Bir imza kampanyası vesilesiyle: Öncüsüz örgütlenme ihtiyacı

Sosyalist erkan Gezi’yi iğnelemeden önce çuvaldızı kendine batırmalıydı. İnsanların bu denli örgütsüz kalmasında, onları kendi kendilerini örgütlemeye teşvik etmek yerine kendi “öncülükleri”ne ikna etmeye çalışmalarının oynadığı engelleyici rolü sorgulamalıydı. Maalesef bunu pek göremedik; Gezi’yle ilgili imza kampanyasının da kapalı bir çevrede kotarılmaya çalışılması, milyonların gerçekleştirdiği bir eylemi savunmaya yine o milyonların çağrılması gerektiğinin bile görülememesi bunun üzücü semptomlarından biri gibi geliyor bana. Halbuki kapitalizmin vahşetinin ve devletlerin şiddetinin eski süslerinden mecburen soyunarak iyice açığa çıktığı bir dönemde kendine “solcu” diyen herkesin öncü değil kolaylaştırıcı katılımcı sıfatıyla katılacağı örgütlülüğe ihtiyacımız her zamankinden fazla. 

Tuncay Birkan yazar@gazeteduvar.com.tr

Buraya haftada, hatta on beş günde bir değil de ayda bir yazmanın güncel, acil meselelerin akışına kontrolsüzce kapılmamak açısından daha hayırlı olacağını düşünmüştüm. Zira memlekette bütün barajlar çoktan patladığı için o akış, asudesinden geçtik orta kuvvette bile cereyan etmiyor, sel gibi, hatta tsunami gibi üstümüze gelip insanı oradan oraya sürükleyerek serseme çeviriyor; nereye yetişeceğini, hangi hayati meselede söz alacağını bilemediğin gibi sen bir konuda fikir beyan edebilmek için bir yere demir atayım da biraz derinleşeyim derken insanlar çoktan başka bir yere sürüklenmiş oluyor. Olayların hızına gündelik yazılarla bile erişebilmek mümkün değil; bu hıza ancak Facebook ve Twitter gibi “sosyal medya” sitelerinde çıkılabiliyor, her saat yenileri çıkan garabetlere, habasetlere, vahametlere oralardan, (evet, daha çok kendin gibilerle birlikte) veryansın ederek yorumlarını, fikirlerini ya da henüz fikir seviyesine ulaştıramadığın kanaatlerini hemen iletebiliyorsun. Sosyal-medya eleştirisini kolay tarafından icra edenlerin sık sık yaptığı hataya düşüp şunları inkâr etmek mümkün değil bence: Bu kanaat ve yorum paylaşımı sahiden de önemli “sosyal” bir ihtiyacı karşılıyor; daha önemlisi “yankı odaları”, yani genelde “benzerlerin benzerlerle etkileşimde bulunması” gibi bir gerçeklik olsa da özellikle tek bir somut vaka/dava/haksızlık üzerinde odaklanıldığında bu da aşılabiliyor; hatta eskiden “efkâr-ı umumiye”, sonraları kamuoyu denen şey artık klasik basında değil oralarda oluşuyor (Bu sıralar kendisiyle epey uğraştığım için bu yazıda yine bahsi geçecek Adnan Adıvar, ta 1950’de yazmış kamuoyunun adaletsizlik karşısında etkili bir güç olabileceğini “Efkâr-ı Umumiye Karşısında Hükümler ve Kararlar” adlı bir yazısında: “Dünyanın her tarafında sık veya seyrek bir surette tesadüf olunan adli hataları da ilk sezen manevi şahsiyet gene bu efkâr-ı umumiyedir. Nice hükümler vardır ki bütün mahkeme derecelerinden geçerek kat’ileştiği halde efkâr-ı umumiye o hükme karşı şüphesini, çekingen veya serbestçe, izhardan geri durmamıştır”) ve bu yüzden de devlet katında mutlaka dikkate alınması gereken bir güç haline gelebiliyor. Sırf geçen haftaya bile baksak göreceğiz: HDP Şişli İlçe Başkanı Mutlu Öztürk’ün yakın arkadaşlarının Twitter’ı çok başarılı bir biçimde kullanmalarının, Mutlu ve onunla birlikte gözaltına alınan arkadaşlar için eninde sonunda çıkması zaten mukadder olan tahliye kararını çok daha çabuklaştırdığını inkâr etmek mümkün mü? Yine Ceren Damar davasında sosyal medya üzerinde oluşturulan baskının ne kadar işe yarayabildiğini bir kez daha gördük, sanık hiçbir indirim almadan müebbete mahkum oldu. O davada sanık avukatının insanlıkdışı, alçakça sözlerinin yine sosyal medyada uyandırdığı büyük ve haklı infialin Adalet Bakanı’nı, hatta Baro şeysi Feyzioğlu’nu bile tepki göstermeye ittiğine bakılırsa avukata da (umarım kallavi) bir ceza yolda.

Halbuki yine geçen hafta Gezi Davası da vardı ve son duruşma öncesi 1376 aydın, sanatçı ve siyasetçi bir bildiri yayınladılar: Peki çıkan güzel sonuçta bu iyi kaleme alınmış bildirinin ufacık da olsa bir etkisi olduğunu düşünenimiz var mı? Herhalde yok. Neden peki? Bir kere, devletin böyle çok sayıda ismin dahil edildiği büyük siyasi davalarda ve son zamanlarda Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve HDP’nin diğer üst düzey yöneticileri örneklerinde gördüğümüz gibi kişinin önce suçlu ilan edilip sonra suç arandığı (Kafka’nın kulakları çınlasın! Lukács şimdilerde yaşasa onu hâlâ “gerçekçi” olmamakla suçlar mıydı acaba?) davalarda kamuoyu tepkisini dikkate almadığı biliniyor (Nitekim Kavala’ya hemen yeni bir suç da icat edemeyip daha önceki battal olmuş 15 Temmuz iddialarını yeniden ısıtmak zorunda kaldılar). Sosyal medya da bu davalarda etkili olamıyor. Onun için başka sahip çıkma yolları gerek. Adaletsizliği protesto etmenin bütün dünyada en etkili yolu olan sokağa çıkıp kitlesel eylemler düzenleme imkânı Gezi’den beri iktidar tarafından aşama aşama elimizden alınırken partiler başta olmak üzere örgütlü muhalefet bu hakkı muhafaza etmeyi sağlayacak doğru ve çabuk tepkiler vermeyi başaramadı maalesef. Bugün sokaktaki en ufak protesto hareketlerine bile inanılmaz bir acımasızlıkla saldırılırken insanları sokağa çağırmak çok zorlaştı. Durum böyleyken imza kampanyaları yine de etkili olabilir miydi peki? Hiç yoktan iyidir diyerek bile denenebilirdi ama böyle değil. Bahsettiğimiz imza kampanyasının etkisizliğinin, bu yazıda daha çok konu edeceğim ikinci nedenine gelmiş oluyoruz böylece.

Sorulması gereken soru çok açık: Gezi’de milyonlar vardı, bu bildirinin altında neden 1376 imza var? Bu imzalar arasında neden bizler de yokuz? Bizler, yani Gezi’ye aktif olarak katılmış doktorlar, tiyatrocular, mühendisler, yazarlar, çevirmenler, akademisyenler, hukukçular, sanatçılar, yayıncılar, öğrenciler, aktivistler, işçiler, işsizler vs. vs. bu kampanyadan haberdar edildik de imza atmaya mı çekindik? Twitter’da bir kullanıcı bu tür kampanyalara neden “kuytu köşelerde” imza toplandığını anlayamadığını söylüyordu. Haklıydı ama meseleyi daha da öteye taşıyıp genelde “aydın bildirileri”nin neye hizmet ettiğini, daha doğrusu neden edemediğini, çoğunlukla işe yaramadığını sormamız da gerekiyor artık galiba. Türkiye’nin tarihinde gerçekten dönüştürücü bir işlev görmüş, işe yaramış iki imza kampanyası biliyorum şahsen: Birincisi, 1950’de Nazım Hikmet’in senelerdir yok yere tutulduğu hapisten çıkarılması için başlatılan ve “efkâr-ı umumiye”yi etkilemekte başarılı olduğu için sonuç da alan imza kampanyası, ikincisi ise Aziz Nesin öncülüğünde 12 Eylül sonrasında hazırlanıp ölü toprağı serpilmiş toplumun şöyle bir silkelenmesinde, yeniden umutlanmaya başlamasında sahiden işlevsel olmuş “Aydınlar Dilekçesi”. Ondan sonra yapılan imza kampanyaları zaman zaman devletin öfkesini imzacılara celbettiği için bir ses getirebilse de (yakın tarihlerde yüzlerce insanın özgürlüğünü veya işini elinden almaya vesile edilen “Akademisyenler Barış Bildirisi” örneğinde olduğu gibi), kamuoyuna hitap etme, daha doğrusu hedef alınan mesele etrafında istenen doğrultuda bir kamuoyu oluşturma konusunda pek de başarılı olamamıştır. Bunda bireylerin iyi niyetinden veya becerikliliğinden ziyade tarihsel koşulların köklü biçimde değişmesinin payını vurgulamak gerekir.

Burada özellikle iki değişimi vurgulamak gerekir: Başarılı olabilmiş bu iki örneğe baktığımızda ikisinin de devletin toplumu ciddi bir ablukaya alarak bütün çatlak, yani muhalif sesleri bastırmayı genellikle başarabildiği, halkın temel meselelerde söz sahibi olmasından geçtik ufacık bir itirazı dile getirebilmesinin, herhangi bir ses çıkarmasının bile şiddetle engellendiği dönemlerde yapılmış girişimler, o abluka ve baskının kırılmasında da yol oynayabilmiş girişimler olduğunu görürüz. Yani gerçekten de “sessizlerin sesi” olmayı başarabilmiş, iyi kotarılmış örneklerdi bunlar. Ama sonrasında “konuşan Türkiye” dönemi geldi, yaşı tutanların hatırlayabileceği gibi. Halkın durmadan söze kışkırtıldığı, radyoları, çoğalan televizyon ekranlarını, suya sabuna dokunmayan, abuk subuk konularda aklına estiğince konuşabilme serbestisinin yarattığı uğultu ve gürültünün kapladığı Özal Türkiyesi yani. 90’larda kızıştırılan savaş ortamı bu gürültünün dozunun iyice artmasına neden oldu. Vicdanlara hitap eden sözleri, kampanyaları laf kalabalığı yüzünden kimse işitemedi, işitemezdi. Kamuoyu, hatta belki de toplum fikri komadaydı (Dünyada da daha uzun süredir benzer bir durum söz konusuydu aslında. Epeydir adını işitmediğim Baudrillard’ın –çok kaba özetliyorum- siyaset değil eğlence istediklerini söylediği “sessiz yığınlar” kitabının altbaşlığı da “toplumsalın sonu”ydu, hatırlanırsa). Bu koma hali de epey uzun sürdü.

Ben Türkiye’de milyonlarca insanın bu halden, kendileri gibi olduğunu anladıkları başkalarının ağzından, senelerdir gürültüye getirilmiş, bastırılmış kendi seslerini (hep sağır yaşayıp bir ameliyatla sesleri duymaya başlayanlarınkine benzetilebilecek) sevinçli bir hayretle duymaya başladıkları Gezi’de çıktığını düşünüyorum. Kayıtsız şartsız iktidar destekçiliğinin kaçınılmaz sonucu olan pespayelikleri Gezi’de ayan beyan ortaya çıkan televizyonları, gazeteleri son 7-8 yılda gittikçe daha fazla insanın (iktidarın bunların yüzde 90 küsurunu kontrol etmeye başlamasını da bir yanıyla boşa çıkararak) neredeyse bütünüyle terk etmesi, dünyayı İnternet üzerinden, sahici bir kamuoyu oluşturma potansiyelini içeren sosyal medya üzerinden takip etmesi boşuna değil; gençlerin büyük kısmının “eski teknolojiler”le zaten bağı yok.

Televizyondan kopamayan daha eski kuşakların önemli bir bölümü dizilerle, ucube yarışmalarla o bahsettiğimiz gürültünün içinde yaşamayı sürdürdükleri için onlara hâlâ çok büyük ölçüde ulaşılamıyor olsa da onlar bile sırf gittikleri yerleri, yedikleri yemekleri filan eş-dostla paylaşmak vs. gibi saiklerle girdikleri Facebook’ta akraba ve taallukat çevresi dışından birilerinin paylaştığı haberlere, yazılara maruz kalabildikleri için bütün bütüne ümitsiz sayılmazlar. 80’lerde, 90’larda birçok iletişim kuramcısı televizyonun yazılı kültürü bitirmek üzere olduğundan şikayet ederdi; oysa İnternet tam anlamıyla yazılı kültüre denemese de “yazı”ya çok ciddi bir hayat öpücüğü verdi. Ki kültür adına kazanım sayılabilecek bir şey de gözlemlenebiliyor: Yazının başında bahsettiğim o kesintisiz hadise ve enformasyon akışı karşısında Adıvar’ın güzel kitabının adıyla, kendimize sık sık “dur, düşün” demeye de ihtiyaç duyuyoruz. Sosyal medyada hareketli bir kitap tavsiye ağı oluşması ve belli sitelerde yayınlanan (tamam, çoğunlukla güncel konu ve olaylar hakkındaki) yazıların çok sık paylaşılması bunun birer göstergesi bana kalırsa. Artık bizim buralara yazdığımız yazılar da çok daha geniş bir sosyal etkileşim ağının parçası oluyor ister istemez; insanlar her zaman olmasa da bazen saçmaladığımızı, bir şeyleri gözden kaçırdığımızı çok çabuk hatırlatabiliyor ya da sahiden beğenerek boşuna yazmadığımızı hissettiriyorlar bize. Yani çok canlı bir fikir yürütme mecrası olabiliyor sosyal medya, özellikle de Twitter. Hatta orada kendi adlarıyla veya takma adlarla yazan bazı isimsiz kullanıcıların, meslekleri ne olursa olsun, ben de dahil az çok adı sanı bilinen bir dolu yazardan, sözde “kanaat önderi”nden daha iyi fikir yürüttüğü, meselelere daha geniş veya derinlemesine bakabildiği görülebiliyor. Böyle bir ortamda artık aydın ve peşine takılması beklenen kitleler paradigmasının her zamankinden de daha sorunlu hale geldiği açık. O yüzden hiç değilse sosyal medyadan güçlü bir destek almayan hiçbir “aydınlar” vs. kampanyasının ses getiremeyeceği kesin. Yazının başlarında bahsettiğim “Ben de Oradaydım” kampanyası bunlar da hesaba katılarak doğru dürüst planlansa imzacıların sayısının milyonları bulmaması için hiçbir neden olamazdı.

İmza kampanyalarının etkisizliği bâbında bahsetmek istediğim ikinci değişime de, az önce değinip geçtiğim aydınlar-kitleler ayrımından devam ederek gireyim. Aydınların ve dolayısıyla onların sözde işçilerle veya halkla birlikte kurdukları “parti”nin öncülüğü anlayışı, felsefe ve siyaset teorisi alanında öteden beri kıyasıya eleştirilen, sorunları teşhir edilen “temsil” (Ömer Faruk yakın tarihlerde buna “başkaları adına konuşma” demeyi önermişti) paradigmasıyla da yakından bağlantılı. Bu eleştirinin satırbaşlarını hatırlarsak: Dünyada en bilinen örneği Leninizm olan (bizde de Kemalizm tabii ki) bu anlayış, kendi haline bırakılan, örgütlenme ve bilgilenme faaliyetiyle dönüştürülmemiş işçi sınıfının konformist kalacağı, işçi sınıfının devrimci bir güç haline ancak “dışarı”nın zorlamasıyla edinilen bir bilince kavuşarak gelebileceği tezine dayanılarak ya da dönemsel koşulların gereği görülerek sunulmuştur. Ama özellikle 20. yüzyıl tarihi bize birilerine öncülük edenin, birilerini “temsil” edenin, onları “kurtaran”ın eninde sonunda mutlaka diyetini de istediğini, temsilin ardından her zaman ayrıcalık ve iktidar talebi geldiğini gösterir. “Temsil” edilen işçiler veya halk kendisini ilgilendiren temel sorunlarda kendi kararlarını alacak olgunluğa henüz sahip değildir, bu kararlar onlar adına ve sık sık da onlara rağmen “bilenler” tarafından alınmalıdır; bu anlayışın hükmettiği devletlerde bahsi geçen olgunlaşma tabii ki hiçbir zaman tamamlanamamış, işçilerin/halkın gerçek çıkarlarını “temsil” eden öncülerin onlar üzerindeki vesayeti hiçbir zaman sona ermemiştir. Kamuoyunun veya toplumsalın 20. yüzyılın son yirmi-otuz yılından beri sona ermiş gibi görünmesinde bu “öncücü” tavrın payı oldukça büyüktür.

Halbuki Gezi kimselerin öncülük etmediği, temsil edilmeyen, kendi kendilerini temsil etmek isteyen, kendi sözlerini kendileri söylemek isteyen milyonların buluştuğu bir isyandı. “Örgütsüz” milyonlardı bunlar, evet, isyan sonrasında kalıcı bir güç yaratamamasının nedeninin bu olduğunu söyleyen sosyalist abiler (gerçi az da olsa bazı “abla”lar da vardı) bu noktada haklıydı. Ama Gezi ahalisinin onların örgütü her neyse onun çizgisine gelmesi, onların alacakları kararlara uymaları diye kavranmamalı elbette bu örgütlülük. İnsanlar Gezi’ye kendileri için hayat-memat meselesi olan mesleki, toplumsal, kültürel vs. dertlerine çözüm bulmak için birlikte mücadele verdikleri örgütlerde epeydir mesai harcamış aktivistler olarak, yani örgüt deneyimi kazanmış olarak gelebilselerdi sonrası için kalıcı siyasi formlar, ne bileyim, temsili bütün bütüne dışlamayan, güvenilirliğini eylemleriyle kanıtlamış birilerinin başka birilerini onların rızasıyla temsil etmesine geçici olarak izin verilen mekanizmalar oluşabilirdi Gezi sırasındaki karşılaşmalardan gerçekten. (Asıl bunun yollarını bulmayı tartışmak gerek, yani temsili-olmayan-temsilin, gerektiğinde hemen geri alınabilecek “zayıf” temsilin. Çünkü temsil karşıtlığı mutlaklaştırıldığında büyük ölçekli kararların alınması imkânsızlaşır, bu da o kararları öteden beri alıp hayatlarımızı kafese almaya alışmış olan hakim güçlerin çok işine gelen bir zaaf yaratır bana kalırsa). Yani orada bir sorun vardıysa Gezi-öncesi memleket tarihinden miras alınmış, devlet şiddetinin yanı sıra sol hareketlerin etkisizliğinin büyük payı olan bir sorundu bu, Gezi’nin yapısı gereği yarattığı bir sorun değil. Yani sosyalist erkan Gezi’yi iğnelemeden önce çuvaldızı kendine batırmalıydı. İnsanların bu denli örgütsüz kalmasında, onları kendi kendilerini örgütlemeye teşvik etmek yerine kendi “öncülükleri”ne ikna etmeye çalışmalarının oynadığı engelleyici rolü sorgulamalıydı.

Maalesef bunu pek göremedik; Gezi’yle ilgili imza kampanyasının da kapalı bir çevrede kotarılmaya çalışılması, milyonların gerçekleştirdiği bir eylemi savunmaya yine o milyonların çağrılması gerektiğinin bile görülememesi bunun üzücü semptomlarından biri gibi geliyor bana. Halbuki kapitalizmin vahşetinin ve devletlerin şiddetinin eski süslerinden mecburen soyunarak iyice açığa çıktığı bir dönemde kendine “solcu” diyen herkesin öncü değil kolaylaştırıcı katılımcı sıfatıyla katılacağı örgütlülüğe ihtiyacımız her zamankinden fazla.

Tüm yazılarını göster