Afet sonrası çocukla doğru iletişim

Uzman kişilerin depremden sağ kurtulmuş çocuklarla ilk temasta sakin, şefkatli olması; kendilerini tanıtması, neden orada olduklarını kısaca ve net ifadelerle anlatması; bir yaralanma olup olmadığını teyit ederek fiziksel güvenliğinden emin olunması; konuşurken çocuğa yukardan bakmaması ve aynı seviyede iletişim kurması gerekiyor.

Menekşe Tokyay meneksetokyay@gmail.com

Birkaç hafta öncesinde okullarda açlıktan ve susuzluktan bayılan çocukları konuşuyorduk.

On üç yaşındaki çocuğun, enkaz altında 55 saat boyunca maviş muhabbet kuşunu avucunda saklayıp yaşattığına dair görseller bir yandan, dışarı çıktığı gibi çikolata ve sakız isteyen, ona ulaşan ekiplere “acele etmeyin bir şeyim yok” diyen, su ister misin diye soran ilkyardım görevlilerine “daha muayene olmadım, içemem” diyen çocukların videoları diğer yandan...

Enkaz altında kalan çocuk saatler sonra mucize sonucu kurtarıldığında sevinç gözyaşlarına boğulduk.

Deprem bölgesinde acil gereksinimler arasında çadır, yiyecek, su, battaniyenin yanı sıra psikolojik destek de günden güne öne çıkıyor.

Depremzedeler, yüzyılda bir görülebilecek bir boyutta travma yaşıyorlar. Bunlar arasında çocuklara yönelik psikolojik desteğin de özel şekilde tasarlanmış ve hak temelli olması gerekiyor.

Çocuklarla iletişim, yaşamın her aşamasında çok hassas bir konu iken, afet bölgelerinde ayrı bir uzmanlık ve duyarlılık gerektiriyor.

Ailesi enkaz altında kalıp da kendisi kurtarılan çocukları nasıl bir geleceğin beklediğini ise hepimiz kara kara düşünüyoruz.

Bu açıdan sosyal medyada anlık bir duygu patlamasıyla ve acıma hissiyle dolaşan “koruyucu aile olacağım, evlat edineceğim” şeklindeki vaatlerin de oldukça ölçüp biçerek yapılması gerekiyor çünkü birkaç hafta sonra duyguların şiddeti azalmaya başladığında, başlangıçta masumane olan vaatler de çocuğa ikincil bir travma şeklinde yansıyor.

99 Depremi’nde patlayan koruyucu aile başvurularının çok azının “gerçekleştiğini” unutmamalıyız.

Konuyu ikiye ayıralım. Depremi bizzat bölgede yaşayan çocuklar ve depremi aile içindeki kaygı ve stres ortamından anlayan çocuklar.

Deprem bölgelerinden tedavi içingeçtiğimiz günlerde Ankara’ya gelen çocuklar için refakatçiler, Bakanlık koordinasyonunda hemşirelik bölümü ve tıp fakültesi öğrencilerinden temin edildi. Çocukların rehabilitasyon süreçleri ve kriz yönetimleri için Ankara Barosu’nun çocuk hakları konusunda uzman avukat kadrosu da devrede.

Türkiye Psikiyatri Derneği Ruhsal Travma ve Afet Psikiyatrisi Çalışma Birimi, halka yönelik bilgilendirme notu hazırladı.

Bilgilendirme notunda; deprem sonrasında çocuklarda; aşırı korku, çaresizlik, çevresinde yaşananları algılayamama, ağlayamama, konuşmama, duygusal tepkilerinde azalma, donukluk, dalgınlık veya tam tersine olaylara karşı ilgisizlik gibi tepkiler doğabileceğine dikkat çekiliyor.  

Ayrıca aynı notta, çocuklarda, bu anı sürekli yeniden yaşıyormuşçasına korkma, bağırma, çarpıntı, titreme, kabus görme, ani seslerden irkilme, uykusuzluk, altını ıslatma, bulantı, karın ağrısı, iştahsızlık, sık tuvalete gitme gibi tepkiler oluşabileceği belirtiliyor. Bu dönemde ve sonrasında yalnız kalmaktan, kapalı yerlerden ve karanlıktan korkma gibi tepkilerin doğmasının da beklendiği kaydediliyor.

Bu alanda çalışan uzmanlar, deprem sonrası çocukta yaşanan travmaya ilkyardım müdahalesini, psikolog olsun olmasın herkesin yapabileceğine dikkat çekiyor.

Türkiye Psikiyatri Derneği, notunda; “özellikle çocukların depreme ait görsellere ve videolara maruz kalmasını azaltın” deniyor.

Anne ve babadaki kaygının çocuğa doğrudan yansıdığı ve bazen bu duyguları içlerine gömdükleri düşünüldüğünde elimizden geldiğince sakin, güven verici ve tutarlı davranmak da gerekiyor. Bu açıdan çocuğun bu süreçteki stresini içine atmaması önemli. Dolayısıyla, depremi yaşayan çocuklara, sonrasındaki hislerini anlatmaları için kolaylaştırıcı olunmalı, kaygılarını dinleyerek, gerçekçi ve empati besleyen bir tavır sergilenmeli. Bu da Türkiye Psikiyatri Derneği’nin önemle vurguladığı bir nokta.

Ayrıca, okul öncesi dönemde de depremden dolayı kendilerini suçlama davranışı yaygın olabileceği için bu duyguyu fark edip ona yönelik bir iletişim kurmak gereğine dikkat çekiliyor. Bu açıdan ağlamak önlenmemeli; sık sık yinelenen sorulara aynı tutarlılıkla yanıt verilmeli.

Tozpembe bir tablo çizmek de çözüm değil. “Bir daha deprem olmayacak” veya “bir şey olmadı” demek yerine, olası depremlerde ne yapılması gerektiği konusunda bilgilendirme şart.

Ancak gerçekçilikte de sınırların iyi korunması, depreme dair dehşete düşürücü detayların çocuğa anlatılmaması önemli. Bu süreçte çocuğun etkilenme düzeyine bağlı olarak, çocuk ruh sağlığı uzmanlarından destek almak da doğru bir adım olur.

Afet-Çocuk Sivil Koordinasyon Ekibi’nin hazırladığı Afet Bölgesinde Çocuklarla İletişim bilgi notu da, Türkiye Psikiyatri Derneği’nin uyarılarını tamamlaması açısından çok önemli.

Bu notta önemle şu vurgulanıyor: İlkyardım aşamasının ardından çocuklarla iletişim konusunda uzman ve yetkilendirilmiş olmayan kimsenin, yanında bir uzman desteği olmaksızın, bu hassas dönemde zaten yoğun bir travmadan çıkmış çocuklarla temas kurması sakıncalı.

Her şeyden önce kişinin kendisini bilişsel, fiziksel, psikolojik ve pedagojik olarak buna hazır hissetmesi gerekiyor.

Afet-Çocuk Sivil Koordinasyon Ekibi’nin notunda belirttiği gibi, uzman kişilerin depremden sağ kurtulmuş çocuklarla ilk temasta sakin, şefkatli olması; kendilerini tanıtması, neden orada olduklarını kısaca ve net ifadelerle anlatması; bir yaralanma olup olmadığını teyit ederek fiziksel güvenliğinden emin olunması; konuşurken çocuğa yukardan bakmaması ve aynı seviyede iletişim kurması gerekiyor.

Ayrıca çocuk sizinle o anda konuşmak istemiyorsa onu zorlamamak gerekiyor.

Çocukla iletişimde yüksek duygusallıktan uzak durulması da bir diğer önemli nokta. Çocuğa yetişkinin kaygısı, üzüntüsü, endişesi, paniği yansıdığında işler daha da kronik bir hal alabilir. 

Bu aşamada çocuğun temel ihtiyaçlarını sormak ve destek verme aşamasında kendisinden de onay almak (“Şunu şöyle yapmaya ne dersin?”) önemli. Çocuk onunla duygudaşlık kurduğunuzu her zaman hisseder.

Onu dinlediğimizi, duygularını anladığımızı hissettirmek gerekiyor. Duygularını kağıt üzerinde bir yazıda, resimde veya birebir oyunda ifade etmesini, içine atmamasını sağlamak, bunu yaptıklarında da yargılamamak, örneğin kendini anlatırken kültürel veya dini inançlarına özgü ifadeler kullandığında yadırgamamak önemli.

“Ruhlarının kapısını kapattıkları için kimse onlara ulaşamıyordu ve bu belki de yıllarca sürecekti. Herkesle savaş halindeydiler. Bir günde, kısacık bir günde büyümüşlerdi!,” der Stefan Zweig. Travma altındaki ve kısacık bir günde büyüyüveren çocuğa ulaşmak gerekir. 

Afet-Çocuk Sivil Koordinasyon Ekibi’nin bir uyarısı da, çocukları geçmişteki travmadan çıkarmak ve “şu ana” odaklama gereği... “Şu anda neye ihtiyacın var?”, “Şu anda ne hissediyorsun?”, “Şu anda güvendesin” şeklinde “şu anı” vurgulayan anlatılar önemli.

Buna karşın, “deprem olduğunda neredeydin?, “nasıl kurtuldun?”, “annen nerede?” gibi olumsuz deneyimi canlandıracak sorulardan veya “sen bir kahramansın” gibi abartılı tanımlamalardan kaçınmak gerekiyor.

Çocuk o anı anlatmak istediğinde abartılı ifadeler kullanırsa, onun duygularını ayıplamamak, abarttığını düşündüğümüze dair yanıtlar vermemek de önemli.

Karşınızdaki çocuğun otizmli, Down sendromlu veya fiziksel bir engeli olduğu durumlarda ise, bu konunun uzmanı sosyal hizmet çalışanlarının veya çocuk psikologlarının da desteği faydalı olur.

Ayrıca, depremin daha ilk günlerinde Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği İstanbul Şube Başkanı İkram Doğan’ın dikkat çektiği gibi, çocuklarla –gerek enkaz altından çıkarıldıktan sonra, gerekse koruma altına alındığında veya hastanede- ani fiziksel temaslardan, öpmekten, dokunmaktan kaçınılması, çocuğun bedensel mahremiyetinin gözetilmesi gerekiyor.

Çocuklarla iletişimin afet sonrası müdahale sürecinde gerçekçi düzeyde tutulması, annesini yitirmiş bir çocuğa “annen melek oldu, akşam sen uyumadan baş ucuna gelecek” gibi ifadelerle gerçekçi olmayan umutlar pompalanmaması da önemli.

Türk Psikologlar Derneği’nden klinik psikolog Deniz Bozunoğulları, 2012 yılında yaşanan Van depreminde çocuk ve ergen travması konusunda bir yıl boyunca bir projede yer alarak bölgedeki çocuk ve ergenlerde afet sonrası travmalara yönelik uzun dönemli müdahale programında görev aldı.

Bu konudaki konuştuğum Bozunoğulları, travma sonrasında yakınlarını kaybeden çocuklara “ölüm”ü anlatmanın da pedagojik gelişimlerine uygun yapılması gerektiğinin önemle altını çiziyor; zira yaş kategorisine göre açıklamaların da değişmesi, ancak gerçeklikten kopmaması lazım.

Okul öncesi dönemde mezarlıklarda zorunlu olunmadıkça defin işlemlerine şahitlik etmemeleri, cenaze ortamlarında bulunacaklarsa çocuğun güvenli bir alanda tutulması öneriliyor.

Bozunoğulları, çocuklarda travma sonrası stres bozukluğunun afetten sonraki 3-6 ay bandında görülmeye başlandığına dikkat çekiyor. Deprem sonrasında 1-3 ay bandında çocuktaki psikolojik değişiklikler azalmak yerine artıyorsa destek alması kesinlikle tavsiye ediliyor.

“Ne olduğunu anlayamadığın bir ortamdan korkarsın. Bilgi aldıkça rahatlarsın. Ancak afet sonrası travma altındaki çocuklarda yalnız kalmaktan korkma, altına kaçırma, parmak emme gibi tepkiler olay sonrası üç aylık süreçte azalmak yerine artıyorsa, çocuğun psikolojik olarak daha da zorlanmaması adına bir uzmandan hızlıca destek alması gerekir. Yoksa bu durum yetişkinlik hayatını ileride olumsuz etkiler,” diyor Bozunoğulları ve şunu özellikle vurguluyor:

“Kişinin bu aşamada güvenlik duygusunun sağlanması ve temel ihtiyaçlarının karşılanması önemli. Enkazdan çıkan şok halindeki bir bebeğin veya çocuğun şoktan çıkarılması, ilk akut stres tepkilerinin yönetilmesi bu aşamada önem kazanır ve anormal durumlar karşısında böyle tepkiler verilmesi normaldir. Çocuk kendini güvende hissettikçe, destek aldıkça, bu tepkiler de azalır.”

Türkiye’de son resmi istatistiklere göre en yüksek çocuk nüfusu, depremden de yoğun etkilenen Şanlıurfa’da bulunuyor. Ayrıca, bölge, etnik köken olarak çok karışık olduğu için, Bozunoğulları’nın da dikkat çektiği gibi, çocuklarda travma karşısında kültürel başa çıkma becerileri de değişiyor.

Bölgede şu anda herkes bir şeyler yapmak, çocukların bu süreci atlatmasında destek vermek istiyor. Ancak, çocuk odaklı bir travma yönetimi dilinden yeterince anlamayan deneyimsiz kişilerin, bu süreçte meslek örgütü temsilcilerinden eğitim alması, sahayı iyi tanıyan sivil toplum kuruluşlarıyla işbirliği yapması gerekiyor.

“Hızlı koşan çabuk yorulur,” diye açıklıyor Bozunoğulları. “Dayanışma, örgütlü mücadele bu süreçte önemli, ancak hemen bir şeyler yapmaktansa ayakları yere sağlam basan bir travma yönetimi tercih edilmeli.”

Ayrıca, çocuklara travma sonrası stres bozukluğunu yönetme desteği veren kişilerin de dolaylı travmatizasyon riskine maruz kalabileceklerine dikkat çekiliyor ve bu kişilerin afet bölgesindeki çocukların travma semptomlarına benzer deneyimler yaşamaya başlamaları durumunda kendilerinin de “deneyimliden daha az deneyimliye süpervizyon”la ve kendileri de terapi sürecinden geçerek sağaltıcı destek almaları öneriliyor.  

Ve son olarak; travma altındaki çocukların fotoğraf ve videolarının ASLA çekilmemesi ve hiçbir sosyal medya mecrasında paylaşılmaması gerekiyor. İzmir depreminde köfte isteyen çocuğun görsellerinin boy boy paylaşıldığı ve bunun bir reklam malzemesi yapılarak çocuğun ilerideki hayatında onu izleyen bir travma konusuna dönüştürüldüğü, ayrıca unutulma hakkının hiçe sayıldığı unutulmamalı. Bu basit kuralı ne yazık ki her afet sonrasında hak temelli çalışan tüm uzmanlar ve gazeteciler vurgulamaya devam ediyor.

Geçmiş hiçbir zaman geçmiyor. İnsanı gölge gibi takip ediyor. Enkazlar arasında kendilerinden umarsızca çalınan ve yerine katman katman iltihaplanmış travmalar bırakılan çocuklukların yerine neyi, nasıl koyacağız?

Tüm yazılarını göster