YAZARLAR

Salgın günlerinde sıkıntı, zaman ve başka küçük şeyler

Biri sana seslendiğinde, takıldığında, seninle dalga geçtiğinde bir anlığına çiçek açarsın. Birine sürtünmüş, kendi evsizliğini ve hiçliğini canlı ve sıcak bir şeye iliştirmiş olursun. Öteki yürüyüp gider, senin yükünü hissetmez, seni omuzlarında taşımakta olduğunu, bir asalak misali geçici olarak onun hayatına yapıştığını fark etmez.

Bruno Schulz’un ilhamıyla

1

Sıkıcı günler geçiriyoruz. Hayatımız zaten hiç güllük gülistanlık sayılmazdı, gündelik sıkıntılar arasında etrafımıza bile doğru dürüst bakmadan koşturup duruyorduk çoğu zaman (zaten çoğumuzun yaşadığı şehirlerde de başka insanlar dışında pek bakacak bir şey yok; dünyanın hummalı güzelliğinin aniden beliriverdiği sahnelerle karşılaşma ihtimalimiz gittikçe azalıyor buralarda ömür törpülerken); dünyanın ve memleketin kasveti gittikçe koyulaşan atmosferi üstümüzdeki basıncını arttırdıkça birazcık nefes alabilmek için eşle-dostla görüşüp karşımızdakinin içini karartma pahasına biraz rahatlamaya çalışıyorduk. Sık sık da sahiden karartıyorduk maalesef. Ama nadiren de olsa bu buluşma anlarında meclisteki herkesi hayat gailesinden sahiden uzaklaştırabilen esprili veya incelikli bir söz veya karşımızdakinin bizi, bizim karşımızdakini sahiden umursadığını, önemsediğini, sevdiğini belli eden bir jest sayesinde, ama en çok da sırf bedenlerin yanyanalığının ara sıra verebildiği nedensiz neşe infilaklarıyla bu “yekpare, geniş” kasvet zamanlarının “parçalanmaz akışı”nı kırabiliyor, kendimizi koruyabilmek için duyularımızı farkına bile varmadan körelterek sürdürdüğümüz yarı-uyku halinden sevinçle çıkabiliyorduk. Kullanılmamış bir günün kusursuz yuvarlaklığını bozacak bu gibi anları bekleyerek yaşıyor, her birimiz çoğunlukla üç kuruş karşılığında gönülsüzce ama mecburen sürdürdüğümüz envai çeşit angaryayla dolu mesaimize böyle zamanların beklentileriyle katlanıyorduk.

Ama salgın birbirimizle doğru dürüst görüşme imkânımızı da elimizden alınca iyice sudan çıkmış balığa döndük; balığı hayatta tutan element nasıl suysa bizim elementimiz de muhabbet çünkü; telefon ve ekrandan da muhabbet hiçbir zaman yetmiyor, bedenler aynı ortamda değilse, birbirine hiç değilse aynı havayı soluma yoluyla temas etmiyorsa muhabbet de tamamına ermiş olmuyor. Biri sana seslendiğinde, takıldığında, seninle dalga geçtiğinde bir anlığına çiçek açarsın. Birine sürtünmüş, kendi evsizliğini ve hiçliğini canlı ve sıcak bir şeye iliştirmiş olursun. Öteki yürüyüp gider, senin yükünü hissetmez, seni omuzlarında taşımakta olduğunu, bir asalak misali geçici olarak onun hayatına yapıştığını fark etmez. İnsanın bu denli ihtiyaç duyduğu temas duyusuna, muhabbet mecrasına saldırıyor bu virüs. Sıkıntımızın katmerlenmesi bundan.

Zaten zamanı da çekiştire çekiştire çarpıtıyor, şekilsizleştiriyor, soluklaştırıyor sanki bu virüsün yarattığı ortam. Günlerimiz uzadı, hafifledi, genişledi - hâlâ çok yoksul ve zayıf olan içerikleri için fazla genişledi belki de... Sıkıntı ve sabırsızlıktan rengi atmış, beklemekle geçen günler bunlar. Aklı başında yetişkinler sıfatıyla sorumluluklarımızı yerine getirmeye, geçimimizi, gıdamızı temin etmek için kimimiz evde kimimiz mecburen sokaklarda, fabrikalarda, marketlerde çalışmaya devam ediyoruz; ama hasbi muhabbet ihtimalinin zayıflığını bilmek çalışma-dışı saatlerimizi de haddinden, daha doğrusu alışık olduğumuzdan fazla arttırıyor, bir türlü istediğimiz kadar anlamlı bir şekilde dolduramıyoruz onları. Adeta boş, tanımlanmamış zamanımızı ne yapacağımızı bilmediğimiz çocukluklarımıza dönüyoruz bir yanıyla; kendimiz de tanımlanmamış olduğumuz için Zaman’dan bir şeyler beklediğimiz, ama onun bize bir tanım sunmaktan aciz kaldığı, bin türlü hile desiseyle kendi kendini tükettiği dönemlere.

İstikrarsız bahardan da iç dünyamız için aradığımız tanımlılığı bulamadık tabii ki; hep güzel pırıl pırıl havalar olsa eş-dostla birlikte tadını çıkaramıyoruz diye doya doya üzülecektik, melankoliden medet umacaktık, kendimizi onun yumuşak ve şefkatli kucağına bırakacaktık ama aralara iç dünyamızın rengine aslında daha çok uyan karanlık, kasvetli kimbilir kaç gün girdi, melankolinin bile tadı kaçtı; o grilik devam etseydi en azından güzel pırıltılı günlerin hayaliyle, bu hayalin verdiği sevinçle kendimizi avutmayı öğrenecektik, ama araya giren kavurucu Ağustos sıcaklarında, pırıltılı değil (pırıltıda ışık baktığın şeyin kendinden gelir çünkü, dışarıdan pırıltı veremezsin hiçbir şeye) göz kamaştırıcı aşırı ışıkta bu hayaller de buharlaştı, en azından puslandı. Zaten aslına bakılırsa her bahar... gerçeklikte karşılıklarını boş yere arayıp duran bir keder ve sevinç sonsuzluğunu getirir beraberinde. Ama dışarının içeriye gösterdiği o soğuk kayıtsızlık bu insansızlıkta daha da can yakıcı oldu sanki bu sene.

Kalabalıklar, ses ve görüntü fazlalığı karşısında bilinçsizce takındığımız o yarı-uyku hali, içinden eş-dostun, muhabbetin verdiği ivmeyle çıkma imkânları azalınca uyanık kaldığımız saatlerin çoğuna sirayet etmeye başladı. Hal böyle olunca yarım uyumak yerine tam uyumayı daha çok tercih edenlerimiz, uykuyu dünyadan kopup... bir kendimize dönüş yolculuğuna çıkma fırsatı diye görenlerimiz de oldu. Halbuki uykunun kuytusunda, rüyaların loş mekânında bir yerlerde bizi bekliyor değildir ki “kendi”miz. Zira ancak yerin üzerinde, gün ışığı altındayken geliriz titrek, [ama] bir şey söyleyen bir ezgiler demeti haline; derinlerdeyken yine çözülür, kara uğultulara, karmakarışık mırıltılara, bir bitmemiş hikâyeler yığınına dönüşürüz. Kendimize içimize yönelerek değil “anlamlı başkaları”ndan yansıyarak döneriz aslında, içerisi bizim için genellikle fazla kalabalık, fazla gürültülü, fazla belirsizdir hep çünkü. Uykuda kendimizle yaptığımız şifreli sohbet genelde tatminsiz, huzursuz, muallakta bırakır bizi. Neyse ki olağanüstü güzellikte ve yaratıcılıkta rüyalar gördüğümüz, uykudan sevinçle uyandığımız da vaki olabiliyor ara sıra. Ama bu denli yaygın bir belirsizlik, endişe, hattâ korku ortamında uykuların kumaşının da bu huzursuzluk güvelerince delik deşik edilmemesi, en gamsızlarımızın güzel rüyalarına bile kâbusların gölgesinin düşmemesi mümkün olamıyor.

Bölük pörçük uykular, telefonlarda, sosyal medyada sürdürülen yarım yamalak muhabbetler, hayal ve melankoli tesellisi veremeyen mevsimler ortasında biz de bir parça güzellik buluruz umuduyla filmlere, kitaplara verdik kendimizi. Galiba –belki de kendi hayalimize daha fazla pay bıraktığından- daha çok da kitaba. Nesnesi belirsiz büyük harfli Özlemimizi doyuracak büyük harfli Kitap’ı tabii ki bulamadık, daha iddiasız, daha sıradan, küçük harfli kitaplarla yetindik. Sıradan kitaplar göktaşları gibidir. Her birinin tek bir ânı, anka kuşu gibi çığlık çığlık kanatlanıp bütün sayfalarını alevlendirdiği bir ânı vardır diye düşünerek kitaptan kitaba atladık galiba her zamanki ritmimizin üstüne de çıkarak, o küçücük alevlerin sıcağıyla ısıtmaya çalıştık muhabbete aç, “çok üşümüş” kalplerimizi.

Kitaplar dışında menzilimizdeki bütün iletişim mecralarından haberleri takip etmeye, yani yarı-uyurluğumuzu kıracak kuvvette olacağını umduğumuz “olaylar”ın peşinde sürüklenmeye bıraktık kendimizi siyasi dertler de güden bir kısmımız da. Genellikle ümitsizliğimizi perdahlayan sıradan vaka ve hadiseler silsilesi içinden her nasılsa fışkırıverecek bir Olay beklentisi içinde hâlâ da yapıyoruz bunu, salgın bittikten sonra artık o sıradan, boğucu, tekdüze silsileye dönmeyeceğimiz, birileri çok istese de dönemeyeceğimiz gibi güçlü bir beklentimiz (his,hüsnükuruntu,önsezi mi demeliyim yoksa?) var her zamankinden farklı olarak. Birileri bize şunu dese “tamam işte” diyeceğiz: Sıradan vakalar zaman içerisinde derlenip toplanmış, bir ipe dizilircesine sıralanmışlardır. Onlardan önce gelenler ve sonra gelenler vardır burada, hepsi sıkış sıkış toplanıp birbirleri üzerine kesintisiz baskı yaparlar. Ruhu süreklilik ve silsile olan her türlü anlatı için önemlidir bu. Peki ya zaman içinde yerleri olmayan olayları ne yapacağız; çok geç, [yani] zamanın tamamı paylaşılıp üleşilip bölüştürüldükten sonra meydana gelmiş olayları; soğuğa terk edilmiş, kaydedilmemiş, havada asılı duran, yersiz yurtsuz ve aylak olayları? Zaman bütün olaylar için fazla dar olabilir mi? Zamanın bütün koltuk biletleri satılmış olabilir mi? Bütün bu olaylar kalabalığı arasında bu yersiz yurtsuz olayları seçmeye uğraşıyoruz sanki biz de. Bizi zamanın, zamanımızın cenderesinin dışına çıkaracak olaylarla sahiden karşı karşıya geldiğimizde yarı-uykululuğumuz sona erecek, çok üşümüşlüğümüz bitecek diye umuyoruz alttan alta. Ama tam tamına gerçekleşemeyecek şeyler vardır. Sadece vakalara sığdırılamayacak kadar büyük ve muhteşemdirler. Bunlar gerçekleşmeye çalışıyorlardır sadece, gerçekliğin zemini onları taşıyabilir mi diye yokluyorlardır. Ve gerçekleşmenin kırılganlığı yüzünden bütünlüklerini kaybedeceklerinden korkarak hızla geri çekiliyorlardır... biyografimizde beyaz lekeler işte bu yüzden belirir - güzel kokulu yara izleri, meleklerin çıplak ayaklarının soluk simli izleri, gündüzlerimizle gecelerimiz üzerindeki dağınık ayak izleri.

Bizim salgın döneminde iyice sıkılaştırdığımız olay takibinin ivmesi de bireysel hayatlarımızın içine sıkıştırıldığı izolasyondan ziyade dünyanın ve toplumsal zamanın çivisinin çıkmakta olduğu hissinden geliyor galiba. O çivinin zaten yanlış yere çakılmış olduğunu şu zamanlarda sanki daha iyi bir anladığımız için bu da daha önce beklediğimiz kadar korku vermiyor bize, bir kaçınılmazlık hissinin üzerine umut demeyelim de “neden başka türlüsünü denemeyelim ki?” merakı da biniyor yavaş yavaş. Çünkü biliyoruz ki bu beyaz lekeler sadece kendi “biyografimizde” değil, toplumların tarihinde de var; o “büyük ve muhteşem” şeyler insanlığın geçmişinde hep o “güzel kokulu yara izleri”ni bırakmışlar; üstelik bugüne doğru yaklaştıkça daha bir sıklaşıyor gibi sanki o izler: Fransız İhtilali, 1848, Paris Komünü, Ekim Devrimi, İspanya’daki Uluslararası Tugaylar, Kara Panterler, Mayıs 1968, Fatsa, Chiapas, Seattle, Sintagma, Tahrir, Gezi, şu sıralar Minneapolis başta olmak üzere bütün ABD vs. Bu sıklık artışı, zeminin de, henüz tam hazır olmasa bile gittikçe kuvvet kazanmaya başladığını gösteriyor belki. Hazır zaman da alışıldık çığırından çıkmaktayken, bizler de korkudan “che sera sera” pervasızlığına geçmekteyken o “büyük ve muhteşem şey” de belki artık bu zemin beni çekmeyecek korkusunu atlatır.

2

Schulz İçin Derkenar: Bu yazıda italikle aktardığım bütün cümle ve tamlamalar Bruno Schulz’un Sanatorium under the Sign of the Hourglass adlı kitabından. Celine Wieniewska’nın İngilizcesinden okuduğum için adını bu şekilde verdiğim kitabın Türkçesine, yazarın ilk kitabıyla birlikte Tarçın Dükkânları adıyla yayımlanan İlknur Özdemir çevirisinden ulaşmak mümkün. Ayrıca Neşe Taluy Yüce’nin Lehçe aslından yaptığı Tarçın Dükkânları çevirisi de mevcut, ama o kitaba bu ikinci kitap da dahil edilmiş mi bilmiyorum. Yaşadığım yerden bu çevirilere ulaşmak mümkün olmadığı için bütün alıntıların çevirisi bana ait. Benim cebren bağlamlarından kopartarak epey serbest çevirdiğim bu parçaların muhtemelen daha doğru ve akıcı çevirilerini okumak isteyenlerin bu kitaplara başvurmasında fayda var.

Zaten bu yazı esasen okuyanlarda mutlaka Schulz’un kendisini okumalıyım hissi yaratmak için yazıldı. Birkaç yıl önce Tarçın Dükkânları’nı yine Wieniewska çevirisinden okuyup çok etkilenmiştim, ama geçen ay bu kitabını güzelliğiyle adeta kendimden geçerek, bitmesin diye ağır ağır, sindire sindire okudum. Edebiyatta ve sanatta güzellik epeydir şaibeli bir şey haline geldi bildiğiniz gibi, bunun burada tartışmayacağım son derece meşru tarihsel nedenleri de var ama ben “güzellik” fikrinden bütünüyle vazgeçmenin (ve, kimin lafıydı hatırlamıyorum, güzelliği artık sadece doğa bilimleriyle matematikte bulabilir hale gelmemizin) sanata ve edebiyata çok da iyi gelmediğini düşünenlerdenim. Ama burası bu tartışmanın yeri değil, o yüzden “güzellik”ten kastımın ne olduğunu anlamanız için Schulz’dan bol bol örnek vermekle yetindim. Bu örnekleri verebilmek için de bir yandan bir dönemin hissiyatını acemice de olsa anlatmaya çalıştığım bir metin kurgusu yaptım. Bunu Philip Roth, Cynhia Ozick, David Grossman, Salman Rushdie ve Jonathan Safran Foer gibi son dönemlerin birçok önemli yazarı da yapmış, Schulz’dan ilhamla yeni metinler yazmışlardı. Benimkisi onların verdiği ahlaki cesaretle yazılmış, ama onlardaki iddia ve becerinin binde biri bulunamayacak öylesine bir metin işte.

Schulz’un Kafka’yla ilişkisi, hayatını durmadan başka bir ülkeye bağlanan bir taşra kasabasında resim öğretmenliği yaparak sürdürmeyi tercih etmesi, resimleri, kayıp romanı, 1942’de elli yaşındayken “sanatsever” bir Nazi subayının himayesi altındayken bir başka Nazi subayı tarafından tabancayla vurularak öldürülmesi gibi, ayrıntıları başka yerlerden okunabilecek biyografik unsurlara girecek yerim kalmadı. O yüzden gençlik arkadaşı, büyük romancı Gombrowicz’in sözlerini aktarıp kısa bir tartışma vesilesi yaparak bitireceğim Schulz okuma çağrımı: “Bruno hayatın dışına atılıp çeperlerine yerleşmişti... Hayattan dışlanan biri ne yapar? Tin’e sığınmaktan başka bir şey yapamaz – inançlı biriyse Tanrı’ya, inançlı değil de ahlaklı biriyse Ahlak’a; güzelliği ilahlaştırdıysa Sanat’a... Bruno Tanrı’ya inanmamaktan ziyade onunla ilgilenmiyordu, bütün yapıp etmelerinde derin bir ahlak duygusu sergilemesine rağmen, bir öğreti ve bilinçli bir eylem talimatı olarak tasarlanan ahlakla hiç işi yoktu. Yani geriye sanat kalıyordu... sahiden de gördüğüm kadarıyla kendini bütünüyle ona adamıştı, başka kimsede görmediğim bir coşku ve odaklanmayla kendini sanat uğruna tüketiyordu... Sanata sanki içinde boğulmaya niyet ettiği bir gölmüş gibi yaklaşıyordu.”

Dünyanın bir çocuğun gözünden, bir çocuğun düşle gerçekliğin sık sık birbirinin yerine geçtiği deneyimleri üzerinden anlatıldığı hikâyeleri Schulz’un naif bir yazar sanılmasına yol açabilecek olsa da, Coetzee’nin dikkat çektiği gibi, “Gerçekliğin Mitleştirilmesi” gibi deneme ve mektuplarından olağandışı bir kendi kendini tahlil yeteneğine sahip olduğu anlaşılabilecek, özgün bir sanat ve form kuramı geliştirmiş bir düşünür, sofistike bir entelektüeldi Schulz. Sanat’a yönelik bu adanmışlığını , Gombrowicz’in meylettiği gibi, sadece dışlanmışlığına değil bu sofistikasyona da bağlamak gerekir bana kalırsa. Metinlerinde farkında olmadan güzellik üreten, Tanrı vergisi duyusal yeteneklerini bilinçsizce,sere serpe sergileyen bir yazar değil, edebiyatla düşünen bir yazar Schulz. Edebiyatı önemseyen herkes için, okunmaması büyük bir eksiklik!


Tuncay Birkan Kimdir?

Tuncay Birkan 1992-96 arasında Ayrıntı Yayınları'nda, 2004-17 arasında Metis Yayınları'nda editör olarak çalıştı. Çoğu sosyal ve beşeri bilimler alanında olmak üzere 50 civarında kitap çevirdi. Çevirmenler Meslek Birliği ÇEVBİR'in kurucularından biri ve ilk başkanıdır. Birikim, Toplum ve Bilim gibi dergilerde, bazı İnternet sitelerinde ve birkaç kitapta çıkan, çoğunlukla siyasi nitelikte deneme ve yazıları var. Refik Halid Karay'ın daha önce kitaplarına girmemiş yazılarından derlediği 18 kitaplık Memleket Yazıları dizisi 2014-17 arasında yayımlandı. Şu sıralar Haldun Taner ve başka yazarların yazılarından kitaplar hazırlıyor. 2019'da Dünya ile Devlet Arasında Türk Muharriri (1930-1960) adlı bir kitabı çıktı.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR