tanık olduk. Bu durum, birçok açıdan “özgürleştirici” etkileri olsa da bize ne ana akımın “normal”i temsil etmekten ve tanımlamaktan vazgeçtiğini, ne de popüler kültürün nihayet çoksesli ve bir-aradalığa dayalı bir demokratik evrim geçirdiğini anlatıyor. Bu durum bize (sokakta verdikleri dişe diş mücadele sayesinde) görünür olan kimliklerin, popüler kültürün anlamlar hegemonyasında bir yer edindiğini, görülmemelerinin ve temsil edilmemelerinin (yine aynı mücadele sayesinde) artık mümkün olmadığını, öte yandan, kabul etmek biraz acıtsa da, kamusal alanda yer edinen bu “farklı” kimliklerin aynı zamanda birer pazara ve hedef kitlelere işaret ettiğini gösteriyor. Yani aslında gözleri dolar işaretiyle parlayıveren kültür simsarlarının “çok farklı ve orijinal” bulduğu ne varsa onun bir süre sonra ekranlarda, sayfalarda, akıllı telefonlarda en çok görülen şey olmasına şaşırmıyoruz. Kişisel olarak benim şaşırdığım şey, bunun çok seslilik, kapsayıcılık, özgürlük için bir “umut” olarak görülmesi.

RENKLİ KAPAĞIN ARKASINDA AHLAK BEKÇİSİ BEKLİYOR

Takip ettiğim bir yayın değil ancak Matiz’in açıklamasından çıkardığım kadarıyla sanırım GQ dergisinin ödül gecesinin konsepti “co-exist” yani “bir arada var olmak” imiş. Yukarıdaki birkaç paragrafta söylemeye çalıştığım şey bu işte; cinsiyet kimliklerinin sınırlarının, cinsiyet normlarının en belirgin olduğu örnek olarak bir “erkek dergisi”nin var oluşuna aykırı biçimde kapsayıcı ve “çok-renkli” (bu kelimeyi siz de sevmiyorsunuz artık değil mi?) olma çabası, altı yetkin metin yazarları ve PR uzmanları tarafından ne kadar parlak cümlelerle doldurulmuş olursa olsun bir pazarlama meselesidir. Nitekim o söz konusu “varoluş”un (heteronormatif erkeklik) gerçek anlamda tehdit edildiği noktada bu özgürlükçü, bu rengârenk erkek dergisinin içinden “toplumsal değerlere, halkımızın genel ahlak yapısına aykırı düşülmemesi gerektiğini ifade eden” ince bıyıklı, kalın gravatlı bir ahlak bekçisi çıkıverir. Ana akım olmak bunu gerektirir zira.

Ama tabii sanatçının burada bir günahı yok; oyunun kuralları belli ve ana akımın sahnesinde, popüler kültürün neonları altında o kuralları kimi zaman esnetebiliyor olmak şimdilik yeterli. O kuralların, bu esnemeler sayesinde bir gün yıkılacağına inanmak ise sosyolojik olarak naiflik herhalde.

Ya da belki her şeyi unutup gelecek yıl aynı derginin ödül töreninde kimlerin kırmızı halıda poz vermek için sıraya dizileceğine dair eğlenceli bir bahse tutuşmak en iyisi; üstelik daha eğlenceli. 

Tüm yazılarını göster