Döviz–faiz kıskacı ve yeni kabine

24 Haziran seçimleri, yaklaşan ekonomik darboğazın gölgesinde gerçekleşti. Ancak seçimlerin, kur ve faiz şoklarının etkileri henüz tam olarak görülmeden gerçekleşmesi, seçimlerde krizin değil, kriz korkusunun etkili olmasına neden oldu. Seçim sonrasında yeni Erdoğan yönetiminin kabinesini önümüzdeki hafta açıklaması bekleniyor. Özellikle devletin yeniden yapılandırılmasına bağlı olarak, ekonomi yönetiminde de önemli kurumsal değişime gidileceği şimdiden konuşuluyor.

Ümit Akçay uakcay@gazeteduvar.com.tr

Türkiye ekonomisi son beş yıl içerisinde üçüncü kez bir ekonomik darboğaz ile karşılaşıyor. Bu darboğazlar, ülke ekonomisinin sermaye hareketlerine aşırı duyarlı olması ve ithalata bağımlı bir üretim yapısı zemininde gerçekleşiyor. Bu iki özellik, resmi olarak Türkiye’de uygulanan enflasyon hedeflemesinin, fiili olarak döviz kuru hedeflemesi sistemi olarak işlemesi sonucunu doğuruyor. O nedenle faiz politikası, enflasyondan çok dövizdeki artışa duyarlı olarak işliyor. Sonuçta yaşanan ekonomik darboğazlar, döviz-faiz kıskacı olarak ortaya çıkıyor.

Bu yazının iki amacı var: İlki, AKP hükümetleri döneminde uygulanan ekonomik modelin 2013 sonrasında tıkanıklığına, beş yılda yaşanan üç ekonomik darboğazı ele alarak işaret etmek. İkincisi de, bu yapısal kriz zemininde, yeni kabine seçenekleri üzerinde durmak.

DÖVİZ-FAİZ KISKACI

Öncelikle ekonomik darboğazları yaratan açmazdan başlayalım. Ekonomik büyümenin sürmesi, her hükümet gibi, AKP’nin de temel amacı. Hatta 2001 krizi sonrasında iktidara geldiği için, AKP bugüne kadar hep bir “büyüme koalisyonu” olarak işledi. Ekonomik büyümenin canlı tutulması için faizin düşük tutulması gerekiyor. Ancak dışa açık bir ekonomide, faizin düşük tutulması durumunda TL’nin değersizleşmesini gündeme geliyor. Üretim yapısı büyük ölçüde ithalata bağımlı olduğundan, TL’deki değersizleşme ithalat kanalı ile enflasyonun artışı olarak karşımıza çıkıyor. Tabii ki enflasyon artışının tek nedeni ithalat değil, hatta döviz ve enflasyon birbirini besleyerek artıyor.

Daha yüksek ekonomik büyüme için faizin baskılanması durumunda, TL’deki değersizleşme kur şoku haline geliyor. Bu sefer, ekonomide kur şokunun etkileri sürerken, TL’nin daha fazla değersizleşmesini önlemek üzere yapılan yüksek oranlı faiz artışı, ekonomik büyümeyi yavaşlatıyor. 2018 yılı içinde TL’nin dolara karşı yüzde 20’lik değer kaybı ile kur şoku, kabaca yüzde 5 faiz artışı ile de faiz şoku yaşandı. Son açıklanan Haziran PMI verilerine bakarsak, sanayi üretimindeki daralma emarelerinin sürdüğünü görüyoruz. Dolayısıyla yukarıdaki mekanizmanın ilk iki aşaması yaşandı, önümüzde ekonomik yavaşlama aşaması var. Ekonomik yavaşlamanın sonrasında ise, yeniden ekonomik canlanmanın sağlanması için faizlerin baskılanması, döviz-faiz kıskacı döngüsünü yeniden başlatabilir. 2013’ten beri yaşadığımız çevrimlerin özeti bu.

Kısaca özetlediğim bu mekanizma, görünüşte döviz ve faiz üzerinden işliyor. Ancak bu iki değişkenin ardında farklı toplumsal sınıf ve sınıf fraksiyonlarının mücadelesini barındıran bir ekonomik ve siyasal darboğaz da var. Önümüzdeki dönemde bu darboğazdan çıkış için ise iki temel siyasal-iktisadi proje belirginleşiyor: IMF programı ve AKP genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ileri sürdüğü “Faiz Sebep, Enflasyon Netice” (FSEN) argümanına dayanan bir program. İlki, neoliberal teknokratik otoriterizmi, ikincisi de “utangaç kalkınmacılığı” temsil ediyor. Her iki programın ortak yanı, ekonomik darboğazların maliyetlerinin geniş toplum kesimlerinin, özellikle emeği ile geçinenlerin üzerine yıkılması. Farklılaştıkları yer ise, bu süreçten kimin karlı çıkacağı.

2013: BİR DÖNÜM NOKTASI

Aşağıdaki grafikte 2013 sonrası Türkiye ekonomisinin yaşadığı üç ekonomik darboğaz takip edilebilir. Sütunlar enflasyonu, siyah çizgi TCMB’nin fiili politika faizini gösteriyor. Her ikisindeki gelişmeler grafiğin sol tarafından okunabilir. Mavi çizgi ise ABD doları-TL oranını gösteriyor. Dolar kurundaki gelişmeler de grafiğin sağ tarafından okunabilir.

Grafikte yuvarlak ile işaretlediğim bir numaralı alan, TCMB’nin Ocak 2014’te olağanüstü bir toplantı ile faizi sert bir şekilde artırmasını gösteriyor. Bu faiz artışı öncesi gelişmeleri kısaca hatırlarsak, 2013’ün mayıs ayında, dönemin Fed başkanı Ben Bernanke’nin miktarsal genişleme politikasının sonuna gelindiğini ve aşamalı olarak bu uygulamadan vazgeçilerek faiz artışına gidileceğini açıkladı.

Bernanke’nin Fed’in politika değişikliğini ilan etmesi, gerek Türkiye, gerekse aynı kategoride olan diğer “yükselen piyasa ekonomileri” için, etkilerini 2018’de daha net bir şekilde gördüğümüz, küresel krizin yükselen piyasa ekonomilerine sıçramasının başlangıcı olarak görülebilir. Zamanın AKP hükümeti, küresel ekonomik konjonktürde yaşanan bu önemli değişimi görmezden gelerek ve iç siyasetteki kutuplaştırma stratejisine uygun olarak, TL’deki değersizleşmeyi ve faizlerdeki artışı, zamanlama olarak haziran başında yaşanan Gezi direnişine bağlamıştır.

2013 içinde küresel konjonktürde yaşanan bu değişim ve Gezi direnişinin yaşanmasının yanında, aynı yılın aralık ayına geldiğimizde, “yeni Türkiye’nin” iki iktidar ortağı olan AKP ile Gülenciler arasındaki ilk açık mücadelenin, 17-25 Aralık soruşturmaları ile patlak verdiği gördük. İşte Ocak 2014’teki sert faiz artışı, küresel konjonktürdeki değişim ile içeride yaşanan siyasal krizin birleşmesi sonucunda gerçekleşti. Ancak bu sert faiz artışı, Avrupa Birliği Merkez Bankası’nın miktarsal genişleme uygulamasına başlamasının sağladığı parasal bolluk ile Türkiye ekonomisinde bir daralma yaşanmadan atlatılabildi.

.

2016: 'YENİ TÜRKİYE'NİN KRİZİ

15 Temmuz 2016’daki başarısız darbe girişimi, “yeni Türkiye’nin” iki ortağı arasında 2013’te başlayan mücadelenin devamı olarak yaşandı. Bu siyasi krizin en önemli ekonomik sonucu, Türkiye ekonomisinin 2009 yılından beri ilk kez daralma ile karşılaşması oldu. Bu ortamda sermaye girişleri yavaşladığından TL’deki değersizleşme sert bir şok halini aldı. Yukarıdaki grafikte iki numaralı alan, bu süreci gösteriyor.

TCMB’nin bu kur şokuna tepkisi bu sefer “örtülü para politikasına geçiş” şeklinde gerçekleşti ve 2017’nin ilk dört ayında faiz sert bir şekilde artırıldı. Bu parasal sıkılaştırmanın ekonomik büyüme üzerindeki olumsuz etkisi ise, özellikle Kredi Garanti Fonu uygulaması ile yaklaşık 30 bin firmanın kurtarılması, vergi indirimleri ve teşvikler ile bertaraf edildi. Uygulanan strateji, sorunların çözülmesi odaklı değil, 2017’deki referandumu atlatmak üzerine kurgulanan ve sorunların ileriye ertelenmesine dayanan bir “geleceğe kaçış” planı idi.

2018: REJİM DEĞİŞİKLİĞİ 

2017’de uygulanan geleceğe kaçış planının menzili 2019’da yapılması planlanan seçimler için kısa kalınca, başkanlık ve parlamento seçimleri bir yıl erkene alındı. Sürecin tıkanması, yukarıdaki grafikteki üç numaralı alanda görüldüğü gibi, sert bir kur şoku, enflasyonun artması ve ardından gelen sert faiz şoku ile açığa çıktı. 24 Haziran seçimleri, yaklaşan ekonomik darboğazın gölgesinde gerçekleşti. Ancak seçimlerin, kur ve faiz şoklarının etkileri henüz tam olarak görülmeden gerçekleşmesi, seçimlerde krizin değil, kriz korkusunun etkili olmasına neden oldu.

Seçim sonrasında yeni Erdoğan yönetiminin kabinesini önümüzdeki hafta açıklaması bekleniyor. Özellikle devletin yeniden yapılandırılmasına bağlı olarak, ekonomi yönetiminde de önemli kurumsal değişime gidileceği şimdiden konuşuluyor. Geçtiğimiz haftaki yazıda, yapılacak kurumsal değişikliklerin beş yıldır süren “kriz yönetiminin krizine” çare olmayacağına işaret etmiştim. O nedenle, bu yazıda 2013’ten bu yana yaşanan ekonomi politikasındaki bocalamanın önümüzdeki döneme nasıl yansıyacağı üzerinde durmak daha önemli olabilir.

IMF PROGRAMI

Seçeneklerden ilki IMF programı. IMF programını geniş anlamda kullanıyorum; ekonomi politikalarının ana yörüngesinin neoliberal doğrultuda belirlenmesini ve kısa dönemde uygulanacak bir istikrar programının bu çerçevede oluşturulmasını kast ediyorum. Bu anlamda, IMF ile bir anlaşma yapılıp yapılmaması, istikrar programının niteliğini değiştirmez.

Mayıs ayındaki kur şoku sırasında, Mehmet Şimşek ile TCMB Başkanı Murat Çetinkaya’nın yaptığı Londra seferinde temelleri atılan, sonrasında Şimşek tarafından “yeniden dengelenme” olarak adlandırılan programın detaylarını biliyoruz: Parasal sıkılaştırma, kamu gelirlerindeki artış ve harcamalarındaki azalma, firmaların döviz riskinin yönetilmesi ve OHAL’in kaldırılması yoluyla programın dış finansmanının sağlanması.

Ancak ilan edilen bu programın uygulanıp uygulanmayacağı, yeni kabinenin nasıl şekilleneceği ile büyük ölçüde belli olacak. Dolayısıyla, şu anda farklı önemli güç merkezleri, gerek yeni kabinenin şekillenmesinde gerekse ekonomik doğrultusunun belirlenmesinde Erdoğan’ın tercihlerini etkilemeye çaba sarf ediyor.

FSEN PROGRAMI 

Esasında “FSEN programı” olarak adlandırılabilecek derli toplu bir görüşler manzumesi yok. Bu görüş kısaca, ekonomik büyümeyi sürdürebilmek için faizlerin düşük tutulması gerektiğini savunuyor. Özellikle finansmana erişimi en zor olan kesimlerin, küçük ölçekli sermaye kesimlerinin talebi bu. Zira faizler artıkça, borçlanmanın maliyeti de arttığı için, küçük ölçekli üretim yapan sermayenin krediye erişimi giderek zorlaşıyor. Bu anlamıyla FSEN, Erdoğan’ın İslami görüşleri nedeniyle ortaya attığı bir görüş olmaktan öte, temsil ettiği sınıfsal kompoziyonun çıkarlarına uyan bir politika önerisini temsil ediyor.

Bugün açıklanan rakamlarla enflasyonda yeni zirve görülmüşken, halen faizlerin düşürülmesine çabalamanın, yeni kur şoklarının yaşanmasına neden olacağını görmek için son beş yıldaki üç ekonomik darboğaza bakmak yeterli. O nedenle FSEN programının ne konjonktürel olarak ne de siyasi olarak uygulanma olanağı vardır. Ancak, FSEN programı, aynı zamanda “utangaç kalkınmacı” perspektifin de önemli bir bileşeni. Bu bağlamda, FSEN programının temsil ettiği sınıfsal bileşim varlığını sürdürdükçe, FSEN programı da bir tartışma gündemi olmayı sürdürecektir. Dolayısıyla yeni kabinenin, özellikle de ekonomi kanadının, tıpkı öncekiler gibi, farklı sermaye fraksiyonları arasında bir koalisyon olarak şekilleneceğini öngörmek mümkün.

Tüm yazılarını göster