Kraliçe Elizabeth öldü, perde kapandı. Hey gidi...

Kraliçeye üzülüyorum elbette. Yani yetmiş yıl kraliçe olmak hiç kolay iş değil. Yetmiş yıl boyunca yatıyorsun kalkıyorsun kraliçesin. Yine yatıyorsun yine kalkıyorsun yine kraliçesin.

Abone ol

Sevilay Çelenk*

Buckingam’dan haber geldi. Dediler ki queen ölmüş. Oy queen, queen, queen... Sabır onun tebaasına oooy. Camilla queen consort olmuş, Camilla queen consort olmuş ooooyyy. Neyse bacım bu ağıtı daha fazla sürdüremeyeceğim. Bu arada Queen consort ne diye soracak olursanız, “eş durumundan kraliçe” diyeyim ben size. Yani Camilla, Kraliçe II. Elizabeth gibi bizzat bir kraliçe olduğu için değil, kocası kral olduğu için bu unvanı taşıyacak ve kralın yetkilerini kullanamayacak. Kullanmasın da zaten. O kraliçelik ki Diana’ya kısmet olmadı...

Akşamüzeri bir arkadaşım mesaj atıp “Gidiyor galiba” dediğinde, kraliçeden söz ettiğini kavramak biraz zamanımı aldı. The Royal Family resmi twitter hesabından yapılan “Kraliçe bugün Balmoral’da öğleden sonra huzur içinde hakkın rahmetine kavuştu” açıklamasını görünceye kadar da habere inanmadım. Ne diyelim, hiç değilse sıralı ölüm... Zaten son yirmi yıldır şu linkte de uzun uzun anlattığım gibi prova edilip duran bir ölüm söz konusuydu ve ara ara provalar gerçek sanılıyordu. Nihayet kraliyet familyasının bu kısa, net ve kesin açıklaması olayı şayia niteliğinden çekip çıkardı. Perdeyi kapattı. Tabii aile hayırsız, ne ağıt ne bir şey. Madenlilerin deyişiyle “Kuru kuru kurban olam, têw toprak başınıza...”

Kraliçe bildiğiniz üzere tam 96 yaşındaydı. Yetmiş yıldır saltanat sürüyordu. Kocası Philip’i de geçtiğimiz yıl otuz kişilik bir törenle uğurlamıştı ki lebalep bir tören yaptırmayışı da bana epeyce dert olmuştu, onu da yazmıştım. Kraliçenin ölümünün açıklandığı dakikada Prens Charles bir sevgisizlik selinin de hedefi oldu ki yerden göğe hakkıdır, kimse bir şey diyemez buna. Twitter’da gördüm, birçok başka kişi yanında Ayşeciğim Çavdar da “Charles’tan kral olmaz!” demiş. Olmaz. Zati ben onu “Çokoprens” ilan edeli yüzyıl oldu. Yeter de artar bile. Jelatinini de köşeye ayırsın. Yüzyıl demişken yaşı da biraz abartıldı merhumenin. Abimin az evvel hatırlattığı gibi, Allah uzun ömürler versin teyzemiz Nayo’dan sadece iki yaş büyükmüş... “Kendisinin” Milaslı anneannesi Sezoş da 98 yaşında. Bayramda seyranda arıyorum, “Alo” dememlen sesimi tanıması bir oluyor. İkisi de cin gibi maşallah.

Bu arada, kraliçenin merhum kocası, konsort kral Prens Philip’in ardından yazdığım ve bence epeyce bir araştırmacı gazetecilik de içeren yazımı beğeniyle okuyan çok olduysa da birkaç kişi de ölünün ardından bu ne cıvıklık filan diye cık cıklamıştı sosyal medyada. Bunu da söyleyeyim. (Bu arada konsort kral ya da kraliçe de “çakma kral” gibi bir şey oluyor bence. Şimdi ayıktım). Oysa Prens Philip’le ilgili yazının linkine gidip bakarsanız aslında bir cıvıklık filan olmadığını da görürsünüz. Zaten cıvıklık fıtratıma aykırı. Özgül ağırlığım ömrüm boyunca hayatımı yemiş bitirmiş benim, ne cıvıklığı? Neyse bunu da şu sebeple hatırlattım. Kraliçenin aziz hatırasına daha cenazesi kalkmadan hürmette kusur ediyorum diye laf edecekseniz bu sayfa size göre değil bence. Gidin Ertuğrul Özkök’ten okuyun olayı. Kesin o da bir şeyler yazmıştır.

Fakat şunu da söylemek zorundayım. Buckingham ve kraliçe üzerine hiç yazmadıysam yirmi uzun yazı yazdım. Az evvel saymaya kalktım tamamını bulup sayamadım bile, yeminlen. Kraliçe’ye şu ülkede herkesten çok emeğim geçti. Ayakkabısını da yazdım cenaze provasını da, aşık olmasını da yazdım nişanlanmasını da. O yazılar sandalye tepesinde saatler geçirerek yazılıyor. Daha âlâ hürmet mi olur? Üstelik oradan buradan haber çevirip yazmakla yetinmedim. Hepsi de telif yazılar. Kraliçenin hayatına kendisinin -haberi olmadıysa da- espri kattım, sempati kattım. Sevgi emektir. Kraliçenin ölümüylen eğleniyor diyecek bir durum yok yani.

Bunca yazıyı neden yazdığımı anlatıyordum. Buckingham’a, sarayın debdebesine, magazinine filan özel bir merakım vardı tabii ama yine de nereden çıkmıştı bu yazılar diye düşünürken hatırladım ben de. Birinde Emine’nanımın Hermes çantasını, sarayın mütevazı harcamalarını filan yazacaktım. O noktadan saraya giriş yaptım. Fakat dosdoğru Beştepe’ye dalamadım haliylen, lafı teee Buckingham’dan dolandırdım. Yazış, o yazış... Bugün kötü haberi aldığımda yazı günümdü. Medyascope için bilgisayar başına geçmiştim. O yazı yarım kaldı. Kraliçenin ölümünü yine Gazete Duvar’a yazıyorum. Zaten kraliçe yazılarıma burada başlamış ve hep burada yazmıştım. Gazeteden bir arkadaşımız arayıp, maille, mesajla vs. yazıp yazmayacağımı soranlar olduğunu söyleyince, kraliçenin ardından bir yazı yazacaksam o yazının yeri burasıdır dedim ben de. İnşallah Medyascope yazımı da yarın tamamlarım.

Kraliçe’nin ölümünün ülkemizdeki artçı şoklarına gelince, cool takılanımız da az değil. Kimisi “Kraliçe ölmüş, bundan bana ne olması” diyor. Allahın şeysi... Sana daha ne olsun zaten, yıkık... Twitter’ın arama çubuğuna “Kraliçe ölmüş bana ne” ya da benzer cümleler yazın aratın bakın kaç kişi demiş. Ya da işte “İçimizdeki İngiliz, Yunan uşakları üzülmüştür” diyeni mi ararsın... Allah kimseyi akıllan fikirlen sınamasın. Yalnız arkadaş bu sağ cenahta nedir bu “uşak fantezisi” anlamadım gitti. Valla billa ya. Uşaklık da uşaklık... Fikir zikir meselesi bu bence, başka da bir şey değil... Bir de Mösyö Google’dan tercüme ettirerek, Japonca, Çince, İtalyanca, İspanyolca filan da taratın, “Kraliçe ölmüş, bundan bana ne olması” diyen var mı bakalım? Hangi Çinli “İçimizdeki İngiliz, ABD ve hatta Türk uşakları üzülmüştür tabe” diye tweet atıyor? Bence atmıyordur. Böyle bir uşak fantezilerinin olacağını hiç sanmıyorum.

Kraliçenin üzüleni çok ama dünyanın her yerinde ve belli ki her dilde saydıranı da çok. Yetmiş yılda on altı ülkede hükümdarlığını sürdürür, on beş başbakan görür ve üstüne de kocayı gömersen tabii ki arkandan bir miktar konuşulur. Şu dünyada bu yetmiş yılda ne acılar yaşandı, ne sömürüler, ne savaşlar... Tabii dünyanın kaderini etkileyecek bir kadın olmak, dünyanın en uzun ömürlü kraliçesi ve en uzun ömürlü ikinci hükümdarı olmak filan az şey değil. Beklenti hep yüksek. Kraliçenin başarı ve başarısızlıklarının, zulmünün ya da hayratının çetelesini çıkaracak bir durumum yok tabii. Ama beklentinin yüksek olduğunu biliyorum. Neyse ki ahir zamanında, ara ara toplumsal cinsiyet eşitliğine ya da LGBTİ+’ları depresyona ve intiharlara sürükleyen sözüm ona “iyileştirme” terapilerinin yasaklanmasına dair açıklamalarını görmek nasip oldu. Bunlar önemli... Derdim merhumenin ardından temaşa yapmak filan değil tabii. Mizah ve kadınlar arasındaki bağı siyaset liginde bir nebze çeşitlendirmeye ve derinleştirmeye çabalıyorum sanki. Öyle işte. İçimden geliyor, yazıyorum. Buckingham da çok iyi malzeme veriyor, n’apıcan?

Kraliçeye üzülüyorum elbette. Yani yetmiş yıl kraliçe olmak hiç kolay iş değil. Yetmiş yıl boyunca yatıyorsun kalkıyorsun kraliçesin. Yine yatıyorsun yine kalkıyorsun yine kraliçesin. İnsanlar duvarların arkasında bile olduğunu bilseler sana reverans yapmak zorundalar. Daha 26 yaşındayken tahta çıkmışsın. Amcan tahttan feragat edip, baban kral olunca hiç hesapta yokken tahtın varisi olmuşsun. Kader... On yaşından itibaren taht için eğitilmiş, yetiştirilmişsin. Canının istediği gibi ortalık yerde bir ciklet patlatamamışsın, bir dedikodu yapamamışsın, lafa ola beri gele sohbetler hakeza. Yollarda aylak aylak dolaşamamış, orada burada bulduğun banklara çöküp sigara tüttürememişsin. Sarhoş olmamışsın. Salaş bir restorana dalıp fish & chips yememişsin... “Derdini yemişim” mi dediniz? Öyle demeyin. Hiç öyle demeyin.

Sözün özü kraliçenin ölümünün dünyanın her yerinde bir önemi, tartışmasız bir haber değeri var. Nitekim haber değeri bir vakanın sana bana göre önem taşımasıyla ilişkili bir şey de değil. Daha geniş yerel, ulusal, küresel bağlamlarla ilgili bir şeydir ki kraliçenin ölümü de bu bağlamların her birini tam on ikiden vurur. İki gün bekleyin memleketimizin güzide bir köşesinde helva kavrulup, lokma dağıtılmazsa ne olayım. Dünyanın kaderine tam yetmiş yıl her türlü etki etmiş, on altı ülkenin hükümdarı olmuş bir kraliçenin ölümü bir devrin kapanışıdır. Haber değeri ney? Neyiz biz? Sarraf mı? Ayrıca sarraf olsak, kraliçe değer listemize bir numaradan girer. Senelerce de liste başı kalır.

Ne on altı ülkesi, o hükümdarlıklar hep sembolik filan diyenlere de aldanmayın bak. Bir şey sembol oldu mu bittin zaten? Şu dünyada sembollerden daha güçlü ne var? Nitekim sembolik membolik bütün o İngiliz Milletler Topluluğunda baya baya hükümdar muamelesi gördü. Benim Yeni Zelanda’da yaşayan Singapurlu Hint asıllı bir arkadaşım var, ondan biliyorum. Yıllar yılı kilise korosunda şarkı söyledi, vaizlik eğitimi filan aldı ama sonra ateist oldu. Kiliseye filan yüz çevirdi. Ailesinden, çevresinden koptu. Ülkesini değiştirdi. Fakat bir kraliçeye yüz çeviremedi. Kraliçenin doğum günlerinde özel yemekler pişirir. Giyinir, kuşanır, fotoğrafını çektirir, hürmet ve minnet ifadeleri eşliğinde paylaşır. Sembolünü kuvvetle bağrına basar yani. Az evvel sosyal medyasına baktım. Oh nooooo!!! Our queen has just passed away!!! Maaaaam!!” diye çığlık atmış. Siz istediğiniz kadar “sadece sembol” deyin...

Bir dönem sona erdi. Kraliçe Elizabeth öldü. The End. Fin. Bitti. Bunca saray mesaisinden sonra, “May the soul of Her Majesty rest in eternal peace” demek düşerdi bana da. Gidip sanal cenaze defterine de bir şeyler karalayayım...

*Akademisyen.