24 Ocak'tan AKP'ye: Yeni bir devlet yaratmak

24 Ocak Kararları’nda çerçevesi çizilen iktisadi modelin ve onu topluma dayatan zor gücü olarak askeri darbenin merkezinde devletin dönüşümü vardı. Yani emekçi kesimlerin pazarlık gücüyle kendi lehine işlemesini sağlayabileceği kamusal imkanlar ve araçları -devletin ‘sol eli’- kesilecek; kamusal imkanların, sermaye birikimini hızlandıracak biçimde kullanılmasını sağlayacak bir bürokratik ve hukuki yapı, temsil mekanizmaları –devletin ‘sağ eli’- güçlendirilecekti.

Bahadır Özgür bozgur@gazeteduvar.com.tr

- Herr Herbert: “Türkiye tarım ve hayvancılık ürünleri satarak kalkınabilir” demiş.

- Belli niyetleri… Türkiye’yi Avrupa’nın ‘bostanı’, Türkleri de ‘bahçevan’ yapacaklar.

- Mr. Paeisley: “Türkiye turizme önem vermelidir” demiş.

- Ohh… Gelsinler güzelim kıyılarımızı paylaşsınlar. Biz de onlara garsonluk yapalım. Üstelik ahlak diye de bir şey kalmasın.

- Mr. Bill Tyler: “Türkiye yabancı uzman şirketlere petrol arama imkanı tanısa en az her yıl 3 milyar dolar petrol faturası ödemekten kurtulur” demiş.

-Zaten adamların niyeti belli. Osmanlı döneminden beri yer altı kaynaklarımızı sömürmekten başka bir şey düşünmezler.

- Bu yıl sanayi ürünü ihracatında biraz kıpırdanma var galiba.

- Geç efendim. Hepsi palavra. Amerikalıya otomobil, Alman'a buzdolabı mı satacağız?

Orta oyunundaki Kavuklu ve Pişekar atışmalarını andıran bu diyalog, 24 Ocak Kararları’ndan on gün sonra, 2 Şubat 1980’de yayımlanan TÜSİAD’ın Görüş dergisinin başyazısından alındı. İstanbul burjuvazisinin, iktisadi değişimin önünde engel gördüğü toplumsal kesimleri hedefe koyan bu kaba saba üslubu, 7 ay 10 gün sonra sokaklarda yankılanacak tank paletlerinin gürültüsüyle aynı tınıya sahipti. Sadece 12 Eylül’e kadar yayınlanan Görüş dergilerine bakıldığında dahi, darbenin büyük sermaye-askeri güç işbirliğinin bir ürünü olduğu, tereddüde mahal bırakmayacak berraklıkta görülür. 40 yıl sonra 12 Eylül’ü askeri rejimle sınırlamayıp, çok daha kapsamlı bir toplumsal değişimin temelinin atıldığı dramatik bir an olarak anmamızın sebebi, bu ilişkiden kaynaklanıyor işte. Bugünkü zorba devlet yapısı ve şahsileşmiş siyasi rejim, tam da 24 Ocak Kararları'nın temeline yerleştirilmiş bir ‘kök’ fikri üzerine bina edildi çünkü.

24 OCAK’IN ‘KÖK’ FİKRİ

1979 yılında dönemin Başbakanı Süleyman Demirel’e “hizmete mahsus” damgasıyla, MESS ve Sabancı Holding yöneticiliğinden Başbakanlık Müsteşarlığı’na sıçramış Turgut Özal tarafından sunulan rapor, 24 Ocak Kararları olarak anılan ekonomik istikrar paketinin dayandığı çok daha uzun vadeli amaçları içeriyordu. Raporda bariz biçimde öne çıkan düşünce, ‘dışa açık ekonomik rejimin’ ön koşulunun, emekçi kesimlerin bölüşüm ilişkilerinden aldığı payın mümkün olduğunca geriletilmesi, bunun için pazarlık gücünün tamamen ezilmesiydi. Sermaye iktidarının mutlak olarak kurulmasını sağlayacak, onu güvenceye alacak bir karşı devrim fikriydi. Böyle bir karşı devrim ancak devlet aygıtının baştan aşağı dönüşümüyle mümkündü. Zira, piyasa ekonomisine karşı direnişi kırmak ve piyasa koşullarından muhtemel kaçışları önleyebilmek için devletin devreye girmesi gerekirdi. 24 Ocak Kararları’nın ‘kök’ düşüncesi buydu. Sermayenin iddia ettiği gibi devletin ekonomiden el çektirilmesi değil aksine, ‘ıslah’ edilerek, piyasayı etkin biçimde besleyip teşvik edecek bir odağa sokulması amaçlanıyordu.

Dolayısıyla 24 Ocak Kararları’nda çerçevesi çizilen iktisadi modelin ve onu topluma dayatan zor gücü olarak askeri darbenin merkezinde devletin dönüşümü vardı. Yani emekçi kesimlerin pazarlık gücüyle kendi lehine işlemesini sağlayabileceği kamusal imkanlar ve araçları -devletin ‘sol eli’- kesilecek; kamusal imkanların, sermaye birikimini hızlandıracak biçimde kullanılmasını sağlayacak bir bürokratik ve hukuki yapı, temsil mekanizmaları –devletin ‘sağ eli’- güçlendirilecekti.

Nitekim TÜSİAD yönetimi, 24 Ocak Kararları açıklandıktan iki ay sonra Görüş dergisinde istikrar paketinin kamuoyunda öne çıkan düzenlemelerinin dışında pek ilgi çekmeyen bir gayenin altını özellikle çiziyordu. “Merkezi İdarenin Yeniden Düzenlenmesi” başlıklı yazıda, dört karar fazlasıyla önemseniyordu. “Göze çarpmayan dört mühim adım” denilen kararlar; Koordinasyon, Para ve Kredi kurulları ile Yabancı Sermaye ve Teşvik daireleriydi. Bunlar, güçlendirilmiş bir Başbakanlık’ta toplanacak ve dar bir kadroyla yönetilecekti. Büyük sermaye, 12 Eylül darbesiyle hayata geçirilen kararların sigortası olarak, devlet idaresinde yapılması elzem dönüşümü görüyordu. Özal iktidarı piyasa tohumlarını arsızca ekti belki ama, darbenin ana hedefinden de saptı. Henüz 1986’da büyük sermaye, ‘kamu reformu’ adı altında devletteki yapılanmanın tamamlanmamasını eleştirmeye başladı ve korktuğu şey 1988’de patlak verdi. Kamu emekçileri ciddi bir eylem dalgasıyla darbenin gerilettiği hakları konusunda ilk ciddi kazanımlarını sağlıyor ve yüksek ücret zamlarıyla iktidarı yitirme paniğine kapılmış Özal hükümetinin popülizmini lehine çevirmeyi başarıyordu. 1989’da TÜSİAD yönetimi sert açıklamalarla emekçi kesimlerin ipini çektiği Özal iktidarına desteğini kesiyor; net bir şekilde 24 Ocak Kararları'nın temelini oluşturan piyasaya uyumlu bir devlet yapılanması yerine, kamunun ekonomi üzerindeki müdahalelerinin arttığı eleştirisini yapıyordu.

KARANLIK 10 YIL: BİR ‘İÇ SAVAŞ’ HALİ

Özal iktidarının son nefesinde attığı finansal serbestleşme konusundaki adımlar ise Türkiye ekonomisini tamamen dış kaynağa müptela bir yapıya evirdi. 1989 dönemeci, artı değerin hem burjuvazinin farklı kesimleri hem de ulusal-uluslararası ekonomi arasında yeniden paylaşımının da düzenlendiği bir süreçti. Finansal serbestleştirmenin hızla canlandırdığı dış kaynak girişleri sonunda faiz ve döviz kuru hareketlerinin sağladığı kazançlar finans sermayesini, yerli-yabancı rantiyeyi ön plana çıkarıyordu. 24 Ocak’ın koyduğu hedef doğrultusunda piyasanın pürüzsüz işleyişini sağlayacak şekilde devletin dönüştürülmesi ve bunun manivelası olarak da AB’ye uyumda ısrarcı büyük sanayi sermayesi; adeta tabela dağıtılarak kurulan ve kamunun borçlanma politikaları sayesinde yozlaşmış birer rantiye odağına dönüşen, çetelere-mafya ilişkilerine dahi bulaşan özel bankalar; özelleştirmelerden pay kapma yarışı içindeki iktidarlara yakın gruplar; kredi imkanlarından mahrum kalmış küçük işletmelerin, ticaret erbabının yeni siyasi arayışları; irili ufaklı sermaye fraksiyonları arasındaki çıkar ayrılığını keskinleştirdi. Diğer yandan 1970’lerin sonundan beri ilk kez 1989’daki yüksek zamlarla bölüşüm ilişkilerindeki payını bir nebze artıran emekçi kesimlerin, özelleştirmeler ve devalüasyonlar nedeniyle refahlarındaki erimeye karşı direnişleri de sermaye ile çatışmayı derinleştiriyordu.

Ve 1980’de başlayan neoliberal karşı devrimin yarattığı tahribat da esas olarak bundan sonra ortalığa saçıldı. Askeri zorla dayatılan ekonomik yapı ile toplum arasındaki uzlaşmazlık, 12 Eylül’de tank paletiyle ezilen muhalif dinamikler ile devlet arasındaki kanlı hesaplaşmalarda tezahürünü buldu. Emekçi kesimler üzerinde hegemonya kuramayan siyasi aktörlerin yarattığı boşluk, devletin cinayetlere uzanan pratiğini ön plana çıkardı. 1990-2000 arasındaki bu karanlık 10 yıl esasında, 12 Eylül ile başlayan neoliberal dönüşümle toplumun emekçi, ezilen, dışlanan kesimlerinin ihtiyaçlarının çatışmasının belirlediği bir tür ‘iç savaş’ haliydi. Bütün sermaye kesimlerini aynı çıkarda uzlaştırıp, emekçilerin aleyhine bir ‘barışı’ sağlamanın yegane yolu, 24 Ocak’ta konulan o hedefle, toplumun neoliberal dönüşümü için öncelikle devletin neoliberal dönüşümünün nihayete erdirilmesiydi. İktisadi krizler, çete-mafya ilişkileri derken sapır sapır dökülen devlet aygıtının 17 Ağustos depreminin enkazının altında kalması bu imkanı tanıdı sonunda. Anadolu Kaplanları’ndan esnafa, tüccarlara, TÜSİAD’dan yerli-yabancı finans sermayesine uzanan çıkarları uzlaştıran AB ve Dünya Bankası’nın garantörlüğünde, IMF’nin finansal desteğinde hazırlanan bir ekonomik dönüşüm programı, tamamen teknokratik bir kadronun maharetinde uygulanmak üzere yeni kurulmuş bir partinin, AKP’nin siyasi hükmüne emanet edildi. Programın ana önceliği yapısal reformlar başlığı altında devletin idari, hukuki yapısının tepeden tırnağa dönüştürülmesi, ekonomik yapıdaki etkinliğinin sermaye birikimini hızlandıracak biçimde artırılmasıydı. AB’ye uyum için çıkarılan yasaların nispeten demokratik karakterli olanlarından 2005’ten itibaren geri dönüldüğünün altını çizmek lazım. İstikrarın asıl kaynağının, emek üzerinde kurulan otoriter rejim ve bu rejimin rızasını sağlayan dış finansmana dayalı kredi dağıtım mekanizmasının sonucundaki harcama kapasitesine dayalı bir göreli refah olduğunu da söyleyelim. Yani devletin demokratikleştirilmesinden ziyade, büyük dış kaynak girişlerinin finanse ettiği bir otoriterleşme süreci, yeni ekonomik modelin hem ihtiyacı hem de doğal sonucuydu.

2013’ten itibaren bu dış kaynağın azalmasıyla beraber, iktisadi popülizmin bir şal gibi örttüğü siyasi otoriterlik olanca zorbalığıyla gün yüzüne çıktı. Tam da 24 Ocak Kararları’nı yorumlarken TÜSİAD’ın vurguladığı siyasi iktidarın tekelleşmesi, AKP döneminde kamu kaynaklarının tekelleştirilip bizatihi devlet aygıtı üzerinden sermayeye transferine uyumlu şekilde tesis edilmiş oldu. 40 yıl önce ekilen o ‘kök’ düşünce, başkanlık rejimi olarak olgunlaştı.

Bugün başkanlık rejimiyle hesaplaşmak aynı zamanda siyasal olarak 12 Eylül’le de hesaplaşmaktır. Ama 24 Ocak’ın zemini üzerine bina edilen devlet modelini ıskalayan her hesaplaşma, neoliberal karşı devrimi geri çevirmez, sadece miadı dolmuş tek adam rejiminin tahrip ettiği hegemonyayı restore eder.

Tüm yazılarını göster