Kendi olmayı istemek, kendi kalabilmek

Marin, zaten göreve geldiğinde de, standart politikacı çizgisinden farklı olacağına, sıradan bir sosyal yaşamı sürdüreceğine dair niyetini açıkça ifade etmişti. 2020 yılında Britanya’da yayımlanan Vogue’a verdiği bir röportajda, “Sadece dürüst olmak, kendim olmak istiyorum. Bunu daha kolay buluyorum” demişti. Kendi olmak, hayata kendi imzasını atmak değil midir?

Menekşe Tokyay meneksetokyay@gmail.com

Birleşmiş Milletler’e göre dünyanın en mutlu ülkesi olan Finlandiya’nın başbakanı Sanna Marin’in “partilediği” görüntüler, kimilerine göre bir “skandal” idi, kimilerine göre ise dünyanın en genç seçilmiş lideri olarak 34 yaşında başbakan olmuş bir kadının kendi olmayı isteme hakkını özgürce kullanabilmesiydi.

Henüz yirmi yedi yaşındayken Finlandiya’nın üçüncü büyük kenti olan Tampere’nin belediye meclisinin başkanı olan, yüksek hızlı bir tramvay teklifi konusunda 10 saat süren bir tartışmadaki moderasyonunun viral olmasıyla büyük bir beğeni toplayan, eski Başbakan Antti Rinne Aralık 2019’da istifa edince ulaştırma ve iletişim bakanlığından başbakanlık koltuğuna sıçrayan, beş partiden oluşan kadın ağırlıklı bir koalisyon hükümetinin en tepesine yerleşen bir kadından söz ediyoruz.

Birinin cep telefonunu çantasından çıkarıp o anları güya “ölümsüzleştirmek” istemesinden itibaren özel hayatıyla ülke ve dünya gündemine yerleşen ve “Ben de bir insanım. Karanlık bulutların ortasında eğlenmek istiyorum. Politikacıların da eğlenmeye ihtiyacı var” diye kendini savunmak zorunda bırakılan bir kadından…

Çocukluk arkadaşlarıyla veya kelli felli siyasetçilerle “klas” bir barda buzlu viskisini yudumlayıp caz müzik eşliğinde ülkeyi kurtarsaydı, bu kadar tepki çekmeyecek ve hatta o gecesi basına bile yansımayacak bir kadından…

Finlandiya’da siyasetin formelliğini yıkmak, fil dişi kulesinden halkın arasına inip, mesai saatinde yine tüm entelektüel gücü ve siyasi becerileriyle dünya gündemine yerleşmek isteyen, İskandinav ışıklarını tüm yıla ve yaşama yaymak isteyen bir kadından söz ediyoruz.

Finlandiya Başbakanı Sanna Marin

Ve aynı kadın şu anda -tüm erdemleri, eğitimi, başarıları, hayalleri görmezden gelinerek- cinsiyetçilik ile yaşçılık arasındaki o berbat terazinin kefelerine konmuş tartılıyor adeta… “Değişmeyeceğim” diyor. “Şu ana kadar neysem o kalacağım, umarım beni böyle kabul edersiniz.”

Örneğin dört yıl önce Finlandiya Yeşiller Partisi’nin eski başkanı Touko Aalto da bir gey kulübünde dans ederken görüntülendikten iki ay sonra “tükenmişlik sendromu” ve “depresyon” gerekçesiyle görevini bırakmıştı; ancak kendisine dair eleştirilerde benzeri bir cinsiyetçi tavır sergilenmemişti. Dolayısıyla ortada ciddi bir çifte standart var.

Hem kendi olmak, hem kadın olmak, asıl gerçekçi olup imkansızı istemek budur. Her insan, kendi olması karşılığında topluma bir bedel öder. Az ya da çok, ama mutlaka bir bedel. Kimse bedelsiz kendi olamaz. Bu bedel çoğu kez yalnızlıktır” der Murathan Mungan, kadın olmaya dair kaleme aldığı Yüksek Topuklar adlı ilk romanında.

Dünyadaki parlamenterlerin dörtte birinden azı kadın iken, beş parti liderinden dördünün hem kadın hem de 35 yaş altı olduğu Finlandiya rüyası ise, bunu medya açısından daha “çekici” hale getiriyor.

Finlandiya, dünyada kadın olunabilecek üçüncü en iyi ülke olarak kabul ediliyor.

Marin, zaten göreve geldiğinde de, standart politikacı çizgisinden farklı olacağına, sıradan bir sosyal yaşamı sürdüreceğine dair niyetini açıkça ifade etmişti. 2020 yılında Britanya’da yayımlanan Vogue’a verdiği bir röportajda, “Sadece dürüst olmak, kendim olmak istiyorum. Bunu daha kolay buluyorum” demişti. Kendi olmak, hayata kendi imzasını atmak değil midir?

Marin, müziği çok seviyor; sürekli müzik festivallerine katılıyor. Halk arasında denir ya, “neyse o, özü sözü bir”. İşte öyle biri.

Sanna Marin  basın konferansında giydiği deri ceket (ortada) Baltık Denizi Enerji Güvenliği Buluşması'nda (sağda) 

Alman Bild gazetesi tarafından dünyanın en “cool” başbakanı olarak nitelendiriliyor. Nisan ayında bir basın konferansına siyah deri ceketle gitmesi oldukça ilgi çekmişti.

Kendi olmak, ötekiyle ilişkiler karşısında kendi özünü korumak, özgür aklını korumak aslında. Birçok açıdan Fince’deki o meşhur “sisu” kelimesinin hakkını veren bir dilek bu: her türlü olumsuz durum karşısında dirayetli ve cesaretli olabilmek, başarısızlıklar karşısında kararlı ve yılmaz duruşunu korumak. Yani pes etmemek… Kendi özüne şefkatli olmak…

Kendi potansiyeline inanarak sorunu çözmek, koşulları iyileştirmek ve mücadeleci ruhunu yitirmemek…

Hedefine ulaşmak için elinden gelen her şeyi denemesine rağmen halen başaramadığını hissettiğinde, hayatta tek başına olmasına rağmen bir projeye adım attığında veya çok çetrefilli bir işin tam ortasındayken dengeyi kaybetmeden hemen harekete geçmek… Bazen doğaya ve özüne dönmek, bazen hiçbir şey yapmamak, bazen de güçlü ve derin bir nefes alarak karamsar duygulardan uzaklaşmak… Sisu işte tüm bunların bir kelimeye sığan bileşkesi…

Dilimizdeki “balkır” sözcüğünün farklı bir yansıması belki de… Yani, şiddetli bir yağmurun orta yerinde aniden hayatımıza giren güneş, ışıltı, parıltı, karanlığın içinde her zaman bir ışık, bir şimşek olabileceğini ve kendi ışığımıza inanmamız gerektiğini gösteren en naif anımsatıcılardan biri... Tıpkı Finlandiya semalarını kaplayan Kuzey Işıkları misali…

Helsinki’deki bir gece kulübünde bir grup model, müzisyen ve sosyal medya influencer’ı ile parti görüntülerinin yanı sıra, geçmişte Marin’in çocuğunu emzirirken çektiği selfi görüntüleri veya Facebook’a yüklediği kaparili makarna sosu tarifleri ile politikacı imajında yaşanan dönüşüm, bir süredir partiye çok ihtiyaç duyduğu genç seçmen zeminini sağlıyor. Çünkü genç neslin kalbi artık kendilerine benzeyen, insani yönlerini önceleyen, insani zaafları da olan ancak mesleğinde de tuttuğunu koparan, yedi defa düşüp sekiz defa ayağa kalkabilen otantik liderlerden yana atıyor.

Zaten ölçülü, duygusuz ve resmi şekilde yazılmış sosyal medya paylaşımlarından günlük veya haftalık programlarını, demeçlerini takip edebildikleri siyasetçilerin kalplerine dokunmak istiyorlar. Onların gerçekliğinin, insancıllığının siyaset aygıtında “terbiye edilmesini” istemiyorlar.   

Finlandiya’dan birçok kadın, tam da bu yüzden kendi “partileme” görüntülerini #solidaritywithsanna hashtagi altında sosyal medyaya koyarak, başbakanlarıyla dayanışma sergiliyorlar.

Hatta Hillary Clinton, ABD dışişleri bakanlığı yaptığı sırada 2012 yılında Kolombiya’ya yaptığı bir gezi sırasında kalabalık bir kulüpte dans ederken fotoğrafını da sosyal medyada “Dans etmeye devam et, Sanna Marin” sözleriyle paylaştı.

Marin renkli sosyal hayatı ile iş hayatı arasında kalın bir perde çekiyor. Adeta “Kendi yaşamının efendisi sensin. Hiç kimseye kendi yaşamını emanet etme” diye salık veren Wilhelm Reich’e kulak verircesine…

İş etiğini son derece önemsiyor. Zira zorlu bir yaşam mücadelesinden bu noktalara gelmiş biri. Henüz çocukken anne babası boşandığı, babasıyla sonraki yıllarda sadece bir kez görüştüğü ve finansal kaynakları sınırlı olduğu için annesinin gelirine katkı sağlamak için önce bir pastanede, ardından da üniversite dönemi harcamalarını karşılamak için kasiyer olarak başka bir mekânda çalışıyor. Ailesinde üniversiteye giden ilk kişi.

LGBTİ+ haklarını desteklemesi ise, annesinin aynı cinsten biriyle ilişkide olması karşısındaki birebir gözlemleri ve bu konuyu hayatın normal akışının bir parçası olarak görmesiyle örtüşüyor.

Marin, karar alma süreçlerinde kanıt-temelli bir yaklaşım benimsemeyi önemsiyor. Pandemi sırasında hızlı ve kararlı bir liderlik sergiledi; salgının yayılmasına kısıtlama tedbirleri halkın büyük kısmının desteğini aldı ve her bir vakanın test edilip takip edilmesi konusunda ısrarcı oldu.

Ayrıca, Finlandiya’nın 2035 yılına kadar atmosfere emisyonlarını sıfıra indirme sözü verdi, ülkedeki ebeveyn izin sürelerini daha da iyileştirdi ve anne-baba arasında izin bölüşümünü eşit hale getirdi. Bunda dört sene önce dünyaya gelen biricik kızı Emma’nın ardından ebeveynlik dinamiklerini ve zaman bölüşümünü daha iyi gözlemlemesinin de kuşkusuz etkisi oldu.

Marin şimdiyse ülkesinin NATO’ya girişini garanti altına aldı – hem de Rusya’nın toprak heveslerinin sınırlarını aşabileceğinden korkan birçok Finlandiya vatandaşını teskin ederek… Zira Finlandiya’nın parti görüntülerinden çok daha acil sorunları var: enerji krizi, ev-içi şiddet, artan enflasyon, sağlık sistemindeki sorunlar NATO’nun sağlayacağı güvenlik şemsiyesi gibi…

Dolayısıyla Finlandiya siyaseti, genç ve güzel başbakanından liderlik vasıflarını daha güçlü şekilde ortaya koymasını bekliyor. Zira birçok ankette Marin’in partisi olan merkez soldaki Sosyal Demokratlar, son dönemde merkez sağ Ulusal Koalisyon Partisi’nin gerisine düşüyor ve kendisinin önümüzdeki sene gerçekleşecek genel seçimlerde başbakanlık koltuğunu yitirme tehlikesi var.

Dolayısıyla, Marin’e yönelik eleştiriler ülke içinde “bir başbakan için neyin uygun ve doğru olduğu” sorusuyla ahlaki bir bakış açısı etrafında dönerken, ülke dışında da Marin’in dünyadaki birkaç genç liderden biri olması ve ülkesinin NATO’ya eklemlenmesindeki tarihi angajmanı ekseninde şekilleniyor.

Ülkede bazı kesimler bu videoları ve görüntüleri konuşurken, Finlandiya’da bir yandan bütçe görüşmeleri yapılırken, bir yandan da çoğunluk hissesi Finlandiyalı enerji devi Fortum'a ait olan Uniper’in mali destekle kurtarılması konusunda Almanya ile yoğun müzakereler yürütülüyor ve bunun da vergi mükelleflerine büyük bir maliyet getireceği konuşuluyor.

Vogue’a verdiği röportajda, “Eğer başaramazsam – çünkü ben de bir politikacıyım ve hepimizin bildiği gibi işler bazen istediğimiz gibi gitmez- 'elbette başaramadı çünkü o genç bir kadın”'denmesini istemem” şeklindeki sözleri ise durumu çok güzel özetliyor. Kendisine bağlanan umutların, “genç ve güzel bir kadın” olmak üzerinden değil, aktif, başarılı ve tuttuğunu koparan bir siyasetçi üzerinden kurgulanmasını, başarısızlık hanesinin de cinsiyet-nötr bir temelle oluşturulmasını savunuyor.

Halbuki, Beyhan Budak’ın “Kendine İyi Davran Güzel İnsan” kitabındaki o güzel tespitine kulak verirsek, “sen melek olsan, kanat sesinden rahatsız olacak insanlar olacaktır.”

Finlandiya başbakanının da, sokaktaki herhangi bir sıradan kadının da, sahnede var olan müzisyenin de sisu kelimesinin içine sığdırılmış kocaman bir yaşam felsefesini gerçekleştirmek için bir noktadan başlaması gerekiyor.

Sisu, kadınlar açısından bir sözcükten çok daha fazlası. İçinde bir hazine barındırıyor. Sadece eğlenmek isteyen başbakanın da, kendisine yakıştığına inandığı sahne giysileriyle şarkılarını özgürce söylemek isteyen şarkıcının da, sokaklarda cinsel kimliğiyle veya LGBTİ+ bayrağıyla var olmak isteyen gencin de yaptığı şey, aslında yılmaz bir kararlılıkla hayata çengel atmaktır.

Yaşam, durmadan bizi eksiltmeye çalışırken, mutlulukla, kahkahayla, neşeyle yaşama hakkı olduğuna inanmakla başlıyor tüm yolculuk hikâyeleri ve bu hikâye, yaşam denen o kalabalık uçaktan inene dek, soluk soluğa amansız bir şekilde devam ediyor. Beklentiler değişiyor. Medya değişiyor. Kişilerin birbirlerine erişme, onlarla özdeşleşme, kendilerini ifade etme olanakları çeşitleniyor.

Dünyaya gelmek zaten başlı başına bir mücadele alanı iken, bu kısa süre zarfında kişi son nefesine kadar kendisini arıyor. Ve kendisine şefkatli davranan, değersizlik duygusuna kapılmayan bireyler, artık giderek “sizlere verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim” tabelasıyla insan arasında gezmek istemiyor. Gençler artık kendi değerlerini, sırf başkalarının onlara biçtiği değer yargıları üzerinden ölçmek istemiyor.

Finlandiya’nın genç ve sıradışı başbakanı bu tabloyu bize kahkaha ve gözyaşları eşliğinde unutulmaz şekilde göstermiş oldu. Tarihe de ismini sırf kadın kimliğiyle değil, hem ülkesini NATO’ya eklemleyen, hem de duyguları olan bir politikacı olduğunu gösteren biri olarak kazıdı.

Tüm yazılarını göster