Parçalanmadan önceki beraberliğin teşhiridir

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi'nde izlenmeye başlanan "Balkanlardan Gelen Soğuk Hava" sergisi, sosyolojik ve ekolojik kaygılarla güncel sanattan ayıklanmış 40'ın üzerinde sanatçı ve sanatçı kolektifinin yapıtlarını İstanbul'a misafir ediyor. Küratörlüğünü Ali Akay ve Alenka Gregoric'in üstlendiği sergi, temelini "Neden insan merkezli bir dünyaya bakalım da, doğa merkezli bir insan-oluşa bakmayalım?" sorusunu gündeme taşıyor. Sergideki yapıtlardan birinin işlediği gibi, yapıtlar, 'parçalanmadan ve yok oluştan önceki beraberliğin' önemine göndermede bulunuyor.

Google Haberlere Abone ol

İstanbul Tepebaşı'ndaki, M. Özalp Birol idaresindeki Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, mayıs ayına dek önemli bir 'hava tahmini' daha yaptı ve güncel sanatta kavramsal iklimin oldukça sert, ancak samimi okumalara gebe kaldığını açıkladı. 

Küratörlüğünü sosyolog, akademisyen Ali Akay'ın Alenka Gregoric ile yaptığı sergi, 7 Mayıs'a dek 40'ın üzerinde imzanın eserlerini bir araya getirdi. Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Hırvatistan, Karadağ, Kosova, Romanya, Sırbistan ve Slovenya’dan çağdaş sanatçıların eserlerini İstanbul'a taşıyan sergi, kurum deyişi ile "Balkan kültürü ve sanatının etkilerini hafızalarda yeniden canlandırdı."

Lübliyana Müzesi ve Galerileri işbirliği ile düzenlenen sergi, bölgenin kaçınılmaz olarak akla gelen siyasi çağrışımları göz önünde bulundurulmaksızın, bir doğa olayı üzerinden biçimleniyor: Rüzgâr. 

Maja Bajević, Braco Dimitrijević, Vadim Fishkin, IRWIN, Laibach, Mladen Miljanović, Ivan Moudov, OHO, Dan Perjovschi, Mladen Stilinović, Ulay ve Sislej Xhafa gibi sanatçıların kendilerini çevreleyen sosyal, politik ve kültürel izlenimlerine yer veren sergi, videodan fotoğrafa, çizimden yerleştirmeye farklı mecralardan çarpıcı eserleri bir araya getirmiş. 

Serginin rüzgâr üzerinden kurulan teması aynı zamanda kışın gelişine işaret eden “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası” söylemine gönderme yapıyor. Rüzgârı coğrafya ve sanatla ilişkilendiren Ali Akay, “Neden insan merkezli bir dünyaya bakalım da doğa merkezli bir insan–oluşa bakmayalım?” sorusunu gündeme getiriyor.

Pera Müzesi Salı’dan Cumartesi’ye 10:00-19:00 saatleri arasında, Pazar günleri ise 12:00- 18:00 saatleri arasında gezilebiliyor. Müzede Cuma günleri hem uzun hem de ücretsiz. “Uzun Cuma”larda müze 18:00 - 22:00 saatleri arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebiliyor. Çarşamba günleri ise “Genç Çarşamba”. “Genç Çarşamba” günleri tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebiliyor.

balkan Vlado Martek

'Balkanlardan gelen' sanatçılar: Maja Bajević, Dimitrije Bašičević – Mangelos, Luchezar Boyadjiev, Yane Calovski & Hristina, Ivanoska, Mircea Cantor, Jasmina Cibic, Lana Čmajčanin, Nemanja Cvijanović, Braco, Dimitrijević, Goran Djordjević, Vadim Fishkin, Tomislav Gotovac, Ion Grigorescu, Ibro, Hasanović, IRWIN, Laibach, Vlado Martek, Mladen Miljanović, Ivan Moudov, OHO, Adrian Paci, Dan Perjovschi, Lia Perjovschi, Mark Požlep, Kiril Prashkov, Anri Sala, Erzen Shkololli, Sašo Stanojkoviḱ, Mladen Stilinović, Raša Todosijević, Slaven Tolj, Jelena Tomasevic, Milica, Tomić, Ulay, Sislej Xhafa, Katarina Zdjelar

Küratör Akay ile, sergiyi ve ele aldığı unsurları masaya yatırdık:

SSCB'nin çökme süreciyle Doğu blokunun maruz kaldığı kültürel dışa açılma baskısı, serginin önemli verimlilik kaynaklarından birini teşkil ediyor. Sergiye hangi yapıt veya sanatçıların katılacağı konusunda, çıkış noktanız ülkeler ve onların tarihleri mi oldu ?

Tam olarak değil  aslında ; sergiyi kurarken adından da anlaşılacağı gibi insanlar ve siyasi durum üzerine düşünmekten çok ekosistem politikaları üzerine düşünmeyi tercih ettim. 

Daha evvel 3 tane büyük Balkan sergisi yapılmıştı. Balkanlar üzerine René Block ve Harald Szeemann gibi küratörler aynı senin sorduğun sorular üzerine sergiler yaptılar; bu sergideki birçok sanatçı da farklı eserlerle bu sergilerde yer aldılar. 

Ama bu sergi Balkanlar üzerine Batı Avrupa coğrafyasında yapılan bir sergi olmaktan çok İstanbul ile ilgilendirilmiş bir sergi; bana göre- ama sadece bana göre değil birçok Balkan sanatçısına göre de- bu serginin orijinalliği önce İstanbul üzerinden kurulmuş olması. 

İkincisi ise insan ve siyasi tarih yerine iklim, coğrafya ve Balkan dağlarından eserek gelen rüzgarın bizim bireyselleşmemize olan etkisidir. Burada öznellik rüzgar üzerinden işlemekte. İnsanların veya egoların veya siyasetin ikinci planda kaldığı  bir ekosistem ile işleyen bir düşünce var. O nedenle Türkçedeki bir meteoroloji lafına bağlı: Ali Esin’in radyo ve sonra da televizyondaki hava durumunda ifade ettiği gibi, soğuk Balkanlardan gelmektedir. 

Bu bir anlamda "Kuzeyden Gelen Casus" adlı yapıt gibi de alınabilir; ama bu değil. Bunu soran da oldu. Hava ve iklimin bugünkü dönüşüme ve ekosistemin yok edilmesine karşı çıkışını hatırlatmak üzere düşündüğüm bir sergi oldu. 

Kentsel dönüşüm herkes gibi benim  de başıma gelen bir şey ve bu nedenle beni hem duygusal bir şekilde  etkileyen ve İstanbul’un bu “mahvına” ve karşı çıkamadığımız gidişatına tek direnen şeyin bu öznellik olduğunu hatırlatmak istemekteyim. 

Kentsel dönüşüm ve İstanbul’u “Dubaileştirmek”  veya Dubai ile kıyaslamak isteyenlere bir cevap gibi, bana kalırsa: İstanbul istendiği kadar Dubai ile kıyaslanılsın ve bu gerçekleştirmeye kalkılınsın; iklim aynı iklim bitki örtüsü aynı bitki örtüsü değildir.

dan Dan Perjovschi / Yüz Yüze

 

Dan Perjovschi'nin "Yüz Yüze" isimli, günlük gazete haberlerinden kesiklerle ürettiği devasa köşe yerleştirmesi, Doğu'daki (Türkiye/İstanbul kökenli) klişeleşmiş, hatta duraksızlığı ile, silikleştirici 'profil üretimi'ne karşı bir farkındalık ve medya eleştirisi olarak alınabilir mi ? Bunun yanında aynı sanatçının "Romanya'yı Silmek" isimli belgesel çalışmasında yer alan anafikir sizde sergiye nasıl hizmet ediyor, nasıl çarpışıyor veya bütünleşiyor?

Şimdi Dan’ın  çalışması  gazete kupürlerinden yapılmış rastlantısal bir şekilde seçilmiş fotoğraflardan oluşmakta. “Yüz yüze” diye adlandırılmış olduğu çalışmasında, bu sefer Türkiye’deki gazetelerden alınma yüzleri göstermekte. Her gittiği yerde aynı şekilde çalışan sanatçı bir medya eleştirisi yapmaktan çok seçtiği yüzlerden rastlantısal olarak “görüntü düzenlemesi” oluşturmakta. Sergide yer alan bu işi aslında senin söylemiş olduğun gibi klişeleşmiş olmaktan çok,  yan yana yüzlerin seyircinin yüzüyle ile karşı karşıya gelmesinden ibaret. Bir medya  eleştirisinden bahsetmek abartı olur sanırım.

Raja Todosievic'in Sırp ve Avusturya bayraklarını üst üste konuşlandırdığı yerleştirmesi, Avrupa'daki örtük ve açık faşizm hayaletine yönelik bir gözle görünürlük denemesi midir? Sergideki bu işin Türkiye'de izleniyor olmasında ne tür bir zamansal ve konjonktürel benzerlik veya aykırılıktan söz edebilirsiniz ?        

Raja’nın çalışması, evet, elbette burada, Avrupa ve doğuşunun milliyetçilik fantazileri ile bir milliyetçilik fantasmalarıyla dolu olan Avrupa eleştirisini göstermekte bize. Daha çok kelimeler ile oynamayı seven bu sanatçı eserin altına Almanca gibi tınlayan bir kelimeyi yazdığında aslında bu kelimenin uydurma bir kelime olduğunu anlamak için belki de Almanca bilmek gerekecek ama aslında bir kelime oyunu oynamakta diye de düşünebiliriz. 

goran-djordevic Goran Djordevic

Bayrakların toplama ikinci el elbiselerle birleşmesi, bana, bayrakların, bayrak kavramının kumaştan daha öteye gitmediğini, gidemediğini eleştirel bir şekilde göstermesidir. Bu işin Türkiye’de veya başka bir yerde gösterilmesinin bir ehemmiyeti olduğunu sanmıyorum. Burası sadece sanatçı için dünyanın herhangi bir yerindeki müzeden bir farkı olmayan bir mekân. Bunun algılanması ise seyirciye kalmış. Yani bu gibi çalışmalarda son kertede bakanın işe verdiği önemli olmaya başlar; ama yine de aşırı yorumlardan kaçınmak lazım her zaman. Yanlış yerlere çekmek, esere, neticede, zarar verecektir.

Sanatta kimlik sahibi olma mefhumu, kullanım amacının samimiyeti ve taşıdığı suistimal ihtimaliyle orantılı olarak, sergideki hemen tüm işlere sirayet etmiş denebilir mi? Sözgelimi "An Artist Who Can Not Speak... " isimli bir diğer eser üzerinden buna yorumda bulunabilirseniz çok memnun oluruz...

Sergi, kimlik üzerine kurulu bir sergi değil. Tersine öznelliği insan veya kültür veya millet kavramları üzerine değil Balkan dağlarından esen rüzgarın üzerine odaklanmaktadır. Bu bakımdan, sormuş olduğun soruda olduğu gibi, “kimlik” kavramı olsa olsa iklimin ve doğadaki var olan bitki örtüsünün kimliği olabilir. 

Sergide var olan işlerden Mladen Stilinovic'in eseri kimlikten çok kimliksizliğe gönderme yapmakta. Son 30 yıldaki küreselleşme de bir anlamda "lingua franca" olarak İngilizcenin hakimiyetine yapılmış bir vurgu olarak gözükmektedir. İngilizce bilmeyen sanatçının sanatçı olarak kabul edilemeyeceğine vurgu yapmakta bu şekilde.  Bu küreselleşme ile ilgili olarak okunabilecek bir vurgu. Hem de haritalarda görülen sanatçı veya şarkıcı adlarından yapılmış ülkeler gibi sanat dünyasının bazen garipliğiyle de dalga geçmekte.                   

Serginin adındaki sertlik, toplumsal bellekte yarattığı imadaki kanıksanmışlık bir yana, yapıtların hem özerk, hem de kavramsal dayanışma içine girmeleri, müzedeki projeyi pasiflikten aktifliğe doğru sürüklüyor. Bu sergideki işler arasında denetimsiz biçimde işleyen mevcut nedensellik seviyesini ne düzeyde gözettiniz ? Bu sergi üzerinden, kolektif hafıza veya tarihin kurgusallığına da kuşkuyla yaklaştığınız düşünülebilir mi ?

Toplumsal hafıza kavramı Fransız sosyolojisinde Halbwachs’ın Durkheim sonrası çalışmalarına vurgu yapıyor tabii; ama aslında Nietzcshe’nin “unutuluş” üzerine söylediği o güzel laflarının da sağlık açısından önemini unutmamak lâzım diye düşünmekteyim. 

Her şeyi saklamaya kalktığımızda ve bundan da kurtulamadığımızda büyük bir ağırlığın altına girmekte değil miyiz ? Tabii “geçmişin unutuluşu” da beraberinde çok büyük derslerin sorunlarını hatırlatmazsa, sorunların tekrarı bizi toplumsal alanda çok ama çok üzücü gelebilecek sonuçlara yol açabilecek olduğunu ve zaten bunu yaşamakta olduğumuzu da unutmamalıyız. 

Bu ikisi arasındaki bir dengenin muhafaza edilmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Evet kuşkularım var, ama hafızanın da gitmesini doğru bulmadığımı belirtmem lâzım. Yoksa benzer vahşetler tekrar etmekten başka bir şey yapmazlar ve bunun sonuçları hep vahimdir. Ders alınması gereken büyük bir tarih var arkamızda bıraktığımız. Bu her coğrafya için geçerli  tabii.

Saso Stanojkovik'in 'görevlendirilmiş devrimlerden usandığını' söylediği ve bir anlamda Mladen Miljanovic'in sarı branda bezinde ürettiği anti kültürel turistik haritayla konuşturduğu bank yerleştirmesi, biraz da günümüz sanat dünyasının bir eleştirisi sayılamaz mı ? Yine Mladen Stilinovic'in manifesto lezzetindeki 'Tembelliğe Övgü'sü, günümüz sanatçılarına yönelik, vahşi üretim yaşayan sanat piyasası karşısında 'pasif' ve dürüst bir dost tavsiyesi mi ?

Evet böyle bakılabilir; ama asıl önemli olan, piyasadan çok sanatın yapım biçiminin tembellik olarak algılanan boş zaman ihtiyacına gönderme yapmakta olduğunuz düşünmek lâzım hep. Benim yıllar evvel yazdığım bir kitap, bunun üzerine çok şey söylemiştir. "Armağan" adlı bu çalışmam yakın zamanlarda Doğu Batı Yayınları tarafından yeniden yayımlandı. Yine Malevitch’e ait olarak Minör Politika (yeni baskısı Otonom Yayınları) tembellik konusunu ele almaktaydı. Bu iki kitap da 2000’lerin başı sırasındaki çalışmalarımdı. Burada kendisini yine bulmakta bu eserlerde. Bilhassa Malevitch’in “İnsanın özünün tembellik” olduğunu vurguladığı çalışması bugün hâlâ çok önemlidir. Sanat yapmak ayakkabı yapmaya benzememekte; bir anlamda bilhassa kavramsal bir sanatın bol zamana ve düşünceye ihtiyacı var, biliyorsun.  

Sergi geneline baktığımızda bireysel veya kolektif özgürlük ya da devrim niyetleri veya eylemlerinin, gidip gidip sanat dünyasının kendi içinde mahpus kaldığı duygusunu da yaşıyoruz. Bu yönüyle sergi için gerçekçi ve karamsar bir karaktere sahip denebilir mi? Ama tam da bu farkındalık, bu toplu okuma gelecek için bambaşka biçimlere vesile mi? Bu duyguyu 'katı'laştıran, 'sabit'leyen (still) ve halen isimsiz/özgür kılan bir yapıt olarak Sisley Xhafa'nın çalışması verilebilir mi, bize bu işi nasıl tanıtırsınız?

Sergide, senin sorduğun soruya göre, kolektif özgürlük ve niyetlerinde sanatsal biçimden bahsediyoruz tabii, bir sanat dünyası içinde kısıtlı değil. Biliyorsun ki son yirmi küsur yıldır sanat sosyoloji ile sosyal alanlarla birleşmiş vaziyette, bu bakımdan bir sanat dünyasında mahpus kaldığını söyleyemeyiz. 

Sergi karamsar bir niyetten çok daha fazla ekolojik dengenin insan hayatı açısından önemine vurgu yapmakta ve bireyselleşmemizin, yediğimiz, içtiğimiz, soluduğumuz hava ile ne kadar doğru orantıda geliştiğini göstermekte. Karamsarlıktan çok bir direnme ihtiyacını göstermekte. Bu sosyal bir direnme eğer olamıyorsa, doğanın iklimin İnsanın yanında olduğunu gösteriyor.  Yeter ki biz de ekosistem ile birlikte doğanın yanında olabilelim. 

Xhafa’nın göndermesi çok açık: Her yerde betonlaşma ve doğayı yok etmeye yönelik rant dünyası var ve her yeri kirletmekte bu yaklaşım. Betonun duyguyu katılaştırdığı rant dünyasının –kazananlar için doğru belki ama kamusal alan açısından baktığımızda bu katılaşma insanın insanlığını da götürmekte değil midir ? Nerden bakarsak bakalım sanki dikkat çekmezmiş gibi bir eser ve neredeyse görünmeyecek gibi yerleştirdiğimiz bu iş çok şeyi aynı anlamda anlatmakta: Minimalist gibi duran bir maksimalist bir iş.

Vadim Fishkin'in 'Şeker İkizler'i, ilk elde 11 Eylül ve kapitalizme yönelik bir gönderme olduğu duygusu uyandırıyor... Sizin fikriniz ?

Evet Vadim’in işleri daha önce Krank galerisinde de göstermiş olduğum gibi “akıl dolu” işler hep. Bu kadar humour dolu ve aynı zamanda bu kadar büyülü eserler vermek her zaman çok kolay değil sanırım. Bu okumayı bir yandan ikiz kulelere gönderme olarak diğer yandan da kentsel dönüşüm açısından düşünmek mümkün elbette.

Bu sergiyle müzede müze kavramını da tartışmaya açtığınızı, "Parçalar" adlı seri yerleştirme ile, ya da değerin maruz kaldığı ani seviye değişiklikleri üzerinden sanatın spekülatif kişiliğini Ulay'ın 'rehin aldığı/kaçırdığı' tablo ile ilgili 'Güç Sembolleri' isimli belgesel üzerinden düşünebilir miyiz ?

Ulay bize 1976 yılında yapmış olduğu performansıyla yabancı göçmen işçilerin varlığına karşı başlamış olan ırkçı söylemlere erken dönemde dikkat çekmekte ve Almanya’nın Nazi dönemine ait olarak Alman ırkı sanatının ne kadar da değerli olup olamayacağını sorgulamakta. Serginin her sanatçısının eseri belli. Ulay'ın bu çalışması her şeyden önce Irkçılığa yapılan bir vurgudur. Bu bakımdan yapmış olduğu performans bugüne çok yakın bir sonra dikkat çekmekte. Yani yabancıların göçmenlerin, bugün mültecilerin sorunlarının ülke vatandaşları tarafından anlaşılamaması.

"Balkanlar"ın dünya siyaset ve sanat tarihine bıraktığı silik miras bugün niçin bu kadar "görünür" ve ders çıkarılır vaziyette size göre ? Özellikle belleksizlik ve iç karışıklıklarıyla, Türkiye koşullarında izlenmeye başlanılan bu kültürel, estetik ve sosyal anlatılar, günümüz aydın ve sanatçılarının bundan böyle alacağı olası kolektif veya bireysel tavır bağlamında, sizin için ne gibi özel önerme ya da okumalar vadediyor? Sözgelimi Maja Bajevic'in iki ekranlı yerleştirmesi ya da Avrupa'nın 'ideolojik forsları' üzerinden buna yanıt verebilirsiniz...

Maja’nın çalışmasından bahsedeyim. İki ekranlı, karşı karşıya yerleştirilen videoda, bir yanda zorla sanatçıya sanatın “milli” olması gerekliliğinden, zorlamayla ve neredeyse işkence ederek  bahsediliyor. Diğer ekranda ise  bu komutu almış olan ve korku dolu neredeyse delirmiş bir şekilde sanatçı, Abramoviç'e gönderme yaparak, yani sert bir şekilde saçlarını çekiştire çekiştire tarayarak, ağzındaki lafı kendisine söylemesini sağlayanlarca, lafın tekrar tekrar ifadesini dile getiriyor: “Sanat millidir. Sanatçı millidir”. Bu nokta Yugoslavya'nın parçalanması safhasındaki her bir millete ait ideolojik söylemin sertliği göstermekte. Böylece “sanatın milliliği” lafı üzerine bizi düşünmeye çağırmakta.

maja

Biraz pozitif ayrımcılık yapacak olursak, neredeyse sergideki en 'acil', estetik ve samimi duygulu işin, Belgrad trafiğinde caddede elinde kalaşnikofla silahsız hemcinsleri eşliğinde bekleyen çalışan anarşist kadın imgesiyle, sanatçı Milica Tomic'e ait olmasını nasıl açıklardınız ?

Tomic'in feminist sanatçı olarak yapmış olduğu çalışması, Belgrad trafiğinde kalabalıkta elinde bir kaleşnikofla, diğerlerinin arasında kadının kuvvetini göstermekte. Eğer icap ederse hangi yolla olursa olsun kuvvetini ifade etmekte. Feminist kadınlar açısından baktığımızda performans toplumsal alanın kadınlar tarafından ne şekilde işgal edilebileceğini göstermekte.

milica Milica Tomic

  

"Stranger Than Paradise" ve "Sanat Sisteminde Değerler" gibi iki 'unutkan' ve hüzünlü, özgün işle böylesi bir sergi güzergâhını bitirmeyi niçin seçtiniz? Bu ve benzeri coğrafyalarla, geleceğimiz eskisine kıyasla çok daha talihsiz mi görünüyor sizin için?

Evet; Marc Pozlep’in “Stranger Than Paradise” adlı, Jim Jarmusch’un filmine göndermeli  çalışması bu. Yugoslavya'nın bir ülke olarak var olduğu sırada orada yaşayanların sevdiği popüler şarkıları hatırlatan bir performans gerçekleştirmişti.. Bu performansta parçalanmış Yugoslav şehirlerini gezerek orada hatta oralarda huzur evlerini ziyaret edip, bugün yaşlanmış ama o yıllarda ortak kültüre sahip olan yaşlı insanları şarkılarıyla eğlendirip, onların sanki Yugoslavya’nın bütünlük kültürü hala varmışçasına düşünmelerine ve davranmalarına imkan sağlayan bu performans nostaljiyi duyguyu birleştirip, paylaştırmaya yönelik bir çalışmayı göstermesi bakımından, coğrafyanın önemini, popüler şarkıların sevilme ve duygulanma imkânlarını nasıl geliştirdiğini göstermesi bakımından bana ilginç gelmektedir. Geleceğimiz karanlık mı yoksa talihsiz mi ? bu soru önceden bilebileceğimiz bir soru olmaktan çok uzak durmakta. Bilmiyorum. Ama eski birlikteliği anma bakımından önemli geliyor. Parçalanmadan ve savaşmadan önceki beraberliğin önemi bu.

Etiketler sergi sanatçı Balkan