Boykot gerçekçi bir seçenek mi?

Bugün Türkiye’de temsili demokrasinin bir aracı olarak seçim prosedürü ortadan kaldırılmıştır. 16 Mart tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan kanun bunun resmi tescilidir. Bu bakımdan boykotun gücünü aldığı ve mantığını oluşturan kurum da Erdoğan rejimi tarafından ortadan kaldırılmıştır. Fakat 2019’da hâlâ bir seçimden bahsetmekteyiz. Çünkü rejim için meşruiyet sorununu ortadan kaldırabilecek başka bir araç hâlâ icat edilmemiştir.

Dinçer Demirkent dincerdemirkent@gmail.com

Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un yayımlanması ile birlikte Türkiye’de artık seçim ile iktidarın değiştirilmesi olasılığının kalmadığı kanısı güç kazandı. Bu kanının özellikle muhalefet cephesi tarafından yaygınlaştırılması, elbette haksız değil. Yüksek Seçim Kurulu’nun skandal “mühürsüz oy” kararının kanunileşmesi, AKP’ye bağlılıklarından şüphe edilemeyecek kamu personelinin –şüphe durumunda terörle iltisak an meselesidir- sandık kurulu başkanı olması, seçimlere kolluk müdahalesinin imkanlarının yaratılması gibi istismara çok açık maddeleri haiz yeni kanun. Böyle bir durumda temsili demokrasi prosedürü olarak seçimlerin gerçekten bir anlamı var mı? Cevap açıkça hayır! Peki bunun alternatifi boykot mu? Cevap açıkça yine hayır. Nedeni basit, eğer birinci soruya verdiğim cevaba katılıyorsanız, seçim prosedürü mevcut siyasal iktidarın bekası için bir araç haline getirildiyse; seçim prosedürünün demokratik eksikliğini ifşa etmeye dönük bir boykot da anlamsızdır. Daha yalın ifade etmek gerekirse, seçim prosedürünün demokrasinin temeli olduğu varsayımının geçerli olduğu koşullarda boykot bu temeli sorgulamanın bir aracıdır, güçlü bir aracıdır. Peki seçimlerin gayrimeşru olduğu/olacağı yönünde güçlü bir kanaat varsa ve siyasal iktidar zaten seçim kazanmaktan çok iktidarı seçimle ya da herhangi bir başka araçla sürdürmeyi amaçlıyorsa?

PROSEDÜR OLARAK SEÇİM VE BOYKOT

Bu soru, bugünün temel açmazıdır ve benim bu konudaki önerim seçimi prosedür olmaktan çıkarmak, iktidarca politikleştirilmiş seçimin muhalefet tarafından da politikleştirilmesidir. Seçimi politize etmek, apolitik bir prosedüre indirgenmiş seçim kurumunun kendisini değiştirmektir ve bu anlamıyla boykota göre çok daha güçlü bir muhalefet olanağı içerir. Bu cümlenin neden olacağı çok yönlü taarruzu karşılamak ve fikri anlaşılır kılmak için prosedür olarak seçim ve politikleştirilmiş seçim arasında net ayrımlar koymak zorunludur.

Demokratik prosedür olarak seçimler, temsili demokrasi olarak adlandırılan çelişkili siyasal rejimlerin temelidir. Temsili demokrasiler çelişkilidir çünkü temsil ve demokrasi kavramları uzlaşmaz anlamlar içerir. Temsil Roma’dan bugüne taşınan içeriğiyle var olmayanı varlığa getirme, çok olanı bir kılma işlevi görür. Bu açıdan dışlayıcıdır. Fransa’da kadınların oy hakkı olmadığı dönemlerin etkileyici sloganı, “Fransız kadınları Fransız mıdır?” sorusu temsilin dışlayıcı işleyişinin özetidir belki de. Temsili demokrasilerde, demokrasinin öznesi olan halk yoktur. Seçim kanunları ile belirlenmiş seçmenler vardır. Seçmenler, dört yılda bir kendilerini yönetecek olanları, kendilerine sunulan tercihler içinden belirlerler ve bir dört yıl beklerler. Saf temsil mantığının dayanağı açıktır: Halk çoktur, heterojendir ve konuşma, karar verme yeteneğine sahip değildir. Dolayısıyla onun adına ancak temsilcileri konuşabilir. Temsil, olmayan bir halkı var eden meclisler yaratır ve bu meclisler onun adına konuşur.

Demokrasi ise bunun tam karşısında halkın var olduğu bir egemenlik biçimidir. Halkın bir siyasal özne olarak kendi kararını kendi verme, geleceğini belirleme yetkisidir. Bu elbette heterojen çokluk olarak halkın ‘bir’ içinde erimemesi, onunla özdeşleşmemesi demektir. Çünkü halkın içinde sınıflar, cinsiyetler, diller, inançlar çoğulluğu vardır ve bunlar birbiriyle çatışır.

Boykot, bu anlamıyla seçim prosedürünün varlık temelini sağladığı temsili demokrasilerin demokratik eksikliğini açığa vurur, güçlü örgütlendiğinde çarpıcıdır ve tüm temsili sistemi sarsar.

POLİTİKLEŞTİRİLMİŞ SEÇİM VE BOYKOT

Bugün Türkiye’de temsili demokrasinin bir aracı olarak seçim prosedürü ortadan kaldırılmıştır. 16 Mart tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan kanun bunun resmi tescilidir. Bu bakımdan boykotun gücünü aldığı ve mantığını oluşturan kurum da Erdoğan rejimi tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Fakat 2019’da hâlâ bir seçimden bahsetmekteyiz. Çünkü rejim için meşruiyet sorununu ortadan kaldırabilecek başka bir araç hâlâ icat edilmemiştir. Bu bağlamda 2019’a giderken artık prosedürel bir seçim mantığının değil, meşruiyet mantığının işleyeceği açıktır. Rejim bütün anayasal-yasal sınırların ötesinde kendisi için onay arayacaktır, 2019 seçimi kelimenin en özlü anlamıyla politiktir.

Siyasal iktidar açısından durum buyken, parlamenter muhalefet partileri açısından durum ne yazık ki böyle algılanmamaktadır. Bunun nedeni prosedürel bir seçim mantığı içinde hareket eden siyasal parti formudur. Bu form içeriğinden bağımsız olarak, prosedürel seçim varsayımına bağlı kalarak meşruiyet varsayımından uzak durur, parti yapılarının kuruluşlarından kaynaklı doğası gereği bunu aşmaları da zordur.

Eğer bu tespit kabul edilirse, seçimin bir prosedür olmaktan çıkarılması ve politikleştirilmesinin, parti formlarını aşan ve meşruiyet zemininde örgütlenen siyasal özneleri gerektirdiği kabul edilmelidir. Adil seçim güvencesi, eşit oy ilkesi, seçimlerin yargıç güvencesi altında olması gibi bütün prosedürler meşruiyet mantığında prosedür olmaktan çıkar ve siyasal öznelerin talepleri haline gelir. ‘Oy ve Ötesi’ adıyla örgütlenen gruplardan çeşitli seçmen inisiyatiflerine kadar ortaya çıkan yapılar bunun örneğini daha önce vermiştir.

Seçim güvenliği mi? Teknoloji yasalar ne olursa olsun, bütün sandıkların kamera altında izlenmesine olanak verir ve bu mümkündür. Ancak mevcut siyasal parti formları bünyesinde gerçekleştirilmesi olanaklı değildir. Kimler mi aday olacak? ÖDP kongresinde Alper Taş bunun iyi bir örneğini vermiştir: Her siyasal kesimin kendi adayı olmalı ve her siyasal özne kendi adayının heyecanını sandığa taşımalıdır. İktidar değişse de sistemin değişmediği bir seçim değil, iktidar değişiminin tek adam rejiminin kurulmasının önündeki son şans olarak görülmesi gereken bir seçim süreci, artık bir prosedür olarak düşünülemez. Muhalefet partileri, toplumsal hareketlerle bağ kurmadan, içinde boğuldukları temsil mantığını yıkmadan ve meşruiyet düzlemine geçmeden her yönüyle prosedür olmaktan çıkmış bu seçim sürecini göğüsleyemez.

Seçimin bir şey değiştirmeyeceği yönündeki yaygın kanı ve bu kanıyı besleyen stratejiler terk edilmez, zor olana, politik olana, meşru olana yönelinmezse, prosedürel bir seçim değil, bir gelecek kaybedilecektir.

Tüm yazılarını göster