AKP için tercih yapmadan ilerlemek zorlaşıyor

Erdoğan yönetiminin kamu yatırımlarında bu denli büyük bir artışa gitmesi, bir yanıyla iktidarın 2021’i 2018’den beri süren uzun durgunluktan çıkış yılı olarak tasarladığını gösteriyor.

Ümit Akçay uakcay@gazeteduvar.com.tr

Geçtiğimiz iki yazıda, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın yıllık toplantıları vesilesiyle yapılan değerlendirmelerden yola çıkarak, ilk önce neoliberalizmin aşınmasını, ardından da yine bu bağlamda yapılan ‘kamunun geri dönüşü’ ve ‘yeni bir Bretton Woods’ önerilerini ele almıştım. Bu yazıda aralarında Türkiye’nin de olduğu ‘yükselen piyasa ekonomileri’ olarak adlandırılan geç kapitalistleşmiş ülkelerin bu sürecin neresinde olduğunu konu edineceğim.

TL’NİN HIZLI DEĞER KAYBI

Korona salgını ile oluşan halk sağlığı krizine karşı alınan tedbirler sonrasında aralarında Türkiye’nin olduğu pek çok ülkeden tarihte eşi görülmemiş bir sermaye çıkışı gerçekleşti. Bu, hem sermaye çıkışı yaşanan ülkelerde yerli paraların değersizleşmesi, hem de ekonomik büyümesi dış sermaye girişine duyarlı ülkeler açısından ekonomilerin daralması anlamına geliyordu.

Türkiye’deki ekonomi yönetimi bu süreçte TL’nin değersizleşme hızını rezervlerini harcayarak yavaşlatmaya çalıştı, ancak sermaye hareketleri serbestken içerideki parasal genişlemenin dövize kaçmasını engellemek neredeyse mümkün değil. TL’nin ABD Dolarına karşı değer kaybı, 1 Ocak – 1 Kasım 2020 arası yüzde 28.1’i geçmiş durumda (5.96 -> 8.30). Bu kaybın yarısı 5 Ağustos sonrasında, kabaca beşte biri ise son 10 günde yaşandı. TL’deki bu yüksek oranlı ve hızlı değersizleşme, AKP iktidarını ekonomik canlandırma tedbirlerinde tadilata gitmeye zorladı ve eylüldeki faiz artışı ile gelen ‘U-dönüşü’ sonrasında ekonomik canlandırma önlemleri sınırlandırıldı.

KÜRESEL PARASAL HİYERARŞİ

Aynı dönemde (1 Ocak – 1 Kasım 2020 arası) Brezilya Reali de ABD Doları karşısında yüzde 30.1 oranında değer kaybetti (4.05 -> 5.80). Dolayısıyla TL’deki hızlı değersizleşme, -Türkiye’deki yönetim sorunlarını bir kenara koyarsak- uluslararası parasal hiyerarşide TL’nin alt sıralarda olmasından da kaynaklanıyor.

Farklı dönemlerde iktidarların uyguladıkları ekonomi politikaları ile yerel para daha değerli ya da daha değersiz olabilir. Örneğin 2002-2013 arasında uygulanan ekonomi politikası sonucunda TL sanki küresel parasal hiyerarşide üst basamaklara tırmanmış gibi göründü. Ancak bunu mümkün kılan hem küresel finansal döngünün genişleme evresinde olması hem de sermayeyi ülkeye çekecek düzeyde getiri sunulmasıydı.

2021’DE ARTACAK KAMU YATIRIMLARI

Ülkelerin uluslararası işbölümündeki yerleri nedeniyle var olan bu kısıtlar korona salgını sırasında daha da görünür hale geldi ve bunlar salgın sonrasında da var olmaya devam edecek. Dolayısıyla, Türkiye gibi ülkeler için kamunun geri dönüşü söz konusu olacaksa, bu sermaye hareketlerinde daha ciddi kısıtlamalarla beraber gelmek zorunda kalabilir. Zaten bu konudaki Financial Times haberi de, kamu harcamalarının artmasının daha çok zengin ülkeler için söz konusu olabileceğine işaret etmiş. Bu ikilemin, Türkiye’deki otoriter rejimin tahkimatı ve ekonomi politikalarının doğrultusu açısından etkilerini takip etmek önemli olacak.

AKP yönetiminin 2021 bütçesini, yukarıda ele aldığımız bağlamın içine yerleştirebiliriz. Dünya’daki habere göre önümüzdeki yıl için öngörülen kamu yatırımı tutarı 2020’ye göre yüzde 81 artıyor. Artan bu yatırımların yine IMF önerilerindeki gibi altyapı ve sağlık alanlarına ağırlık verilerek planlandığı anlaşılıyor.

YAPISAL KRİZ

2013 itibariyle AKP yönetimi bir yol ayrımına gelmişti. 2002-2013 arası uyguladıkları neoliberal popülizm stratejisini mümkün kılan maddi koşulların değişmesi, yol ayrımına gelmenin gerisindeki temel nedendi. 2002-2013 arasındaki strateji, bir yandan sert bir neoliberal paket uygulayıp, diğer yandan bunun yaratması muhtemel hoşnutsuzlukların sosyal ve finansal içerilme mekanizmalarıyla törpülenmesine dayanıyordu. 2013 sonrasında bu ikisini aynı anda yapmak zorlaştı. İktidar, neoliberal tarafı giderek azalan bir kalkınmacı program ile (ekonomik) popülizm tarafı giderek küçülen bir neoliberal model arasında seçim yapmaya zorlandı. Bu zorunluluk birikim modeli krizinin sonucuydu.

İktidar 2013 sonrası bu böyle bir tercih yapmadı. Daha doğrusu yapamadı. İktidarı oluşturan sınıfsal güç dengeleri, böyle bir tercih yapmasına izin vermedi. Ancak diğer yandan da 2002-2013 modelini sürdürmek de imkansızlaşmıştı. Sonuçta karşımıza ‘utangaç kalkınmacılık’ olarak adlandırdığım bir 'günü kurtarma stratejisi' çıktı. Bu strateji, finansal kapitalizmin sağladığı olanaklar nedeniyle sürekli bir ‘geleceğe kaçış’ hamlesi olarak kredi genişlemesiyle beslendi.

AKP İÇİN TERCİH YAPMADAN İLERLEMEK ZORLAŞIYOR

2013 sonrasındaki yapısal kriz konjonktürü, 2014 ve 2016’daki darboğazlar sonrasında 2018-2019 krizi ile derinleşti. Buna korona salgını nedeniyle gerek dünya ekonomisinde gerekse Türkiye ekonomisinde ortaya çıkan yeni sorunlar da eklendiğinde, 2018-2021 arası dönem uzun süren bir durgunluk halini aldı. Başladığım yere dönerek yazıyı tamamlayayım.

Erdoğan yönetiminin kamu yatırımlarında bu denli büyük bir artışa gitmesi, bir yanıyla iktidarın 2021’i 2018’den beri süren uzun durgunluktan çıkış yılı olarak tasarladığını gösteriyor. Ancak diğer yanıyla, bu adım Erdoğan yönetimini bir kere daha model seçimi ile ilgili bir tercih yapmaya zorlayacak.

2013 sonrasındaki dönemi karakterize eden yapısal kriz konjonktürünü sürdürmenin koşulları giderek azalıyor. TL’deki sert değersizleşme, döviz-faiz kıskacının yeniden devreye girmesine ve olası bir faiz artışı sonrasında ekonomik daralmanın daha da derinleşmesine yol açabilir. Birikim modeli ile ilgili bir tercih yapmadan, mevcut ‘utangaç kalkınmacılığı’ sürdürmek giderek zorlaşıyor. Bu tip bir tercihin yapılıp yapılmayacağı, aynı zamanda iktidarın otoriter konsolidasyon girişiminin akıbetini belirleyecek en önemli etkenlerden biri olacak.

Haftaya bu serinin dördüncü yazısı ile devam edeceğim.

Tüm yazılarını göster