Emir Timur’un yerli ve milli sofrası

Emir Timur’u Ankara Savaşı sonrası yani son yıllarında ziyaret eden bir İspanyol elçi var. Adı Ruy Gonzáles de Clavijo. Clavijo Trabzon’a kadar gemiyle gelmiş (1403). Ardından Timur’un başkenti Semerkand’a gidiyor. Yolda o dönem Timur’un denetiminde olan Erzincan’da mola veriyorlar. Timur'un valisine misafir oluyorlar. Vali bunlarla şarap içiyor. Kadehi bir dikişte içmeleri gerekiyormuş, aksi halde saygısızlık kabul edilirmiş.

U. Töre Sivrioğlu ulastoresivrioglu@gmail.com

Yerli ve milli kültürümüz üzerine sarf edilen içi boş söylemler intihab nedeniyle zirve noktasına ulaşmış durumda. Kendilerini yerli ve milli söylemine kaptıran kardeşlerimiz karşı tarafı gayri milli ilan ediyorlar ama neyin yerli ve milli olduğu konusunda ise net bir açıklama yapmıyorlar. Zira böyle bir tanımın muğlaklığının içgüdüsel olarak farkında olmalılar. Yerli ve milliliğin kıstası olarak söylemek istedikleri aslında 1950’den (1947 de denilebilir) beri müesses nizamın ideolojisi olan Türk-İslam sentezince, daha da net söylersek Sünni Türklük mefkuresince çizilmiş sınırlar. Ama tabii bunu açık açık söylemek zor. Daha doğrusu Türk-İslam mefkuresinin tarihsel dayanaklarını saptamak ve bugünkü dünya için ne anlama geldiğini açıklamak öyle kolay bir iş değil.

Neyin yerli ve milli olduğu tartışmasına Türk-İslam tarihinin en büyük isimlerinden biri olan Emir Timur üzerinden bakmak istiyorum. Bu Pazar muhtemelen kimse bu mevzulara ilgi duymayacaktır. Ama benim için önemli değil. Bu intihabı kim kazanırsa kazansın biz yine hakikati söylemeye ve eleştirel teoriye dayalı tarihsel analizlere devam edeceğiz.

Malum Emir Timur’u bizim Osmanlıcı tarihçilerimiz pek sevmez, 1402’de neredeyse Osmanlı Devleti'ni yok olma noktasına getirdiği için... Gerçi dönemin şahidi olan Osmanlı tarihçileri günümüzdekilerin aksine Ankara Savaşı’ndan dolayı Timur’u değil Bayezid’i suçlarlar ya neyse bu başka bir konu. Ankara Savaşı esnasında Timur artık 70’ini devirmişti. Gücünün doruğunda ama ömrünün de sonundaydı. Ankara Savaşı’ndan üç sene sonra 1405’te öldü. Bayezid biraz daha sebatlı olsaydı bu savaş hiç olmayabilirdi. 40 yaşında bir genç padişahtı. Bu nedenle daha ihtiraslı ve savaşa istekli olması normal. Bir de tabii o zaman bilgi kaynakları zayıftı herhalde. Ben bir tarihlerde Emir Timur’un başkenti Semerkand’ı gezmiştim. Gördüğüm muazzam yapıları burada anlata anlata bitiremem. O dönemlerde Osmanlılar henüz yolun başındaydılar, Konstantiniyye bile ellerinde değildi henüz. İki devleti salt mimari güç olarak karşılaştırsak bile Osmanlıların bu savaşa neden kalkışmamaları gerektiğini görebiliriz. Osmanlıların Timur’un Emirliğinin maddi zenginliğine erişmeleri için en az bir asır daha vardı.

Neyse Emir Timur’u Ankara Savaşı sonrası yani son yıllarında ziyaret eden bir İspanyol elçi var. Adı Ruy Gonzáles de Clavijo (Klaviho). Clavijo Trabzon’a kadar gemiyle gelmiş (1403). Ardından Papalık adına görüşmek için Timur’un başkenti Semerkand’a gidiyor. Clavijo’nun asıl derdi İspanyol Krallığı ile Timur arasında bir ittifak kurmak. Ama ben her zaman yaptığım gibi sofra ve günlük hayat hakkında anlattıklarına odaklandım. Yolda o dönem Timur’un denetiminde olan Erzincan’da mola veriyorlar. Timur'un valisine misafir oluyorlar. Vali bunlarla şarap içiyor. Kadehi bir dikişte içmeleri gerekiyormuş aksi halde saygısızlık kabul edilirmiş. Kadehler çok büyükmüş, herkes aynı kadehten içiyor. Her içen boş kadehi yanındakine veriyor. Önce vali içiyormuş sonra rütbe sırasına göre kadeh dolaştırılıyor.[1] Saki hemen kadehi yeniden dolduruyor. Aynı kaptan içilmesi antik dönemlerde kardeşlik göstergesiydi. Kadehin tamamını bitirmek önemliydi yoksa verilen hediye beğenilmemiş gibi gibi olurdu.

Clavijo, Tebriz’den sonra artık Türkler üzerine gözlemlerini anlatmaya başlıyor. Baba Şeyh adlı bir sufiye misafir olmuş. Baba Şeyh bunlara ‘muhteşem bir ziyafet vermiş”. Otuz tane at kesip sofraya koymuşlar, Atların başları yüzülmüş ve pişirilmiş olarak sunulmuş.[2] Bilindiği üzere İslam fıkhı at eti yenmesine cevaz vermez. Anadolu Türkleri (Uğur Dündarlık hadiseler olmadıkça) at eti yemiyorlar. Ama Özbekler, Kırgızlar, Kazaklar bol bol yiyor. Hatta sabah akşam at eti yiyorlar bile diyebilirim. Sabah çorbalarında bile paçalar var, bizdeki mercimek,  ezo gelin, şehriye falan yok... Et sevdalısı olan kuzenim Özbekistan’da sabah akşam at eti yerken ben çoğu kez aç kaldım. Sebzeli pilav yediğim için insanlar bana acıyarak bakıyor ve kendi tabaklarına boca edilmiş etleri benim fakir tabağıma döküyorlardı. Bir Akdeniz mutfağı bağımlısı olarak son zamanlara doğru, hiç ot yenmeyen ve zeytinyağı olmayan bu ülkede kriz geçirmeye başladım ve lüks bir otelin menüsündeki en pahalı servis olan Greek Salad ibaresini görünce büyük bir sevinçle sipariş verdim. Gelen tabak tam bir hayal kırıklığı olsa da (sadece üç zeytin ve iki yaprak roka vardı) memleketime olan özlemimi bir nebze gidermiş oldum. O an anladım ki bu at eti yiyen Türkler ülkesinde ben bir Marmara Türkü olarak yabancı sayılırdım. İran Türkleri Osmanlı Türklerine boşu boşuna “Rumiler” demiyorlarmış. “Rumi” olmanın ne demek olduğunu tecrübeyle anlamış oldum.

Timur’un muhteşem başkenti Semerkand’ta Şah-ı Zinde’nin basamakları.

At eti ve zeytinyağlı sarma meselesini böylece geçtikten sonra (aslında ‘yerli ve milliciler’ zeytinyağlı yemekler hakkında ne düşünüyorlar incelemek ilginç olurdu), Clavijo’muza dönelim. Semerkand’a varan İspanyollar burada Timur’un sarayında günler süren içkili yemekli eğlencelere katılıyorlar. Önceki yazılarımızda değindiğimiz üzere sirkimsi gösteriler, fillerle yapılan eğlenceler burada da var. Yiyecekler gümüş ve altın tabaklara konuluyormuş.[3] Bu da aslında ulemanın hoşlaşmadığı bir meseledir. Hadisçiler altın ve gümüş kaptan su içenin, yemek yiyenin cehennemlik olduğunu söyler. Ama Türk sarayları ve konakları buna pek aldırmamış görünüyor. Clavijo Semerkand’da da en değerli etin ‘beygir eti’ olduğunu söylüyor. Ardından bize altın ve gümüş kadehlerde kımız ikram ettiler diyor.[4] Evet bu kımız denilen içkiden biz de içmiştik ama alışık olmayanlar için zor bir deneyim olduğunu söyleyeyim.

Yemekten sonra şarap faslı başlıyor. Şarap büyük kadehlerde ve bolca içiliyor. Erzincan’daki gibi... Herkes içmek zorunda. İçmemek Timur’a hakaret olarak görülüyor. Hani eskiden reis-i cumhur ‘Asıl içmeyenlere baskı var’ diyordu ya onun gibi.  Clavijo şöyle diyor “Timur bu ziyafette bol bol şarap içilmesini emretti. Herkes içecekti. Davetliler sarhoş olmadıkça ziyafet ziyafet sayılmıyor.”[5] Her kadeh bir dikişte içilmek zorunda. Bitireninki de hemen yeniden dolduruluyor. Her kadeh Timur’un sağlığına kaldırılıyor. Herkes sarhoş olmak zorunda zira bu tür ziyafetlerde birileri çakır keyifken diğerinin aklı başında olması hoş karşılanmazdı. Başka bir eğlencede yine hanendeler, sazendeler Emir’i eğlendirirken, eğitimli filler deflere uygun sesler çıkarıyor. Clavijo, Timur’un önünde en az üç yüz şarap testisi olduğunu söylüyor. Şarap yanında isteyene kımız da servis ediliyormuş.[6]

Bir masal diyarı olan Şah-ı Zinde

Bu ziyafetlere kadınlar, komutanların ve Timur'un eşleri de katılıyorlar. Kaç-göç yok. Timur'un en değer verdiği eşinin kıyafetini Clavijo uzun uzun anlatıyor ve eteğini on beş nedimenin taşıdığını söylüyor. Büyük Hanımın saçları kapkaraymış ve bu ülkenin kadınları saçlarını daima bu renge boyarlarmış. Demek ki kadınlar saçlarını örtme gereği duymuyorlar.[7] Clavijo Timur'un eşleriyle birlikte şarap içtiğini ve kadın erkek sabaha kadar birlikte eğlendiklerini yazmış.[8] İçimden “Yüce Tanrım nasıl da anti-yerli ve milli bir manzara! İyi ki o çağlarda yaşamamışız. Yoksa halimiz nic’olurdu?” demek geliyor. Gerçi Clavijo Timur’un dindar bir Müslüman olduğunu namazını hiç aksatmadığını ve nereye giderse gitsin hizmetkarlarının taşıdığı seyyar bir mescidi olduğunu da eklemiş. Yani iman ve işret bir çelişki olarak görülmüyor. Cem Karaca’nın ‘yüz bin kerre tövbe eder gene şarap içeriz” şarkısındaki gibi.

Timuri türbeleri/Semerkand.

Bütün bu okuduklarım bir kez daha yerlilik-millilik konusunda aklımı karıştırdı. Tüm bu manzaranın İspanyol elçinin hayal gücünden doğduğunu sanıyorum. Bence Clavijo Tebriz’de Şeyh Baba’nın sofrasında kımızı ve pişmiş at kafasını fazla kaçırdı ve bir tür mide spazmı geçirerek bayıldı ve tüm bu hayalleri gördü.  Benim bu olan bitenlere getirdiğim yerli ve milli açıklama bu... Yoksa bir vakitler işret ve imanın bir arada bulunabildiği bambaşka bir milli kültür mü vardı?

NOTLAR:

[1] Ruy Gonzales de Clavijo, Timur Devrinde Kadis’ten Semerkand’a Seyahat, çev. Ömer Rıza Doğrul, Köprü Kitapları, İstanbul, 2016, s.88,91.

[2] Ruy Gonzales de Clavijo, Timur Devrinde Kadis’ten Semerkand’a Seyahat, çev. Ömer Rıza Doğrul, Köprü Kitapları, İstanbul, 2016, s.124.

[3] Clavijo, a.g.e.s.169.

[4] Clavijo, a.g.e.s.170.

[5] Clavijo, a.g.e.s.174.

[6] Clavijo, a.g.e.s.193.

[7] Clavijo, a.g.e.s.194.

[8] Clavijo, a.g.e.s.197-198.

Tüm yazılarını göster