YAZARLAR

Yok saydıklarıyla Bir Başkadır yorumu

Dindar-seküler kutuplaşmasının eskisi kadar keskin ayrımla çatışma halinde yaşanmadığını düşünüyorum ama dizi tam tersini söylüyor. Günümüzde eğitim, çalışma, siyaset, sanat, spor, akademi, medya gibi hayatın her alanında başörtülü kadınların varlığı kabullenilmişken dizide başörtülü karakterin, toplumun arızî unsurları olarak sunulması rahatsız edici. Beni rahatsız eden anlatının bu hali fakat kıymık gibi batan şey yanılıyor olmam ihtimali.

Yazılanların, söylenenlerin hepsinden haberdar olduğumu iddia edemeyeceğim kadar çok fikir yürütüldü, Bir Başkadır dizisi üzerine. Üzerine bu kadar çok yorum yapılması sadece dizi sektörünün son yıllarda çıkardığı en iyi işlerden birisi olmasıyla açıklanamaz sanırım. Birçok başka etkenin yanı sıra hemen herkese ‘batan’ bir yanı var sanki. En azından benim için böyle ama zamanla geçeceğini umduğum o batan şey, kendiliğinden çıkıp gitmedi bir türlü. Ete giren kıymık gibi durdukça derinlere işledi. Ve Bir Başkadır, izlerken hissettirdikleri yüzünden klişe tabirle ‘yazmasam olmazdı’ seviyesine kadar işledi içimde. Dolayısıyla bu yazı bir nevi kıymık çıkarma ameliyesi olacak sevgili okur, okumasan da olur, kendim için yazıyorum.

İzlerken dizinin ilk on dakikası filandı, geçmişe gömüldüm. Sonradan diziyi başa alıp yeniden izlememi gerektirecek kadar derinlere daldığım yer, Siyasal Bilgiler Fakültesi salonlarından birisiydi. Seksenlerin sonları, doksanların başlarına gidivermiştim. Yarı sürgün sayılan geçici görevlendirmeyle ‘postalanmış’ üç asistan kadın, Neşet Çağatay’ın sınav kağıtlarını okuyorduk. Her zaman çay ikramıyla yetinen Neşet Hoca o gün yemeğe çıkmak için ısrar etti. “Çay içmediniz bari yemeğe çıkalım” ısrarı gün boyu tekrarlandı. Her seferinde “hocam teşekkürler orucum” demek zorunda kalıyordum. Sistemin sahipleriyle cepheden çatışmayacak kadar akıllı olan arkadaşlarım daha geçerli mazeretler ileri sürmeyi tercih etmiş ve kabul görmüşlerdi. Hiçbir zaman o kadar akıllanmayan ben, o kahkahaların, görünürdeki tek muhatabı olarak kalakaldım. Öyle hafiften filan değil enikonu yüksek sesle gülerek “yok canım, olur mu öyle şey, hadi canım boş ver gidelim yemeğe” ısrarından usanmadı. Günü bu şekilde tüketirken akşama doğru “hadi acele edin çabuk bitirelim" demeye başladı ama gerekçesi acıtıcıydı. Evinde çalışan emekçiyi kast ederek “kadınım cahil köylü işte yazık oruç tutuyor, bir an önce evine gitmek ister, erken döneyim, o da çıksın.” Statükonun devşirdiği eski köylü yeni seçkinimsilerin algısında dindarlık, köylere, şehirlerin varoşlarına mahsus bir cehalet göstergesiydi o yıllarda. Bizim gibi çevreden merkeze sızmaya kalkışan hadsizler, Neşet Hoca'nın denediği ve muhtemelen geçmişte kendisi üzerinde uygulanmış usûllerle ‘terbiye’ edilirdi.

İlk dakikalarda dönem filmi izlenimi veren Bir Başkadır dizisi, geçmişte kaldığını düşündüğüm ve bazılarının zihniyetine yerleşmiş o dindarlık eşittir cehalet, formülasyonunu günümüze taşıyıverdi. Değişen/değişimi sürmekte olan toplumsal algının, kurmacayla günümüzde yeniden inşa edildiği hissine kapıldım. Sadece kurmacanın zihnimde canlandırdığı kişisel bir hatıradan ibaret değil geçmişi bugüne taşıdığını düşündüren özellikler. Başka sebepler de var. Örneğin eski bir belgeselden (Bosphore, Maurice Pialat, 1964) görüntüler içermesi ve bir de Meryem’in kıyafeti, dönem filmi izlenimi veriyor. Dizide Meryem dışındaki bütün karakterlerin kıyafetleriyle mekânlar ve onların iç dekorasyonu bugüne ait fakat o pardösü modeli ve başörtüsünün altındaki bonenin iç tülbent görünümü vermesi geçmişi hatırlatıyor. Tabi bölüm sonlarındaki müziği de eklemek gerekir. Dolayısıyla doksanlara ait Bir Başkadır Ferdi Özbeğen albümünden mi esinlenmiştir dizi ismi yoksa Ayten Alpman’ın Bir Başkadır Benim Memleketim adlı şarkısından mı sorusunun çok kişi tarafından dile getirildiğini ve her iki ihtimalin de dönem damgası oluşturma özelliğini hatırlamakta fayda var. Bu saydıklarımın yanı sıra mahalle imamının kullandığı 70’lerden kalma karavan minibüs de geçmiş algısını kuruyor izleyicinin zihninde.

Günümüze taşıyansa hem diğer karakterlerin kıyafetleri hem de mekanlar, dekorasyon ve eşyalar. Örneğin şık, konforlu bir rezidans, bugüne ait mekanlardan ve gecekondu ya da köy evi görünümlü mekânda divan ve sedir değil kanepe koltuk kullanılması, düz ekran televizyon gibi nesnelerle, kurmacanın bizi günümüzde yaşanması muhtemel bir hikayeyle buluşturduğunu düşünmek için pek çok görsel nedenimiz var. İlaveten, dizi içinde izlenen televizyon programlarının bugüne ait oluşu eklenmeli. Esra Erol ve Çukur izleniyor. Ayrıca imamın kızı başörtüsünü açma kararı vererek bugünlere taşıyor bizi. Ancak zamansız bir sosyolojik gerçeklikle bizi yüzleştirdiğine dair tek bir örnek var. O da çocukluğunda cinsel şiddete maruz kalmış iki kadının varlığı. Dizide çocuklara yönelik cinsel şiddetin varlığı dışında zamansızlık izlenimi veren sadece kullanılan objelerle, zihnimizi bir ileri bir geri sarmayı başarmış olması.

Dindar-seküler kutuplaşmasının eskisi kadar keskin ayrımla çatışma halinde yaşanmadığını düşünüyorum ama dizi tam tersini söylüyor. Günümüzde eğitim, çalışma, siyaset, sanat, spor, akademi, medya gibi hayatın her alanında başörtülü kadınların varlığı kabullenilmişken dizide başörtülü karakterin, toplumun arızî unsurları olarak sunulması rahatsız edici. Beni rahatsız eden anlatının bu hali fakat kıymık gibi batan şey yanılıyor olmam ihtimali. Yanılan ben miyim, toplumsal algıda dindar ve seküler kesimin amansız karşıtlığı, eskiden olduğu gibi bugün de aynen devam ediyor mu? Dizinin bize anlatmak istediği toplumsal algıdaki süreklilik olabilir mi? Eğer bu doğruysa ve dizi haklıysa ben yokum demektir. Hiç yaşamamışım demektir. Yaşadığım sosyal ilişkilerin hiçbirisi sahici değil demektir. Birbirinden farklı toplumsal kesimlere mensup karakterler birbirleriyle yüzleşiyor kurmacada. Ve çarpıcı yüzleşmeler yaşayan karakterlerin iç dünyasındaki defolarla, yekdiğerini ötekileştiren kişilerin beşer olma halini gösterip aslında izleyeni, onların benzerlikleriyle yüzleştiriyor. Bizleri ötekiyle yüzleştirmiş gibi yaparken de öte yandan geçmişte kalmış ve bugün hayli değişmiş olan o eski toplumsal algıyı yeniden inşa ediyor.

Geçmişte kalan toplumsal algının yeniden kurulması kurmaca açısından bilinçli bir seçim midir? Dönüşüme yabancı kalmaktan mı kaynaklanır, sorularına cevap bulamadım. İnsan ilişkilerine dair eski bir hatıra defterinden alınmış notlar aktarılırken, olayların bugün yaşandığını düşünmemiz isteniyormuş gibi bir anlatı hâkim diziye. Notlar diyorum çünkü hiçbir hikâye derinleştirilmeden sadece işaret edilerek geçilmiş. Berkun Oya ve katkı sunan diğer sanatçıların kurgusuyla Bir Başkadır belki sadece farklı hikayelerin varlığını işaret eden bir hikâye olarak düşünülmüştür. Belki de sonraki sezonlara zemin hazırlandığı için karakterlerin hayatı ve iç dünyası yüzeysel geçildi. Özellikle Peri’nin travmatik geçmişi olarak birkaç kere söz konusu edilen Hazal, anı, anlatı ya da karakter olarak tecessüm etmeyince yeni sezon beklentisi oluştu tabi. Sahnede görülen tabanca olarak düşünürsek Hazal’ı, patlamadığına göre oyun bitmedi, diyebiliriz. Hazır bu kadar etkileşim almışken dizi sektörü için kaçırılmayacak bir fırsat sayılıp yeni sezonlara yelken açılmış bile olabilir. Eğer böyle bir ihtimal varsa umarım tekrar kıymık batırmasalar.


Berrin Sönmez Kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.