Kapitalizmde keyfin düzenlenişi: Deleuze okumak veya Candy Crush oynamak

Alfie Bown’un Keyif Almak ‘Candy Crush ve Kapitalizm' kitabı, Epona Yayıncılık tarafından, Emine Ayhan çevirisiyle yayımlandı.

Emek Erez emekerez@gmail.com

Kapitalizmin yaşamın her alanına sızdığı, en öznel alanlarımızı bile belirlediğini söyleyebileceğimiz bir zamanda yaşıyoruz. Peki, oldukça kişisel olduğunu düşündüğümüz keyif anlarında bile bunun geçerli olduğunu söyleyebilir miyiz? Mesela, eleştirel teori okuyoruz ve bundan keyif alıyoruz, bununla birlikte kendimize radikal bir konum belirliyoruz, böyle bir durumda bile beğenimizin kapitalizmle nasıl ilişkisi olabilir?

Alfie Bown, 'Keyif Almak: 'Candy Crush ve Kapitalizm' kitabında "keyif" gibi oldukça kişisel olduğunu düşünebileceğimiz bir alanın, içinde yaşadığımız kültürde nasıl biçimlenip düzenlenebileceğini tartışırken, o çok sevdiğimiz teorilerin, filozofların nasıl meta anlamı kazanabildiğini düşündürüyor ve bunun yanı sıra keyif üzerinden kurulan hiyerarşik konumları da aşındırıyor. Yazar, eleştirel teoriden Candy Crush’a, 'Game of Thrones’tan Gangnam Style’a kadar farklı keyif biçimlerini "vaka incelemeleri" olarak ele alıyor, bu konuda yaptığı görüşmelerle de fikrini destekliyor. Ayrıca, kapitalist mutluluk buyruğu ile keyif arasında da bir köprü kuruyor. Farklı teori ve fikirlerle yürüttüğü tartışmasında daha çok Lacan düşüncesini öne çıkardığını da ekleyebiliriz.

BEĞENİLERİMİZ KÜLTÜRELDİR

Metnin tartışmasında şunu görüyoruz; keyifle ilgili en gözden kaçan şey, onun bizi bir yandan kurarken özgür olduğumuzu hissetmemizi sağlaması çünkü bu konudaki tercihlerimizi kendimizin belirlediği yanılgısına düşüyoruz ve bunu "doğa vergisi" kabul ediyoruz. Bu nedenle keyif aldığımız şeylerin bizde zaten doğal olarak bulunduğu fikrine sığınıyoruz ve buradan elde ettiğimiz konumu da doğallaştırıyoruz. Bown bu konuda Boudieu’nun "beğeni" kavramını hatırlatıyor, ona göre; "karizma ideolojisi meşru kültürde beğeniyi bir doğa vergisi sayarken, bilimsel gözlem kültürel ihtiyaçların yetiştirme ve eğitimin ürünü olduğunu ortaya koyar." Yani beğenilerimiz veya keyif aldığımız şeyler genellikle kültüreldir. Kapitalizmde ise "keyif al" bir buyruğa dönüşürken, yine bu durumu doğal yetimizmiş veya özgür hareket ediyormuşuz şeklinde düşündürmeyi ihmal etmiyor. Oysa burada konu keyif almamız değil, artık "neyden" keyif aldığımızın düzenlenişi.

'ÜRETKEN KEYİF' OLARAK ELEŞTİREL TEORİ

Bown bu bağlamda "üretken keyif" olarak eleştirel teoriyi tartışmaya açıyor. Bu konudaki keyif pratiklerinin genellikle "meşru" olarak kurulduğunu görüyoruz. Mesela yazara göre; "Bağımsız film, sanat, teori ve edebiyat, meşru keyif olarak düşünebileceğimiz kategorilerden bazılarıdır. Bunların hepsi de, kendimizi onlarla tanımlamaktan ‘gurur’ duyabileceğimiz ya da ‘kültürel sermaye’ taşıyan keyif örnekleridir". Burada sorun olan şey, bu konulara ilgi duyan öznelerde oluşan değer yargısıdır ki Bown’un vurguladığı gibi bu genellikle bilinçdışıdır. Çünkü yazarın Leavis’e atıfla belirttiği gibi, "Neyden keyif alacağımızı seçerken, bilinçdışı zihnimiz de tıpkı Leavis’in bilinçli zihni gibi düzenlenmiş ve yargılayıcıdır, ne var ki biz bu yargının denetimine sahip değilizdir." Bu "denetime sahip olamama" durumu eleştirel teori üzerinden kurulan keyif biçiminde meselenin kültürel olduğunu unutarak içgüdüselmiş gibi hareket etmemize neden olur. Böyle bir durumda eleştirel teoriden alınan keyfi de "doğa vergisi" olarak algılarız. Buradan alınan keyifle kendimize "radikal kimlik" kazandırabiliriz. Oysa burada söz konusu olan dönüştürücü bir pratikten çok bize verilen malzemeden alınan keyiftir ki çoğu durumda böyle bir öznellik eleştirel teorinin pek de onaylamayacağı konumlar doğurur.

Bu bahiste yazarın Deleuze ve Guattari üzerinden yaptığı "vaka incelemesi"nde bahsedilen Facebook grubu örnek verilebilir. Bown’un burada vurguladığı şey bu gruptaki paylaşımların, Deleuze düşüncesiyle çelişen şekilde kişilerin "o olma" arzusunu yansıtması ve bu kullanıcıların farklı pozlarda düşünürü okurken gösteren pek çok fotoğraf paylaşımı. Yazar bunu şöyle yorumluyor: "Kültürümüzdeki edebiyat fetişleştirmesinin açık bir emaresine rastlarız burada. Lacan Freud’un izinden giderek, fetişi öznenin hissettiği eksikliği örten şey olarak tanımlar. Fetiş cinsellik bağlamında düşünülebilir ama aynı zamanda Marksizm’deki meta fetişizmi tartışmaları için de geçerlidir…" Burada gördüğümüz, kişinin Deleuze düşüncesindeki radikal potansiyeli görmesinden, düşünceyi bir dönüştürücü olarak kullanmasından çok onu bir meta gibi algılaması ve "o olma" arzusuyla kendi eksiğini tamamlamak için düşünceyi araçsallaştırmasıdır. Böylece, keyif alınan düşünce nesnel bir anlam kazanırken, kişi bir yandan da modern kapitalist öznelliğe eklenmiş olur çünkü Deleuze’den bu şekilde keyif almanın, onu şeyleştirmek anlamına geldiği bir durumla karşılaşırız ki Bown’un ifade ettiği gibi bunun, "Deleuze’cü bir yanı yoktur."

Yazar metinde, Deleuze, Guattari Lyotard gibi "eleştirel teori" düşünürlerinin fikirlerini keyfin modern kapitalizmdeki anlamı açısından birer "vaka incelemesi" olarak ele alıyor. Onun göstermeye çalıştığı şey, yaşadığımız çağda bu teorilerin alımlanışının "rasyonel ve akla uygun" hale getirilmesi. Ona göre, "Eleştirel teori radikal bir dönüştürücü potansiyele sahip olsa da, düşündüğümüzden çok daha ‘rasyonel/ makul/ akla uygun’ şekilde tüketilmekte ve keyfe konu olmaktadır." Yukarıdaki Facebook grubu örneğini de hatırlarsak Bown’a katılabiliriz bana kalırsa, her şeyin tüketimle ilişkilendiği bir sistemde pek çok düşüncenin radikal potansiyelinin aşındığından söz edebilecek durumdayız çünkü bu fikirler özneye kendi eksikliğini tamamlayacak bir konum kazandırdığında, "kültürel sermaye"ye dönüştüğünde orada artık dönüştürücü bir radikallikten söz etmek zorlaşıyor.

Keyif Almak Candy Crush - Kapitalizm, Alfie Bown, Çev. Emine Ayhan, 119.syf., Epona Kitap, 2023

'ÜRETKEN OLMAYAN KEYİF'

Bown’un metinde tartıştığı bir diğer keyif biçimi, "eleştirel teori" bahsinde gördüğümüzün tam tersi bir algısı olan "üretken olmayan keyif". Yazar bu keyif biçimini cep telefonu oyunlarından yola çıkarak tartışırken bunları, "zamanı verimsizce geçirmemize yol açan bir oyalanmadan ibaret olarak görülen keyfe örnek" olarak ele alıyor ve bu konunun "işyerine" değinilmeden tartışılamayacağını düşünüyor. Çünkü ona göre; "Kafa dağıtan bu keyif biçimlerine yönelişte, işten duyulan hoşnutsuzluğa bir alternatif veya bu hoşnutsuzluktan bir kaçış arayışı söz konusudur." Bu açıdan baktığımızda telefon oyunlarının kapitalist çalışma düzeninde keyif verici bir tembellik anına karşılık geldiğini düşünmek kolay olurdu ancak yazar, "çalışma isteksizliğinin tıbbileştirilmesine benzer şekilde, yabancılaşmayı gizleme ve çalışma koşullarının örgütlü bir şekilde reddedilmesini engelleme işlevi gördüğünü" düşünüyor.

Çalışmanın olabildiğince olumlandığı, hatta kapitalizmin tüm zamanı çalışma zamanı olarak düzenlediği bir çağda yaşıyoruz. Böyle bir durumda "çalışma isteksizliği" normal olması gerekirken çoğu zaman "tıbbi" veya "psikolojik" bir mesele olarak tartışılarak "anormalleştiriliyor". İşyerinde telefon oyunuyla yaratılan kaçış anından alınan keyif bir çeşit yasağı delmeye dönüşüyor ancak özne açısından şunu da sağlıyor; dönebileceği, "anormal", "verimsiz" kabul edilmeyeceği, bir işi ve sabit bir kimliği olma duygusunu... Böylece, işe karşı oluşabilecek olumsuz tutum Bown’un deyimiyle "koşulların örgütlü bir şekilde reddedilmesi" engellenmiş oluyor çünkü bu oyunlar aynı zamanda "dikkat dağıtma kültürünün" de bir parçası ve bu durum kişinin dikkatini dağıtarak onu asıl sorun olan çalışma hakkında düşünmekten alıkoyuyor.

Bown bu konuyu tartışırken, Lacancı-Žižekçi "büyük Öteki" kavramını devreye sokuyor. "Büyük öteki bizi gözetliyormuş gibi görünen ve şeylerin düzenine uyum sağlamamızı temin etme gücüne sahip olan tanrıvari bir figürdür. Kuşkusuz, tamamen hayalidir ve ancak biz oradaymış gibi hareket ettiğimiz takdirde varmış gibi görünür ve biz de neredeyse istisnasız biçimde o varmış gibi hareket ederiz." Bu devamlı gözetlendiğimiz bir "sistem"in içinde olduğumuzu düşündürür böylece, ona uyumlu, onun tarafından onaylanan varlıklar olarak hareket etmeye koşullu oluruz.

Kitapta bu konuda sosyal medya örneği veriliyor: "Zira sosyal medyada önemli olan hangi ‘fav’ları ve ‘RT’leri aldığımız ya da kimden aldığımızdan çok, onları bir yerden alıyor olmaktır. Kimi durumlarda, sosyal medyada (özellikle de Twitter’da) ötekiler görsün diye yaptığımız paylaşım kimse tarafından önemsenmese bile biz gene de onun muhayyel büyük Öteki tarafından görülüp onaylandığını hissederiz." Bu durum konumuz çerçevesinde şöyle yorumlanabilir fikrimce, "dikkat dağıtıcı" veya "kafa dağıtıcı" olduğu düşünülen cep telefonu oyunlarını oynarken kişi ikili bir durumun içindedir bir yandan büyük Ötekini’nin onayını alması gerekir diğer taraftan ondan kaçması çünkü işyerinde bu oyunun oynanması "yasak bir keyif" alma anına karşılık gelir.

Bown bu iki durumunda aynı kapıya çıktığını gösteriyor mesela, "Candy Crush" oynayan biri için yaptığı değerlendirmede bunu görebiliyoruz: "Trende, otobüste, gizlice işte, bekleme salonlarında cep telefonuyla oyun oynarken ki hemen herkesin ‘gerçeklerden’ kaçıp biraz kafa dağıtmanın cazip bir yolu gördüğü bir şeydir bu, bundan keyif almamızın altında yatan bir neden aslında, bu yüzden duyduğumuz suçluluğun ‘yapacak daha önemli işleri olan’ çok önemli kişiler olduğumuz hissini pekiştirmesidir".

Bunu şöyle değerlendirebiliriz sanırım; kişi, oyunla bir kaçış alanı yaratmış gibi görünse de aslında "yapacak daha önemli işleri olan" özne konumuna, dolayısıyla da büyük Öteki’nin üzerindeki gözüne bağlıdır. Çünkü yine yazarın cümleleriyle söylersek, "kafa dağıtmak, yapmamız ‘gereken’ şeyin yani genellikle çalışmanın aslında ‘yapmaya değer’ olduğunu hissetmemize olanak tanıyarak, içten içe uzaklaşmak istediğimiz o alelâde ama sözüm ona ciddi gerçekliği bütünler." Kısacası, "kafa dağıtıldığı" düşünülen anlarda, öyle olmadığını sansak bile kapitalist sistemin veya büyük Öteki’nin alanındayızdır, kaçışın sınırları geri dönülecek bizi "normal" gösterecek işle belirlenmiştir.

ÜNİVERSİTE, KEYİF VE DÜZEN

Alfie Bown’un, son yıllarda üniversitelerde artan "popüler kültür" çalışmalarında keyfin nasıl rasyonelleştiğini tartıştığı bölümden de bahsetmek isterim. Yazarın burada, Lacancı "bilgi sistemleri" (üniversite söylemi) ve "denetim ve yönetişim söylemleri" (efendinin söylemi) bağlamında yürüttüğü tartışma epey önemli fikrimce. Lacan’a göre, "Yönetişim ve denetime en sıkı sıkıya bağlı söylem olan ‘efendinin söyleminde’ her türden bilgi efendiye hizmet eder şekilde işler."

Bown bu bahiste efendiyi bir kral gibi düşünmeyi öneriyor bu iktidar konumunda, her türden bilgi ve ideoloji efendinin aracı haline gelebiliyor ve onun varlığını garantileme ve meşrulaştırma aracı olarak işliyor. Yazara göre, konu Lacan’ın "üniversite söylemi" dediği şeye kaydığında ise, "Bilgi, efendinin kölesi olmaktan çıkarak bizzat efendi halini alır. Üniversite söz konusu olduğunda, bilgi en ayrıcalıklı konuma sahiptir; bir kaide üzerine yerleştirilmiştir ve oradan kıpırdatılamaz." Burada bilgiyle efendinin konumunun yer değiştirdiğini görürüz ve bilgiden boşalan yere Lacan’a göre "keyif" gelir.

Böylece bilgi, keyif üzerinde hiyerarşik bir konum elde eder ve onu kendisi için işlevselleştirir. Üniversitenin popüler kültür çalışmalarından anladığı bundan gelen keyiflerin sorunlu yanlarını açığa çıkarmak ve eldeki malzemeyle onu açıklamaya çalışmaktır burada "saldırıldığı" düşünülenin tersi bir işleyiş açığa çıkar çünkü buradaki bilginin konumu "efendidir." Bown’a göre; "Üniversitenin popüler kültürü ele alışında söz konusu olduğunu söyleyebileceğimiz şey şudur: Popüler kültür adına konuşmak ve orada deneyimlenen keyfi kendi terimleriyle açıklamak suretiyle onu kendi safına çekmek." Böylece, üniversite kendi bilgisini doğrulamak için popüler kültürü araçsallaştırmış olur. Keyif üzerinde kurulan iktidar, kurumun yerleşik varlığını pekiştirme aracı olarak işlerken keyfin düzenlenmesinin başka biçimiyle karşılaşırız.

Alfie Bown’un kısaca bahsettiğimiz 'Keyif Almak ‘Candy Crush ve Kapitalizm’' kitabı, Epona Yayıncılık tarafından, Emine Ayhan çevirisiyle basıldı. Bown, 21. yüzyıl küresel kapitalizminde, "19. yüzyıl Viktorya söyleminin ‘rasyonel eğlence-dinlence’ dediği fenomenin bir nevi ikinci dalgasını yaşadığımız"ı düşünüyor ve bu dönemdeki, "hoşnutsuz ve potansiyel olarak yıkıcı öznelerindeki devrimci potansiyeli zapt etmek üzere devreye sokulan, keyfi hem dayatan hem de düzenleyen" politikanın şimdilerde nasıl başka biçimlerde işlediğini göstermeye çalışıyor. Lacan başta olmak üzere pek çok farklı düşünürle geliştirdiği tartışmasında Bown, kapitalizmin "neyden" keyif alacağımızda belirleyici olduğu durumlarda, keyif anlarının nasıl düzenlenip rasyonelleştiğini görmemizi sağlıyor ayrıca kitapta keyif üzerinden belirlenen konum ve kimliklerin aşındırılması da yazarın üslubuyla birleşince metin neşeli hale geliyor.

Tüm yazılarını göster