YAZARLAR

Zehra Yıldız: Müziğe ölmek, arzudan ölmek

Zehra Yıldız, 9 Aralık akşamı rahatsızlanmış olmasına rağmen sahneye çıktı. İndiğinde ölüm sürecindeydi, belli ki. Belli ki, ölüm süreci sahnedeyken başlamıştı. Sesi, tekniği, duygusu ve bir de ona özgü müthiş teatral oyunculuğu temsillerde pırıl pırıl parlayan bir opera şarkıcısı, bir soprano, bir diva sahnede ölüyordu o gece; Zehra Yıldız bir eser olarak Fidelio’ya, Beethoven’a, librettoya ve müziğe ölüyordu.

Zehra Yıldız, müziğe öldü. Bazen müziğe ölünür.

Yaşasaydı, bugün dünya opera sahnelerinin önde gelen divalarından biri konumunda olacaktı, kuvvetle muhtemeldi bu. Çok başarılı bir sopranoydu. Dünya çapında tanınıyordu. Çok da güzeldi.

10 Aralık 1997 yılında, 41 yaşındayken, Heidelberg’te, Beethoven’ın Fidelio operasında oynadığı gece, temsilden birkaç saat sonra beyin kanamasından ölümü tıbben ve hukuken açıklandı.

Zehra Yıldız 

2002 yılının Kasım ayında, Zehra Yıldız’ın, çok zor bir dönemi yeni yeni geride bırakan, yavaş yavaş kendine gelmekte olan, karısının ölümünün ardından, yas sürecinde başladığı aşırı alkol tüketimini artık bir nebze kontrol altına almış, yine opera sanatçısı kocası, tenor Süha Yıldız ile buluştum. 5 yıl olmuştu.

Süha Yıldız, söyleşimizin bir yerinde sevdiği ile son konuşmalarını ve ölüm haberini aldığı anı şöyle anlattı:

Onu kaybettiğinizi nasıl öğrendiniz? Neler oldu o sırada?

İki gündür bana telefonda dişinin ağrıdığından şikâyet ediyordu. Hiçbir şey yiyememek, yediğini hemen çıkartmak, su bile içse çıkartmak, bu gibi şikâyetlerdi iki gün süren. Strese, heyecana bağlıyordum bunu. Haftada iki gün Almanya’ya gidiyor, hem ‘Fidelio’yu hem ‘Salome’yi oynuyordu. Birbirinden yedi saat uzak Heidelberg ve Schwerin’de. İstanbul’da da beraber ‘Tosca’ oynuyorduk.

En son ne zaman telefonla konuştunuz onunla Almanya’dan?

Günde birkaç kez konuşuyorduk. Oyundan önce konuştum. ‘Çok fenayım, sürekli kusuyorum’ dedi. ‘Oynama o zaman bu akşam’ dedim. ‘Ben bu saatten sonra perde kapattıramam, Süha’ dedi. Gösteriden sonra meşguldü. Sonra o beni aradı. Sekreteri Beatre ile konuşuyormuş. ‘İtalyanca konuşmaya çalıştım Süha, tek kelime İtalyanca hatırlamıyorum’ dedi. ‘Almanca konuşmayı denedim, Almanca da konuşamıyorum, seninle de çok zor konuşuyorum’ dedi. ‘Bırak şımarıklığı, şimdi yat, seni yarın havaalanından alırım’ dedim. ‘Hayır, taksiyle gelirim’ dedi. Bana da hiç kıyamazdı, ‘seni alayım’ derdim, atlar taksiye, gelirdi.

Ertesi gün?

Ertesi gün sekreteri aradı. ‘Biliyor musunuz, Frau (Bayan) Yıldız hastanede’ diye. ‘Herhalde bayıldı bir yerde’ diye düşündüm. İki saat sonra sekreteri tekrar aradı. Ben zaten gitmek için hazırlanıyordum. Atladım taksiye, pasaportumu unutmuşum, üç uçağına yetişebildim. Gittim, ‘Ben Süha Yıldız’ dedim. Genç bir doktor hanım geldi, ‘Tut mir leid, sie ist tot (Üzgünüm, öldü)’ dedi. Sadece ‘Nerede?’ diye sordum. Aldılar beni, poşetler filan, birtakım böyle naylon şeyler giydirdiler, yoğun bakıma girdik. Baktım kollarında serum, burnunda serum, müthiş güzel ama. Yaşıyor, makineye bağlı olarak. ‘Yaşıyor’ dedim. Doktor bir düğmeye bastı, göğsünün kalkıp inmesi durdu. Tekrar bastı düğmeye. Yine harekete geçti göğsü. ‘Tıbben ve de hukuken karınızı ölü ilan etmek zorundayız çünkü beyin ölümü gerçekleşti’ dedi.”

Süha Yıldız-Zehra Yıldız

Evet, Zehra Yıldız, 9 Aralık akşamı rahatsızlanmış olmasına rağmen sahneye çıktı. İndiğinde ölüm sürecindeydi, belli ki. Belli ki, ölüm süreci sahnedeyken başlamıştı. Sesi, tekniği, duygusu ve bir de ona özgü müthiş teatral oyunculuğu temsillerde pırıl pırıl parlayan bir opera şarkıcısı, bir soprano, bir diva sahnede ölüyordu o gece; Zehra Yıldız bir eser olarak Fidelio’ya, Beethoven’a, librettoya ve müziğe ölüyordu.

Operalarda sık sık sahnede ölümler gerçekleşir. Temsilin gereğidir bu, öykünün gereği, olay örgüsünün.

Donizetti, Verdi, Puccini gibi İtalyan bestecilerin çoğu operasında kadın kahraman her temsilde ölüme bırakır kendini. Sahnede. Çoğunca ölerek selamlar seyirciyi.

Türkiye opera seyircisi en çok İtalyan operalarını sever, anıtsal ürünler vermiş Alman operasından örneklere ise seyrek rastlanır Türkiye opera sahnelerinde.

Zehra Yıldız oysa, Alman operasını çok seviyordu. Özellikle de Wagner’i, Richard Wagner’i tutkuyla seviyordu. Ki bu Türkiye opera kültürü için epey özgün bir tutumdu.

Wagner’i ben de çok severim, çok dinlerim. Ama keyif almak için dinlenmeyeceğini de bilirim. Haz, evet, haz alınır. Büyük müziğin arzusudur bu, büyük müziği arzulamanın hazzı, belli bir aşamada ölümcül olan arzunun.

Wagner operalarında da sahnede ölümler olur elbette. Ama daha fazlası da olur.

En önemli yapıtlarından biri olan Tristan ve İsolde’de, sevgililer her temsilde seyircinin vuslat beklentisini boşa çıkarır ve bir türlü bir araya gelemezler, sonunda da sahnede art arda ölürler.

Tristan ve Isolde'nin ilk sayfası

Oysa bütün olay örgüsü onların buluşmalarını arzulatır seyirciye. Buna hazırlar seyirciyi.

Sadece olay örgüsü, sadece libretto mu, hayır, müzik de öyledir. Bütün opera boyunca müzik, dinleyenleri sevgililerin buluşmalarını müjdeleyecek bir motife hazırlamak için bestelenmiş gibidir. Ama o an, o müjdeli motif, bir türlü gelmez. Arzunun boğuculuğu, arzu tıkanması ancak böyle iyi anlatılabilir müzikle. Ancak Wagner anlatır bunu.

Arzunun bu boğuculuğunu, tıkanmasını, Arzunun Serbest Dolaşımı kitabımdaki Ostinato adlı öykümün kahramanı mühendis de yaşar, deneyimler: Uçurumun bir kıyısında o, karşı kıyıya ulaşması olanaksızlaştıkça, müziğin güzelliğinin ürettiği arzu da boğucu bir seviyeye ulaşıyor. Hep daha boğucu. Müzik nefes alırken, o tıkanıyor. “Evet” diyor, “arzu tıkar, boğar.” Başarılı mühendis, sonunda evliliğini, evini, işini terk edecek, sokaklarda yaşayan tutkulu bir aylağa dönüşecektir.

Bu öyle bir boğuculuk, öyle bir tıkanmadır ki, ölümcüllüğü temsilden gerçeğe sıçratır. Gerçek ölümlere yol açar.

Döneminin ünlü orkestra şefi Joseph Keilberth 1968’de, Tristan ve İsolde temsilinde orkestrayı yönetirken kalp krizi geçirir, ölür.

1911 yılında da şef Felix von Mottl, aynı eseri yönetirken kalp krizi geçirmiş, 10 gün sonra ölmüştür.

Tristan ve İsolde’nin, 1865’te, Münih’teki dünya prömiyerinde Tristan rolüne (başrol) çıkan tenor Ludwig Schnorr von Carolsfeld de temsilden birkaç hafta sonra ölmüştür.

Birçok müzik uzmanı bu ölümleri Wagner müziğinin etkisine bağlar. Ama yine de Wagner müziğinden, Wagner müziğine arzudan uzak durulmaz, durulamaz.

Zehra Yıldız da uzak duramıyor ve Wagner çalışıyordu mütemadiyen.

1995-1996 sezonunda Almanya’da oynadığı, Richard Wagner’in Uçan Hollandalı operasında, Senta rolüyle, Opern Welt dergisinde yılın en başarılı sanatçılarından biri olarak sunulmuştu. Ölümünden bir yıl önce.

Zehra Yıldız Wagner'in Uçan Hollandalı Operası'nda

Ama elbette Zehra Yıldız, Wagner’in yanı sıra birçok başka bestecinin operalarında da söylüyor, başrole çıkıyordu. Jaques Offenbach (Hoffmann’ın Masalları), Puccini (Madame Butterfly,Tosca), Verdi (Otello, Aida, Maskeli Balo), Richard Strauss (Salome), ve en son söylediği Beethoven (Fidelio) operalarında yurtiçi ve yurtdışında büyük başarılar elde etti.

Yine de ama şunu söylemeliyim ki, opera söylemek başka şey söylemeye benzemez.

Yoğun, mükerrer provalar ve art arda gelen temsillerin fiziksel ve zihinsel yorgunluğu bir yana, bir de oynadığı (söylediği) rolün olay örgüsünün, entrika içindeki ilişkilerinin gerilimindeki arzunun ve esas bir yerlerde, bestecinin defterinde, kitabında yazılı duran yapıta sesiyle, zihniyle ve bedeniyle ulaşma arzusunun tıkanmışlığı ve boğuculuğu ve de bunun yol açtığı ölümcül hazzın etkisiyle adeta tükenir opera sanatçısı.

Zehra Yıldız-Süha Yıldız

Zehra Yıldız’ın kariyeri epeydir öyle bir ivme ile sürüyordu ki, Süha Yıldız ile ilişkileri artık tümüyle asimetrik bir aşka dönüşmüştü.

Şöyle anlatıyordu bana o gün Süha Yıldız, karısına, hayat arkadaşına duyduğu sevgiyi, aşkını:

“Sevgi karşılıksızdır aslında tabii. Sevgiden karşılık beklemez insan. Bir insanı seviyorsa niçin sevdiğini bilmek zorundadır. Egoist düşünmüyordum ben hiçbir zaman. Zehra’nın da beni aynı derecede sevmesini beklemiyordum. Zehra’nın da beni benim onu sevdiğim kadar sevmesini beklemiyordum. Onun birtakım artıları söz konusuydu. Sanatçı olarak seviyordum, beni insan olarak o kadar mutlu ediyordu ki.”

Şöyle demiştim o zaman: “Sizin onu sevdiğiniz kadar o da sizi sevseydi belki bu kadar sevmezdiniz onu.”

“Bilmiyorum. O da beni çok seviyordu. Her yaptığı işten haberim olurdu, her yaptığı işi bana danışırdı. Onun sevgisinden o kadar emindim ki. İki ay burada olmadığı olurdu. Hiç gözümüz arkada kalmazdı. Başka bir şey aklıma gelmezdi. Onun da aklına gelmezdi, ‘Süha şimdi İstanbul’da ne yapıyordur?’ diye. Bunları hiç konuşmazdık. ‘Özel hayatında ne yapıyorsun?’ diye birbirimize asla sormazdık.”

Milliyet Gazetesi'nde Ahmet Tulgar'ın Süha Yıldız ile söyleşisi (Kasım 2002) 

Zehra Yıldız öyle yetenekliydi ve sanatında öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki gencecik yaşında, Süha Yıldız geri çekilmiş, geride durmaya karar vermişti. Aşkı, karısının kariyerine destek olarak alacağı ekstra hazla yaşamaya karar vermişti. Çocuk sahibi olmamaya karar vermişlerdi. Çok istedikleri halde. İkisi üstesinden gelecekti bu zor, ortak yaşamın. Çocuk yapmamalarının sebebini anlatırken Süha Yıldız kendi perspektifinden anlatmıştı ilişkilerinin aldığı biçimi:

Hep (çocuk) istedik aslında, annemiz babamız da istedi. Ama kariyer başlamıştı ve devam ediyordu. Yurtdışı işleri de başlayınca, hep iş iş durumu oldu. Baktık ki, Zehra’nın kariyeri gayet güzel gidiyor, dedim ki: ‘Zehra bizim çocuğumuz olacak ve bunu yine sen doğuracaksın, bu çocuk sanat olacak, bunu birlikte büyüteceğiz ama sen doğuracaksın.’ ‘Ama senle beraber olursa bu iş olur’ dedi. ‘Tamam, ben de senin yanındayım’ dedim. ‘Hayır, sen de tenor olarak yapacaksın’ dedi. Ama gördüm ki Zehra’nın bir sanatçı olarak artıları benden çok daha fazlaydı. Ve bunu desteklemekten başka bir çarem yoktu.”

Kocası arzuyu, Zehra ve sanatına duyduğu arzuyu, özel hayatlarında bir çaresizlik olarak yaşamaya başladığında Zehra Yıldız da opera müziğine arzuyla uzanırken, estetiğin belli bir seviyesinde, özellikle de en iddialısı olan Wagner operalarına arzuyla uzandığında, bestecinin tam da müziğinde hedeflediği şey oluyor, vuslata erememe sahnede onun da bütün iyi opera sanatçılarına özgü bir tür çaresizlikle karşı karşıya kalması olarak tezahür ediyordu. Müzikte ölmek, müziğe ölmek, operada bir yaşama biçimi oluyordu. Arzudan ölmek.

Roland Barthes, Müzik, Ses, Dil başlıklı çalışmasında şöyle der: “Dünyada arzu nesnesi – ya da ürküntü- olmayan bir insan sesi yoktur: Nötr ses yoktur – ve eğer bu nötr’lük, sesin bu beyazı ortaya çıkarsa, bu bizim için büyük bir dehşet olur, sanki korku içinde donmuş bir dünya keşfetmişizdir ve bu dünyada arzu ölüdür. Bir sesle kurulan her ilişki zorunlu olarak sevgiyle kurulan bir ilişkidir ve tam da bu sebepten müziğin farkı, onun sesteki değerlendirme ve iddia etme zorlaması aniden ortaya çıkar.”

Barthes’a göre, onun en sevdiği şarkıcı Charles Panzéra’nın sesi nötr Fransızca dilini bir arzu gibi kat eder, her güzel ve iddialı şarkı söyleme edimi, dile (bana göre, yapıta da, önceden tamamlanmış, yazılmış şarkıya da) duyulan bir arzunun sürecidir. Ve opera dil ile müziği en üst seviyede birleştirme çabası olarak bu arzuyu had safhaya çıkarır. Bu opera sanatında Richard Wagner’in vurguladığı ve hedeflediği şeydir. Bu konu onu hayatının sonuna kadar meşgul etmiş, Schopenhauer’i okur ve sonrasında Nietzsche ile tartışırken savrulmalar yaşasa da, besteciliğinin temel sorunsalı olmuştur. Dieter Borchmeyer, Nietzsche, Cosima, Wagner adlı kitabında bunun, Wagner tarafından teorik başyapıtı Opera ve Drama’da (Oper und Drama, 1850/51) müziğin dilce belirlendiği tezi olarak yer aldığını söyler.

20’nci yüzyılın en büyük romancılarından Robert Musil’in (Niteliksiz Adam) yakın akrabası, opera şarkıcısı (bariton), besteci ve müzik araştırmacısı Bartolo Musil, 19’ncu yüzyıl sonu vokal müziğinin yorumunda dil ve müzik konusunda yayımladığı önemli kitabına tam da bu yüzden Roland Barthes’a ithafen Bir Arzu Gibi adını vermiştir.

Salzburg’taki dünyaca ünlü müzik okulu Mozarteum’da profesör olan Bartolo Musil kitabında, vokal sanat müziğinde sözcük ve sesin ayrı tellerden çalan ve nüfuz edilmesi zor biraradalığını, kendini teslim etme, diğeriyle erime, zevk içeren farklılık, itmek ve kendini savunmak arasında salınan bir aşk hikâyesi olarak anlatır.

Ölümünün ardında beş yıl geçmişti ama hayat arkadaşının, Zehra Yıldız’a aşkı sürüyordu. Arzusu ise artık arzulama fiilinin anısıydı. Arzu anısını unutmama arzusu.

Milliyet gazetesinde 25 Kasım 2002 yılında yayımlanan söyleşimiz şöyle devam ediyordu Süha Yıldız ile:

Siz mi verdiniz makineyi durdurma kararını?

Evet, ben sürekli onu alıp götüreceğimi söylüyordum. ‘Bitkisel hayatına da razıyım ben onun’ diyordum. Ambulans uçak tutacaktım. Parasını da öğrendim ambulans uçağın. ‘Yazık’ dediler, ‘belki havaalanına bile götüremeyeceksiniz, belki havaalanına kadar bile yürümeyecek bu iş.’ Zaten kuvvet veren iğneler filan yapıp yaşatmaya çalışıyorlardı. Ben geldikten sonra onları yapmayı bırakmışlardı. Ve kendiliğinden olay bitti. Otopsi yaptırmak istedim önce, neden öldüğünü öğrenmek için. Ama otopsinin nasıl yapılacağını öğrenince, ‘Tamam istemiyorum, onun güzelliğini bozmak istemiyorum’ dedim. Beyin kanaması olarak kaldı olay. Aynı bir yıldız kayar gibi oldu bitti.

Süha Yıldız-Zehra Yıldız Aida Operası (Guiseppe Verdi) 

Kaç yıldır beraberdiniz?

13 yıl evlilik. Dört yıl da okulda arkadaşlığımız oldu. 17 yıl. Ama ben hâlâ birlikte olduğumuzu düşünüyorum.

Nasıl?

Ben bazen onunla konuşuyorum kendi kendime, ‘Ya, şu neredeydi filan?’ diye. Hiçbir şeyi bozmadım; kapıda gözlüğü, çantası durur, havlusunu, bornozunu gardırobun kapısına asmış, aynen durur. Ve ben öyle yaşayabiliyorum. İnsanlar bana ‘Eşyalarını dağıt, ihtiyacı olanlara ver’ diyorlar, hiçbir şeyini veremiyorum. Onlar benle beraber kalmalı. Onları ben görmeliyim.

Koma halinde de olsa, hâlâ bedeni yanınızda olsun ister miydiniz?

Bunu çok düşündüm. Zehra bir şey anlayacak mıydı, anlamayacak mıydı, bilemiyorum. Ama onu öyle görmek bana çok acı verirdi. Çünkü şarkı söyleyememek, Zehra için çok acı veren bir şey olurdu. Böyle güzel oldu. Ölümün de güzeli olduğu söylenir ya, güzel öldü. Ne uğraştırdı, ne yordu, çekti gitti.”

Zehra Yıldız-Süha Yıldız

Süha Yıldız ile buluştuğum sene, 2002’de Pedro Almodovar’ın filmi Konuş Onunla (Hable Con Ella) gösterime girmişti. Filmde hastabakıcı Benigno, aşık olduğu dansçı Lydia’nın, Marco ise matador sevgilisi Alicia’nın aynı hastanede başında beklemektedir. İki kadın da bitkisel hayattadır, makineye bağlıdır. Ve iki erkek arasında bir dostluk başlar.

Sinemadan çıkıp eve gitmiş, hemen Zehra Yıldız’dan aryalar dinlemek için tuşa basmıştım. Sanatın kaydının kalıcılığını bir kez daha hissetmek istiyordum. Dinliyordum, evet ve aynı anda hem sesi hem sessizliği duyuyordum. Kayıtlı sese rağmen Zehra Yıldız’ın sessizliğini unutmak mümkün değildi. Öyle hazin susmuştu. Öyle eksikliği hissediliyordu opera sahnelerinde.

Zehra Yıldız, 1956 yılında doğdu. İstanbul Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı şan bölümünü bitirdi. 1982'de İstanbul Devlet Operası'nda solist olarak çalışmaya başladı. Yurt dışında çeşitli ödüller aldı. 1997'de öldü. Adına kurulan vakıf, her yıl Aralık ayında, Zehra Yıldız Gecesi adı altında dünyadan genç opera yıldızlarını ağırlıyor.


Ahmet Tulgar Kimdir?

Ahmet Tulgar, İstanbul'da 1959 yılında doğdu. 35 yıldır gazeteci ve edebiyatçı olarak yaşıyor. Çalıştığı yayınların bazıları sırasıyla Sabah, Güneş, Nokta, Milliyet, Akşam, Vatan, Birgün, Cumhuriyet oldu. Makale ve denemeleri Şehrin Surlarındalar (1992), Tam Yakalandığımız Yerden (2004), Ne Olmuş Yani? Korsan Yazılar (2005), Ben Onlardan Biriyim (2007), Diller Çehreler Barış (2010), Henüz Zaman Var (2013), Bakışın Ritmi (2020), söyleşileri Mahallede Herkes Kahramandır (2004) adlı kitaplarda toplandı. Evsiz Ülke Hikâyeleri (1989), Birbirimize (2009), Duygusal Anatomi (2015), Trajik Nüans (2016), Bakmadığınız Bir Yer Kalmıştı (2018), Arzunun Serbest Dolaşımı (2021) adlı altı öykü kitabı, Volkan'ın Romanı (2006), Çocuklar ve Canavarları (2012) adlı iki romanı yayımlandı.