Başkanlık yarışı kazanılabilir

HAYIR deyince yüzde elli onayladı, ADALET deyince yüzde elli yürüdü. CHP “hak-hukuk-adalet” dedi, HDP “herkes için adalet” diyerek ses verdi. İlkelerse üzerinde anlaşılacak olan, “hukuk devleti zemini üzerinde, laiklik-çoğulculuk-katılımcılık sütunları üzerinde duran, ortak çatımız tam demokratik parlamenter cumhuriyet” desem, fazlasına gerek var mı? Hele hukuk devletini geçtim, kanun devleti niteliğini dahi yitirdiğimiz şu günlerde ve bu sırayla.

Aydın Selcen yazar@gazeteduvar.com.tr

Bir önceki “Başkanlık yarışı başladı” dediğim ve önümüzde 2017 sonbaharından 2018 sonbaharına bir yıllık bir sprint olduğundan söz ettiğim yazımdan bu yana geçen kısa zamanda iki önemli gelişme oldu. Ana muhalefetin lideri Sayın Kılıçdaroğlu, Der Spiegel’e verdiği söyleşide aday olmayacağını, CHP olarak destekleyecekleri adayın ise “güçlü demokratik parlamenter rejime dönüşü desteklemesi” (o öyle demiyor ama belki “ihya” da denilebilir) gerektiğini açıkladı. 15 Temmuz anma töreninde yaptığı konuşmada ise Cumhurbaşkanı Erdoğan “elli milyonluk Türkiye’yi kurtardıklarını” duyurdu. Böylece “yüzde elliyi evlerinde zor tutmaktan” el artırmış oldu.

Yaşadığımız siyasal bunalıma dair bence de doğru “plebisiter bonapartizm” tanısını koyan değerli toplum bilimci Foti Benlisoy Evrensel’deki yazısında, “ne yapmalı” sorusuna “AKP’nin en büyük başarısı, sahip olanlarla olmayanları aynı safta buluşturabilmesiydi. O başarıyı mümkün kılan koşullar büyük ölçüde ortadan kalkmıştır ve mevcut iktidarın ‘Aşil topuğu’ tam da burasıdır. Oklarımızı sınıflar üstü muhayyel demokrasi cephelerinin hizmetine sunmaktansa o topuğa yöneltmek başlangıç noktası olmalıdır.” yanıtını veriyor.

Cumhuriyet’in seçkin köşe yazarlarından Ergin Yıldızoğlu yazısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TOBB’daki konuşmasının “OHAL’in kalıcı (istisnanın normal) olduğunu, siyaset rejiminin grev hakkını, işçi sınıfının adalete ilişkin kaygılarını dışarıda bırakacağını” gösterdiğini vurgulayarak, “Bu ‘siyaset rejiminin’ yerleşmesi engellenemezse, Meclis’in, 2019 seçimlerinin anlamsızlaşacağını görmek gerekiyor. Durum bu kadar vahim ve zaman muhalefetten yana işlemiyor” diyerek haklı kaygısını paylaşıyor.

Birgün’ün yetkin köşe yazarlarından Fatih Yaşlı ise “iki dinci fraksiyon” olarak nitelediği AKP ve FETÖ’yü “karşısına alan, ikisinin ortaklığını ısrarla vurgulayan, idare-i maslahatçılık yapmayan; Türkiye’yi çöküşe sol düşmanlığının götürdüğünü, buradan çıkışın da ancak sol bir siyaset aracılığıyla olabileceğini toplumun geniş kesimlerine anlatmayı hedefleyen bir siyaset, bu çöküş manzarasını kendisi için bir fırsata çevirebilir” öngörüsünde bulunuyor.

Saygın anayasa hukukçusu Dinçer Demirkent Duvar’daki yazısında “Çemberi kırabilecek gerçek eylem, halkın özgürlük, adalet ve eşitlik arzusunu siyasallaştırabilmekten geçer. Bu, yeni siyasal birlik formunun somutlaştırılması, yeni bir anayasa demektir” çözümünü önerdiği yazısını “Tükenen bir avuç kalmış imtiyazlı saray bekçisinin iktidarıdır. Bundan sonrası zor, ama güzeldir. Özgür bir ülke hayali kadar güzeldir.” umuduyla bağlıyor.

Yukarıdaki görüşlerin, öngörülerin kuşkusuz hepsi yerinde kendi açılarından. Benimse acizane altını çizdiğim mesele şu: Gelecek on yıl, çeyrek yüzyıl için yerinde projeksiyonlar yapılabilir o ayrı. Ancak özellikle belirli bir yaşa gelindiğinde ve düşüp kalkmaktan ağzınızda sağlam diş kalmadığında, gelecek bir yıla ve yaklaşan başkanlık seçiminin kazanılacağına odaklanmakta yarar var.

İlkeler üzerine konuşacak, yeni bir “hareket” başlatacak zaman yok, buna gerek de yok. Çernobil’de nükleer santral patladığında, yörenin itfaiyecileri “işimiz bu” deyip radyasyona aldırmadan yangına müdahale etmişlerdi. Altı ay yaşamadı çoğu. 11 Eylül’de New York’da keza itfaiyeciler yıkılan gökdelenlere defalarca girip sağ kalanları kurtarmaya çalıştı. Pek çoğu enkaz altında kalıp can verdi. Ülkemizde demokrasiyi kurtaracaksak bu başkanlık yarışına gireceğiz. Bir bağımsız adayın ardına düşecek ve onun kampanyasını organize edeceğiz.

Aday kuşkusuz önemli. Doğru adayı belirlemek yarışı kazanmanın yarısı belki hatta. Herhalde herkes kadar Sayın Kılıçdaroğlu da biliyor ki, o adayla varılacak siyasi mutabakatın, hukuki bağlayıcılığı olmayacak. Öte yandan koalisyon aramıyoruz, yeni sistemde aday koalisyonu adeta vücudunda cisimleştiriyor olacak. Hatırlayın, başbakan yok, bakanlar dahi milletvekili olmayacak. Yeni sistem adayın sürükleyiciliğine odaklı: Seçilecek aday yeni bir sistemi sürükleyecek ardından. Geçen gün France Culture radyosunda bir yorumcu bizimki için Fransa’yla karşılaştırarak “V. Cumhuriyet XXL” benzetmesi yaptı. Doğru.

HAYIR deyince yüzde elli onayladı, ADALET deyince yüzde elli yürüdü. CHP “hak-hukuk-adalet” dedi, HDP “herkes için adalet” diyerek ses verdi. İlkelerse üzerinde anlaşılacak olan, “hukuk devleti zemini üzerinde, laiklik-çoğulculuk-katılımcılık sütunları üzerinde duran, ortak çatımız tam demokratik parlamenter cumhuriyet” desem, fazlasına gerek var mı? Hele hukuk devletini geçtim, kanun devleti niteliğini dahi yitirdiğimiz şu günlerde ve bu sırayla.

Başa dönelim, Sayın Kılıçdaroğlu CHP adına, aday olmayacağını, tam demokratik parlamenter rejime dönüşü siyaseten taahhüt edecek adayı destekleyeceklerini vurguluyor. O adayın ardına, bir önceki paragrafta çizdiğimiz çerçevede, HDP de katılmaz mı? Dilerseniz bir önceki yazıma geri dönün, Gazi Koşusu’nu Piano Sonata’nın kazandığı yere, finiş çizgisine değil, geriye, kalabalığın içinde kalan Pershing’in sağa çekip ileri fırlayamadığı veya bir an geç fırladığı yere, yarışın ikinci dakikası itibarıyla Piano Sonata’nın zafere kaçışının başladığı yere bakın. Umuda cüret edelim.

*Arzu edenler Taner Akçam’ın T24’te yayımlanan yazısına da ayrıca göz atabilir.

Tüm yazılarını göster