İznik’in yaşayan insan hazinesi: Adil Can Güven

Adil Can Güven, 1970’ten beri, yani 50 yılı aşkın süredir çini yapıyor. Eski ve sağlam bir usulle, usta-çırak öğretisiyle yetişmiş. Bu kültürde ustanız size el verip sizin piştiğinizi söylemeden kendiniz atölye açamıyorsunuz. İnegöl doğumlu Adil Can Güven, ustası Abdurrahman Özer önderliğinde önce Kütahya’da, sonra Çanakkale ve Çan’da farklı ustalara da çıraklık yaptıktan sonra 1998’de İnegöl’deki atölyesini İznik’e taşımış.

Irmak Özer heyirmako@gmail.com

İnsanların yeterince övmediğini düşündüğüm tarihi, yemekleri, mimarisi, hamam keyfi, hepsi ayrı etkileyici Bursa’nın, yine insanların yeterince övmediğini düşündüğüm fantastik ilçesi İznik’e hayran olmaya gidiyoruz bugün. Sadece çini sanatı için bile ziyaret edilmesi yeterli İznik, eski adıyla Nicaea; Büyük İskender’den Bithynia Krallığı’na efsanevi hükümdarlıkların geçtiği, Roma İmparatorluğu döneminde kural belirleyici konsillere ev sahipliği yaparak Hıristiyan tarihinde önemli merkezlerden olan, Selçuklu İmparatorluğu’nun ilk başkentliğini yapan, Bizans’tan sonra Osmanlı’nın ilk dönemlerinin baş şehirlerinden biri olan, kısacası her yanından tarih ve hikaye fışkıran bir ilçe. Bütün bunların yanında bir de harika gölü ekleniyor bu güzel resme. Bir paragraftan milyonlarca turisti olan beş Avrupa şehrine bedel hikaye çıkardım ama İznik maalesef turizm potansiyelinin maksimum yüzde 10’unun kullanıldığı bir yer. İznik Çinisi efsanesinin evinde doğru düzgün bir çini müzesi yok, sadece çok şükür yeni bir İznik Müzesi açılmış, var olan müzeler ya günümüz standartlarında değil ya da içerik olarak malzemesi bol bir şehir olmasına rağmen zayıf kalmış, gölün kullanımı azami düzeyde. Bunların yanında turistlerin keyifle yemek yiyebileceği fazla seçenek de yok. Madem öyle, çorbada tuzumuz bulunsun, İznik’te yaşayan ve üreten muazzam bir aileyi anlatarak ilçeye dikkat çekelim, ilçenin tanıtımı ve müzelerine daha fazla efor sarf edilmesi için çağrıda bulunalım…

İZNİK ÇİNİLERİNE GİRİŞ

Yurtdışında büyük müzelerde İslam eserleri varsa mutlaka bulunur 'İznik Çinileri' kitapları. Türkiye’de gördüğümden çok daha fazla İznik çinisini yurtdışı müzelerinde gördüm maalesef. İznik’te çininin doğuş hikayesi ne, İznik çinisinin özelliği ne, çok kısa anlatacağım bu deniz derya konunun kıyısından geçerek yazının kahramanlarına geçmeden önce. (Aslen konu çok derin, üzerine cilt cilt kitaplar var; fakat yeni medyada -podcastler, Youtube- pek yüzeysel değinilmiş.)

İznik çinisi, Selçuklular ile doğuyor. Asya’dan Anadolu’ya gelen bu imparatorluk, Çin’deki mavi ve beyaz seramikleri kendileri de üretmeyi kafaya takıyor. İznik, Selçuklu başkenti olduğunda burada önce binalarda kullanılmak üzere üretime başlanıyor. Camiler, mescitler, medreseler, hamamlar, saraylar ve daha birçok yapı hem Selçuklu hem Osmanlı mimarisinde süsleme aracı olarak kullanılıyor. Bursa Yeşil Camii, Bursa Muradiye Camii, Süleymaniye Camii ve Selimiye Camii İznik çinilerinin altın çağı olan 16-17. yüzyıllarda kullanılan en güzel örneklerden. Bu örnekleri İznik’te 'Çini Müzesi' adı altında çok az eser barındıran, 90’lardan kalmış gibi bir hissiyat veren müzede, üst üste bir takım eski resim ve yazılarda görebileceğiniz gibi, İstanbul’da restorasyonu yapılan Tekfur Sarayı Müzesi’nde de görebilirsiniz. Tekfur’da İznik çinisinden bahsedilmesinin sebebi, 17. yüzyılın sonlarına doğru kaybolmaya başlayan sanatın dönemin padişahı tarafından tekrar Tekfur Sarayı’nda fırınlar kurularak canlandırılmak istemesi, fakat pek de başarılı olmaması. 18. yüzyılda İznik çiniciliği tamamen yok oluyor bu sanat ve ancak 1980’lerde içlerinden Kütahya’nın ünlü çini sanatçılarından UNESCO Yaşayan İnsan Hazinesi ilan edilen Sıtkı Olçar’ın da dahil olduğu bir grup insanının araştırmaları ile canlandırılıyor.

Yapımında kuvars, cam tozu ve kil kullanılan İznik çinisinin yapımı oldukça zahmetli ve zaman alıyor. Burada detaylarına girmeyeceğim, fakat birçok farklı süreci ve bu süreçler arasında beklemek, sabır göstermek gerekiyor. Çinilerde görülen İznik mavisi, özel üretilen bir mavi tonu. Şimdi daha çok endüstriyel boyalar kullanılsa da eski sanatkarlar boyalarını kendileri yapmaya devam ediyor. Çinilerde kullanılan kuş, karanfil, çintemani, nar, minyatür ve daha birçok sembolün hepsinin bir anlamı var. Son bir ilgi çekici not ise, İznik çinilerinin zamanında halk için değil, saray için üretilmiş olması. Kütahya çinilerine halk ulaşabilirken, İznik çinileri sadece belli bir kitleye özelmiş. Bugün iyi bir İznik çinisi koleksiyoncusu olursanız saraylara layıksınız yani!

YAŞAYAN BİR DÜNYA MİRASI VE GELENEĞİ SÜRDÜREN AİLESİ

Bugün İznik’e gittiğinizde çini çarşı da dahil olmak üzere, birçok sokak onlarca Çini atölyesine ev sahipliği yapıyor. Kimileri daha klasik desenlerle yine tabii ki el yapımı olsa da daha çok turistik satışa yönelik çiniler yaparken, kimilerinin kişisel dokunuşu, detaylara verdiği önem daha belirgin oluyor. Sanatkarlarla dükkanlarda ettiğimiz sohbetlerde, zaten bu şekilde detaya önem veren, farklı dönemleri çalışan atölyelerin sürekli araştırma içinde olduğunu fark ediyoruz. Sohbet esnasında okudukları kitapları çıkarıyor, referans aldıkları desenleri gösteriyor, civardaki bilinen ustalardan saygıyla söz ediyorlar. Bu ustalar arasında birisi var ki, tüm işaretler bizi ona götürüyor. Adil Can Güven’in isminin öne çıkmasının sebebi boşa değil. Örneğin; bahsettiğim küçük İznik Çini Müzesi’ndeki, farklı dönemleri temsil eden tüm eserler Adil Can Güven’in elinden çıkmış. Kendisi 1970’ten beri, yani 50 yılı aşkın süredir çini yapıyor. Eski ve sağlam bir usulle, usta-çırak öğretisiyle yetişmiş. Bu kültürde ustanız size el verip sizin piştiğinizi söylemeden kendiniz atölye açamıyorsunuz. İnegöl doğumlu Adil Can Güven, ustası Abdurrahman Özer önderliğinde önce Kütahya’da, sonra Çanakkale ve Çan’da farklı ustalara da çıraklık yaptıktan sonra 1998’de İnegöl’deki atölyesini İznik’e taşımış. Adil Can Güven 53 yıllık, eşi Nursan Hanım 40 yıllık çini ustası. Önemli bir not olarak, ikili, ustalarının vefatından bir hafta sonra, onun vasiyeti üzerine kendi atölyelerini açmış. Oğulları Rauf ve Cem çini atölyesinde gözlerini açtıkları, böyle kıymetli ustalara sahip oldukları ve çocukken her ağladıklarında oynamaları için çamur verildiğinden doğal olarak çini ustası olmuşlar. Ailede herkesin çalıştığı bir dönem, belli bir tarzı var. Örneğin; Cem Güven’in elinden çıkan Hacılar seramikleri, bu dönemin ilginç ve farklı desenlerinin başarılı bir şekilde tekrar canlanmasına insanı acayip sevindiriyor. Aynı zamanda Arkeoloji bölümü mezunu Rauf Sadi Güven’in kendine has tarzı ve kullandığı yeşil tonları hemen kendini belli ediyor. Cem’in eşi Mihri Hanım da atölyeye katılan yeni çıraklardan.

Aile, araştırmalara devam ederek, farklı dönemlerin desenlerini, özelliklerini öne çıkarmaya, belirli serilerde ise desenlere kişisel çağdaş yorumlarını katmaya devam ediyor. Örneğin; Adil Can Usta, geleneksel Kütahya desenlerinden esinlenerek 18. yüzyıl Kütahya mesleklerini yapıyor bugün kendi araştırmaları ve yorumuyla. Ayı oynatıcısından dişçiye, dansçıdan, küfelik adama, rivayete göre çok küfür ettikleri için 18. yüzyılda hep ağızsız çizilen (ama Adil Can Usta, affetmiş, artık ağızları var) küfürbaz ciğercilere çok eğlenceli bir seri var atölyede. Bu seri, atölyede çalışılan 12-13 farklı dönemden sadece biri. Aile, Türkiye’de Anadolu’nun bu kadar farklı dönemini çalışan bir atölye olmadığını söylüyor. Yine örnek vermek gerekirse, Adil Can usta Bizans dönemi çalışırken, Nursan Usta beylikler dönemine yöneliyor.

Kitaplar, müzayedeler araştırılırken kaybolan ve 80’lerde tekrar canlanan bu sanatı en doğru şekilde uygulamak ve aktarmak için atölyede birçok deneme de yapıyorlar. Bunlardan yola çıkarak, kitaplarda İznik çinileri yapımı ile ilgili çok fazla yanlış bilgi olduğuna dikkat çekiyorlar. Deneye yanıla buldukları formülleri, deneyimleri arşivlemek, aktarmak istiyorlar. Adil Can Usta, ustasının 52 senelik deneyiminin üzerine kendi 53 senelik deneyimini kattığını (ve katmaya devam ettiğini), böylece 100 seneyi aşkın bir deneyimi aktarabileceğinin altını çiziyor. Okullarda teorik ve desen çalıştırılırken tekniğin eksik kaldığına dikkat çekiyor. Bu sanatın gerçekten aktarılabilmesi ve anlaşılması için usta-çırak ilişkisinin şart olduğunu söylüyor.

Vefatından önce atölyeye sık sık gelen, İznik’i hep fotoğraflamak istediğini söyleyen Ara Güler’in bu fikrinden yola çıkarak bir belgesel fikri çıkmış ortaya. Tarık Akan’ın yapımcısı, ünlü sinematograf Colin Mounier’in de kameramanlığını yaptığı 'Hüznün Şarkısı İznik' isimli, Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı tarafından desteklenen belgeselde yer alarak deneyimlerini aktarmış Adil Can Güven. Daha sonra da 'Fağfur’dan Çiniye' belgeselinde yer almış yine. Yeni bir adım olarak yeni bir kitap, dijital platformlarda yer alacak daha kapsamlı belgeseller, bu kıymetli ailenin deneyimlerini geleceğe aktarabilir. Deneyimlerini tam anlamıyla aktaramasa da çini sanatını tanıtmak için Adil Can Güven eserlerini örnek olarak sergilenmesi için talep eden Avrupa ve ABD müzelerine karşılıksız gönderiyormuş. Bilinirliğin çok farklı yollardan da edinilebileceğini söyleyen aile, şef Yunus Emre Akkor’un çini tabakları restoranında kullanmasının ya da Türkiye ile ilgili sunumlarda başka ünlü şeflerin çini desenli tabak kullanmasının bilinirlik ve merakı arttırdığından bahsetti.

Bugün İznik’teki müze depolarında yaklaşık 70 bin parça çini varmış. İznik’te kapsamlı, günün müzecilik kriterlerine uygun bir müzenin yapılması şart. İznik’in UNESCO Kültürel Miras listesine girmesi için başvurulmuş. Şahsi fikrim, hem Türkiye hem yabancı müzelerle çalışan, Rahmi Koç’tan İlber Ortaylı’ya sanatla ilgili isimlerin koleksiyonlarında yer alan Adil Can Güven’in Sıtkı Usta gibi UNESCO Yaşayan İnsan Hazinesi unvanı alarak Sezar’ın hakkının Sezar’a verilmesi gerekiyor.

Bu güzel ailenin atölyesinde sohbet ederken çalışma alanlarına da girip çinilerin yapım aşamasına, o an çalıştıkları işlere bakmak istedim. İki tabak özellikle gözüme çarptı; biri Adil Can Güven’in 16. yüzyıldan bugüne farklı dönem ve devletlerdeki çini ustalara tabağa çizdiği işi, diğeri de ortaya kendini çizip yanlarına şiir yazdığı işi. İkisi de hakikaten muazzam, benzersiz, sanatçının tüm kimliğini döktüğü müzelik parçalar. Böylece Adil Can Bey’in şair yönünü de keşfettik derken, Nursan Hanım, eşinin kendi gönlünü yine bir şiirle aldığını anlattı da Adil Can Bey’e o çok hoş şiiri okuttuk. Hem gözümüz gönlümüz, ruhumuz doydu, hem çok şey öğrendik, hem Rahmi Koç’un koleksiyonuna kattığı bir sanatçının işlerinden aldık (ay Rahmi Koç muyuz neyiz?!) hem de harika bir aşk hikayesi dinledik! Daha ne! İznik, İstanbul’dan 1-1,5 saat. O yollar düşsün bu güzel şehre, bu yaşayan efsane usta ve ailesinin Adil Can Nursan Sanat Atölyesi’ne!

Tüm yazılarını göster