Halkçı belediyecilik Türkiye için ütopya mı?

Türkiye tarihinde örneği olan 'halkçı belediyecilik' anlayışı bu seçimlerde ne kadar karşılık bulur? Uzmanlara göre, seçimlerde iktidardan memnuniyet değil, muhalefetin yapamadıkları etkili olacak.

Abone ol

Özgür Duygu Durgun

DUVAR - Yerel seçimlere doğru giderken Türkiye'deki 'halkçı belediyecilik' kavramı yeniden konuşulmaya başlandı. 1970’lerden 2020’lere Türkiye’de istisnai örnekleri olan halkçı belediyecilik günümüzde nereye evrildi, bu topraklarda neden köklenemedi?

Neoliberal bir ekonomik yapıda hakça, eşit, özgür ve yaşanılır kentler yaratmak mümkün mü? soruları etrafında siyaset bilimi ve kent çalışmaları alanlarından uzman isimlerle konuştuk.

ÜCRETSİZ SAĞLIK HİZMETİ GÖTÜREN BAŞKAN TUTUKLANDI

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü hocaları ve öğrencileri, 2008-2009 yıllarında İzmir’in sayfiye ilçesi Dikili’de halkın yerel yönetimlerden beklentileri üzerine bir saha anketi yaptı.

Dönemin belediye başkanı, Dikililere ücretsiz sağlık hizmeti götüren, suyu bedava veren, evlere kitap servisi yapan bir gezici kütüphane kuran, kent içi ulaşımı ücretsiz yapan, 80 darbesi sonrası suskunlaşan toplumu ilçede düzenlediği Barış ve Demokrasi festivalleriyle yeniden konuşturan ve tüm bu icraatleriyle hedefe oturtulup hakkında soruşturmalar açılan Osman Özgüven’di.

O dönem Dikili’deki saha çalışmasında görev alan Prof. Dr. Murat Cemal Yalçıntan, 2010 yılında yayımlanan ‘’Değişen İzmir’i Anlamak’’ başlıklı kitapta sosyal halkçı belediyecilik adına pek çok iyi uygulamaya rağmen; Dikili sokaklarındaki manzaranın görünenin ötesindeki gerçekleri işaret ettiğini söylüyordu. Sosyal belediyecilikten ziyade; küçük Türkiye kentlerine özgü bir yerellik ve kapitalizmin öne çıktığına değinen Yalçıntan’a göre, Dikili örneği sosyal belediyecilik argümanıyla çeşitli kazanımların yaşandığı ancak kentsel karar süreçlerindeki yerel güç ilişkilerinin pek sorgulanmadığı, yerel politikanın katılımcı ve şeffaf hale getirilemediği, toplumsal ayrışmanın yok edilemediği, birlikte üretim ve tüketim ilişkilerinin demokratik biçimde organize edilemediği bir kent deneyimi olarak okunmalıydı. Bu durumun sorumlusu kent ya da yerel yöneticiler değil, kurumsallaşmış kapitalist ilişkilerdi.

1984, 1989, 2004 ve 2009 seçimlerinde CHP’li Dikili Belediyesi’ni yöneten Osman Özgüven de Vedat Dalokay, Terzi Fikret, Ahmet İsvan, Ahmet Priştina başta olmak üzere halkçı belediye başkanlarının yanında, tarihteki yerini aldı. Dikili için halkçı, eşitlikçi, özgürlükçü yerel yönetim talebi, bugün seçmenin beklenti listesinde değil görünüyor. Zira ilçenin ihtiyaçları 15 yıl öncesine kıyasla hayli çeşitlenmiş durumda. Sağlıktan ısınmaya, kanalizasyondan ulaşıma pek çok temel sorun hala çözüm bekliyor. 

Prof. Dr. Murat Cemal Yalçıntan

'TABAN ÖRGÜTLÜ OLURSA DON KİŞOTLAR’A DA İHTİYAÇ KALMAZ'

31 Mart 2024 yerel seçimleri yaklaşırken ‘’Kapitalist bir sistemde bir yerel yönetimin hakça, eşit, özgür bir kent mekanı kuracak politikalar belirleme olanağı var mı?’’ sorusundan hareketle, yerel siyaset ve şehir planlama alanlarında çalışan uzmanların değerlendirmelerine başvurduk. Dikili’de 2008 yılında gerçekleştirilen saha çalışmasını yürüten şehir ve bölge plancısı Prof. Dr. Murat Cemal Yalçıntan, bugünün şartlarında yukarıdaki soruya şu yanıtı veriyor: "Bu yalnızca Türkiye için değil dünyanın büyük bir çoğunluğu için de geçerli bir soru. Karşınızda çok güçlü koalisyonlar var; bu koalisyonlar halkın kaynaklarını sermayenin kullanımına açıyor ve bunu da halk için yaptığını söylüyor. Öyle güçlü ikna araçları kurmuş durumdalar ki, insanlar da buna inanıyor. Dolayısıyla Osman Özgüven gibi şahane insanların büyük bir iyi niyetle geliştirdiği sosyal belediyecilik uygulamalarının yaygınlaşmasına da müsaade edilmiyor. Düşünün ki Osman Bey'in suyun fiyatlandırmasına dair geliştirdiği sosyal uygulama bile dava edildi ve Osman Özgüven suçlu bulundu. Hal böyleyken yel değirmenleri ile savaşan Don Kişot durumuna düşüyorsunuz. Buradan çıkışın tek yolu, tabanın örgütlenmesi ve gerçekleştirilecek sosyal belediyecilik uygulamalarının da tabandan gelen talepler olmasıdır. Sosyal belediyecilikten faydalanan toplulukların güçlenmesi, sistemin Don Kişotlar üzerine bu kadar kolay gitmesini, deyim yerindeyse onları yok etmesini engelleyebilecek tek olgudur diye düşünüyorum. Sistem kendisini kontrol eden güçlü bir toplum ile karşılaştığında hakça eşit özgür bir kent mekânı kuracak politikaların gerçekleşmesine izin vermek durumunda kalabilir."

BAŞKA TÜRLÜ YEREL YÖNETİMİN MÜMKÜN OLDUĞU ÖRNEKLER VAR

Öte yandan Türkiye’nin yerel siyaset tarihinde halkçı, sosyal belediyeciliğe dair kısıtlı ve istisnai örnekler zihinlerde hala canlı. Fırıncıların fiyat tekelini kırmak ve halka ucuz, sağlıklı ekmek sağlamak amacıyla İstanbul'da ilk Halk Ekmek fabrikasını kuran başkan Ahmet İsvan, Fatsa’yı Halk Komiteleri ile yöneten ve 1980 darbesi sonrası atıldığı cezaevinde kalp krizinden ölen Terzi Fikri (Sönmez), İzmir’de yoksul kesimlere sağlık hizmeti götüren başkan Ahmet Priştina, Türkiye’nin ilk TKP’li belediye başkanı olarak kurduğu tarımsal kooperatif sistemiyle öne çıkan Fatih Mehmet Maçoğlu gibi örnekler, ‘’Başka türlü bir yerel yönetim ve siyaset mümkün’’ fikrinin uygulamaya geçirilebildiğini gösteriyor. Buna rağmen Türkiye genelinde bu geleneğin köklendiğini söylemek zor. Bu talep toplum tabanında neden karşılık bulmuyor?

Yalçıntan’a göre, daha demokratik, hizmet odaklı, şeffaf, eşitlikçi ve adaletli bir yönetim talebinin tabanda oluşmasını engelleyen ana faktör mevcut iktidar. Sokaktan bir anekdotla şu örneği veriyor Yalçıntan: "Geçen hafta Ankara’da Kızılay’da yürüyordum; yanımdan bir aile geçti, siyaset konuşuyorlardı. Genç erkek babasıyla annesinin emekli maaşlarının artmaması nedeniyle CHP’ye oy vermeyi düşünmesi gerektiğini söyledi ki kendisinden birkaç yaş büyük abisinin yanıtı beni benden aldı: Onların yarı komünist olduğunu biliyorsun değil mi?"

Toplumun sorgulayıcı hale gelmemesi için kamusal eğitim hizmetini iyileştirmemek yönünde büyük gayret sarf eden, süreç içerisinde bütün sermaye gruplarının TV kanallarını kontrolü altına almayı başarmış, haddini aşan patronsuz kanalları da RTÜK ile hizaya getiren, örgütlenmenin önüne çokça engel koymuş, hak taleplerinde eylemliliğin alanlarını olabildiğince daraltmış bir sistem ve o sistemin bekçisi bir hükümet var. Kapitalizm uzun yıllardır algıları yöneterek kendisini sürdürmeyi başarıyor ve neoliberalizm gibi yeni formlar üretiyor. İnternet üzerindeki alternatif medya kanallarının artmasıyla bu iş çözülebilir diye düşünenler de maalesef yanıldılar." 

Siyaset bilimci Deniz Yıldırım

'DEMOKRATİK GÖRÜNÜMLÜ OLİGARŞİK ANLAYIŞ, YURTTAŞI SİYASETİN DIŞINA İTİYOR'

Siyaset bilimci Deniz Yıldırım’a göre, sosyal belediyecilik kavramının içinin boşaltıldığı bir dönemden geçiyoruz. Yıldırım, "AKP’li yerel yöneticilerin de neoliberal dönemin koşulları içinde sermaye birikiminin önünü açan merkezi yoksullaştırma politikalarına pansuman tedaviler sunarken, hayırseverlik aracılığıyla kitleleri neoliberal programa rıza üretir hale getirirken sosyal belediyecilikten söz ettiğini görebiliyoruz" diyor. Yıldırım, bu şartlar altında alternatif bir belediyecilik yaklaşımının öncelikle toplumsal ilişkileri yeniden inşa edecek ve kamuyu ortak yarar paydasında bir araya getirecek ilişkiler ağı kurmaktan geçtiğini ifade ediyor. ‘’Dağılan/dağıtılan eski tip kolektif sınıf kimliklerinin boşluğunda türeyen özel çıkar odaklı ilişki ağlarına, atomizasyon/yalnızlaşmaya ve bu boşlukta cemaatler etrafında yeniden inşa edilen hiyerarşilere dayanmayan, bunların dışına çıkıp ötesini düşleyen, dağılan sosyallikleri siyasal olarak yeniden inşa edebilecek’’ bir belediyecilik çizgisinden söz ediyor.

Yıldırım, "Yeni Halkçı Belediyecilik" adını verdiği modeli şöyle tarif ediyor: "Toplum dediğimiz ortaklık uzun zamandır çürütülmekte ve kolektif davranış, örgütlenme biçimleri yozlaşıp çözülmekte. Toplumculuk üretmeden önce, toplumun çözülmesi sorununun önüne geçmek gerekiyor. Maddi koşullar ile siyasal baskıcı ortam, korkutma iktidarı buna hizmet ediyor ve zaten bunu, yani toplumu ve toplumsallıkları çözmeyi amaçlıyor. Demek ki buna karşı atılacak kültürel, sportif, sanatsal, eğitsel adımlar, dağılmayı ve yalnızlaşmayı teşvik eden koşullara karşı gündelik hayatın içinde üretilen toplumsal, kolektif bağlar bile politik anlam taşıyor bugün. Belediyeler yoktan var etmez; çekirdek ya da nüve halinde olan bu seçenekleri elindeki maddi, siyasal ve beşeri kaynaklar aracılığıyla geliştirebilir, daha görünür kılabilir. Ulusal düzeyde iktidar ve ortakları eliyle dayatılan merkeziyetçi, otoriter, kamusalı ve toplumsalı parçalayan yaklaşımın karşısında alternatif bir model inşasının öncelikle dağılmış, çözülmüş toplumu yeni kamusallıklar etrafında yeniden bir araya getirmek, sosyalleştirmek hedefi gütmesi gerekiyor. Dağınıklığı gidermediğinizde, toplumu yeniden derleyip süreçlere katmadığınızda, en toplumcu belediye bürokratikleşiyor, halktan kopuyor; siyaset, katılımcılık süslü bir '100 kişiye sorduk' anketçiliğine dönüşüyor. Bugün katılımcılık bu değil; başımıza ne geliyorsa, yurttaşı siyasetin dışına iten hemen tüm partilerdeki demokratik görünümlü oligarşik anlayıştan geliyor. Merkezi bir değişim için yeni modellere, yeni modellerin halk gözünde uygulanabilir ve hayatı iyileştirir görünmesini sağlayacak alternatif, yerel yönetme pratiklerine ve bunların merkezi düzeyde bir değişim arzusu etrafında seferber edilmesini sağlayacak yeni bir siyaset hattına ihtiyacımız var." 

Doç. Dr. Cangül Örnek
'PARTİLERİN ADAY GÖSTERME SÜREÇLERİNDE ÇIKAR İLİŞKİLERİ BELİRLEYİCİ OLDU'

Türkiye’de yerel siyaset ile yereldeki çıkar ağlarının birbiriyle iç içe geçtiğini vurgulayan siyaset bilimci Doç. Dr. Cangül Örnek ise ‘’Yerel güzeldir’’ siyasetinin temelsizliğinden bahsederek yerelde küçük çıkar odaklarının belirleyici olduğuna dikkat çekiyor. Örnek, "Bizde yerelleşme hep pozitif anlamda kullanılır. Ancak bana kalırsa yerelleşme aynı zamanda orta veya küçük boy müteahhitlerin, sanayi odası ve ticaret odası temsilcilerinin, benzin istasyonu ya da otomobil galerisi sahibinin, yerel futbol takımı yöneticisinin iktidar ölçeğidir. Bu ölçekte, yerine göre kaymakam, savcı, jandarma komutanı, belediye başkanı ve bu saydığım kesimler iç içe ilişkiler geliştirir. Bu anlamda, söz konusu olan merkezi devlet aygıtının uzantılarıyla yerel ölçeğin egemenlerinin ilişkileridir. Bu ilişkiler yokmuş gibi 'yerel güzeldir' savıyla yapılan siyaset her şeyden önce gerçekçi değildir" diye konuşuyor.

Toplumcu bir programla seçime girmeyen her parti ve adayın bu ilişkiler ağının bir parçası haline geleceğini söyleyen Örnek, ‘’Buna rağmen, toplumu ve doğayı gözeterek iş yapan çok az sayıda örnek görebiliyoruz. Ama bu da partilerin, örneğin CHP’nin belediyecilik anlayışı ile değil, kişilerin niteliğiyle ilgili. Bu tür kişilere ancak istisnai dönemlerde rastlıyoruz. Bunun da birincil nedeni, partilerin aday gösterme süreçlerinde  çıkar ve ilişki ağlarının etkili olması... Yani yerelde siyaset ile yereldeki ekonomik çıkar ağları iç içe. Sonucu da maalesef hep birlikte yaşıyoruz’’ diyor.

'SEÇİM TABLOSUNUN DEĞİŞMEME SEBEBİNİ İKTİDARA YÖNELİK MEMNUNİYETTE DEĞİL MUHALEFETİN YAPAMADIKLARINDA ARAMAK GEREK'

2019 seçimlerinde AK Parti büyükşehir belediyelerinde 15, CHP 11, HDP 3 ve MHP 1 belediyeli kazanırken; ilçe /belde belediyelerinde AK Parti 742, MHP 233, CHP 240, İyi Parti 24, HDP ise 57  belediye başkanlığını kazanmıştı. 31 Mart 2024 yerel seçimlerine giderken bu tabloda nasıl bir değişim beklenebilir?

Yalçıntan, bu soruyu şu şekilde cevaplıyor: "Umutsuzluk yaymak gibi olacak ama ben bu tablonun pek de değişeceğini düşünmüyorum, hatta Cumhur İttifakı'nın belediye sayısı artacaktır. Bu tablonun değişmemesinin sebebini de insanların mevcut hükümetten ve yönetme biçiminden memnuniyetinde değil muhalefetin yaptıkları ve yapamadıklarında aramak gerektiğini düşünüyorum."

Yalçıntan’ın öngörüsüne katılan Örnek de, "Ben de ciddi bir değişim beklemiyorum ne yazık ki. Bunun birinci nedeni, toplumcu belediyecilik vaadinin çok sınırlı birkaç noktada gündeme gelebiliyor oluşu. Yerel seçimde Hatay Defne bu konuda iyi bir örnek olarak ayrışabilir. İkinci nedeni, iktidarın uyguladığı sansür. Propaganda mücadelesinin çok belirleyici olduğu seçim süreçleri yaşıyoruz. Önümüzdeki yerel seçimde de özellikle milliyetçi propagandanın yine yoğun olarak kullanılmasını bekliyorum. Bu şu demek: İktidara destek vermeyen her partinin ve kişinin 'terörist' muamelesi görmesi ve bu suçlamanın topluma yönelik ciddi bir basınca dönüşmesi. Üstelik bu toplumu ciddi olarak çürütüyor. Ek olarak, iktidarın adayı olmayanların toplumu aksine ikna edebilmek için söz söyleyebilecekleri mecraların sınırlandırılması. Burada bir yol ve bence tek çıkar yol, doğrudan temas olabilir. Ama hatırlayın, genel seçimlerde Trabzon’da Ekrem İmamoğlu’nun mitingi taşlı saldırıya uğramıştı, Kütahya’da pazarda bildiri dağıtan insanlar, terörist diye yuhalanmış, linç edilmek istenmişti. Sansüre, bu şekilde yoğun bir baskı da eşlik edecektir. Bilinmeyen bir şey söylemediğimin farkındayım ama Türkiye’de seçimlerin adil ve güvenli olmadığını sürekli açık biçimde ifade etmeliyiz diye düşünüyorum’’ diye konuşuyor.  

'KENTSEL DÖNÜŞÜMLE İLGİLİ DAHA ŞİDDETLİ DİRENİŞLER OLUŞACAK'

Uzman isimlere son olarak mülksüzleştirme planı olarak eleştirilen yeni Kentsel Dönüşüm Yasası’nın yerel seçim ve sonrasında yeni bir çatışma alanı olarak kentlerin gündeminde oynayabileceği rolü soruyoruz.

Örnek, Kentsel Dönüşüm Yasası’nın Türkiye kapitalizminin AK Parti iktidarı döneminde geliştirdiği en korkunç rant mekanizmalarından biri olduğunu belirterek "Önümüzdeki dönemde Türkiye kapitalizmi için yeni bir birikim modeli uygulamak söz konusu değil. Sermayenin yönelebileceği alanlar da sınırlı. Bu yapısal kısıt, kentsel dönüşüm adı altında inşaat sektörüne rant aktarmanın her türlü yolunun, gerekirse hukuk dışı yollarının zorlanacağı anlamına geliyor" yorumunu yapıyor.

Yalçıntaş ise kentsel dönüşüm süreçlerinde bugüne dek çeşitli bölgelerde ciddi bir örgütlülükle direnme alanları oluşturmak konusunda önemli bir birikim oluştuğuna dikkat çekiyor. Yalçıntaş, şöyle devam ediyor: "Hiç beklemeyeceğiniz mahallelerin bu mesele üzerinden örgütlendiğine, zaman içerisinde güçlendiğine ve yerel siyaset içerisinde söz sahibi olabildiğine şahit olduk. Önemli bir deneyim oluştu. Dolayısıyla aynı mücadele alanlarının daha şiddetli olarak oluşacağını ve bu alanlardan yerel siyasete etkisi güçlü toplulukların oluşabileceğini öngörebiliriz. Mülksüzleştirme ile karşılaşan toplulukların önceki deneyimlerden faydalanmasını ve kaderine razı olmayıp örgütlenmek suretiyle güçlenmesini, kendi sözünü oluşturmasını, kendi istediği biçimde bir kentsel dönüşümü savunmasını, hatta hızlarını alamayıp katılımcı bütçe ve sosyal belediyecilik işlerine bulaşmalarını bekliyorum. Katılımcı bütçe ve sosyal belediyecilik belediyelerin inisiyatifine bırakılamayacak kadar önemli."