YAZARLAR

Yeniden Nicole Kidman... Hem de şarkı söyleyerek!

HBO yapımı mini dizinin en büyük artılarından biri tabii ki Nicole Kidman’ın varlığı… Ancak belki daha da ilginç olan, aynı zamanda filmin yapımcılarından da biri olan aktrisin bir kez daha şarkı söylemek konusundaki yeteneğini konuşturması. Aslında bunun ilk güzel örneğini Kidman’nın oynadığı "Moulin Rouge" filminde görmüştük (daha doğrusu duymuştuk!).

Özellikle sinema salonlarından uzak kaldığımız bu dönemde Bein Connect'ten izleyebildiğimiz ‘The Undoing’ adındaki mini-dizi, hem ‘polisiye’ tarzındaki hikayesiyle hem de özellikle beyazperdede izlemekten her zaman keyif aldığımız ‘yıldız’ oyuncu kadrosuyla doğal olarak dikkatleri üzerine çekti.

Dizinin ’yaratıcı’ koltuğunda David Kelley’i görmemiz beklentimizi daha da yükseltti çünkü kendisinin ‘Ally McBeal’, ‘The Practice’, ‘Boston Legal’ veya ‘Big Little Lies’ gibi birçok ses getirmiş hatta belli bir hayran kitlesi kazanmış dizilerin altında imzası var. (Bu arada ‘Big Little Lies’ dizisinin bizdeki ‘remake’i, izleme açısından keyifli olsa da, orijinalindeki ‘kadın dayanışması’ mesajı ve feminist havası tamamen yok olmuştu!) Genelde yaratıcısı olduğu diziler, hukuk ve polis ortamında da geçse, bizce her zaman adalet kavramına dair ince bir bakışı, karakterlerinin ahlaki ve vicdani gel-git’lerini değişik bir ele alış şekli ve bütün bunların yankılarını bulduğu ‘burjuva’ ortamı karşısında hoş, eleştirel bir duruşu var. Dolayısıyla ‘The Undoing’ dizisini de saf ‘polisiye’ olarak tanımlamamız biraz haksızlık, en azından ‘eksik’ olabilir.

‘The Undoing’in henüz sadece dört bölümünü izleyebildiğimiz için belki dizi hakkında tam bir değerlendirme yapmamız için en azından bir sezonun tamamını (aslında topu topu altı bölüm!) izlememiz ve sonrasında bu değerlendirmeyi yapmamız daha uygun gözükebilir ancak hikayenin ‘giriş’ kısmının ve yavaş yavaş ‘oturan’ karakterlerin de bize bazı fikirler verdiğini düşünüyoruz.

Grace ve Jonathan Fraser, bir çocuklu, işlerinde başarılı olan (Grace psikiyatr, Jonathan ise onkolog) ve çevrelerinde oldukça sevilen sayılan, mutlu görünen bir çifttir. Grace’in bir gün diğer öğrenci velileriyle yaptığı ‘okul bağışı’ toplantısına yeni bir üye olan Elena katılır. Elena’nın diğerleri kadar ‘mesafeli’ olmayan tutumu ve doğallığı Grace’in dikkatini çeker. Bu tanışmadan kısa bir süre sonra Elena’nın kendi atölyesinde (kendisi ressam ve heykeltıraş) öldürülmüş bulunması bütün bu ‘düzenli’ görünen ortamı alt üst edecektir. Üstelik bu esnada Grace’in kocası Jonathan’ın da bir iş gezisinde ‘ortadan kaybolması’, hayatını tamamen bir kabusa çevirir.

Uyarı: Yazının buradan sonraki kısmı bazı sürprizleri açık etmektedir!

ELENA’NIN DÜNYASI

‘The Undoing’ dizisinin temeli Elena’nın öldürülmesi ve katilinin aranması üzerine inşa edilmiş gibi dursa da yönetmen daha çok bu cinayetin etrafındaki insanların hayatlarını nasıl şekillendirdiğine odaklanıyor. Bu olayla ‘doğrudan’ veya ‘dolaylı’ bağlantısı olan birçok kişi özellikle duygusal olarak çok ciddi etkileniyor. Ancak bu etkilenme sadece vahşi bir ‘kadın cinayetinden’ değil aynı zamanda ‘Elena’ gibi bir kadının öldürülmesinden kaynaklanıyor.

Kendisini özellikle sadece ilk bölümde ara sıra görsek de, Elena’da göstermekten imtina etmediği bir kırılgan yan, Amerika’nın ‘puritain’ yanıyla hiç uyuşmayan bir ‘rahatlık’, hiç lafı dolandırmayan bir ‘samimiyet’ görülüyor. Zaten ‘burslu’ ve ‘hispanic’ kökenli bir anne olduğunu öğrendiğimiz bu genç ve güzel kadın, ‘burjuva annelerin’, fahiş fiyata açık arttırmalarla okula bağış topladıkları, çocuklarının en iyi ve pahalı okula gitmesinden dolayı için gurur duydukları bu ‘şekilci’ ve biraz ‘yapay’ dünyasına hiç ait değilmiş gibi duruyor. Elena, bu ortamı hor görmese de, kendi dünyasında yalnız olan bu kadın, sessiz, sakin ama aynı zamanda bedenini bütün çıplaklığıyla (her anlamda!) göstermekten hiç çekinmeyen bir kadın… Grace’in onunla karşılaştığı ilk toplantıda, hepsinin yanında bebeğini emziriyor, gittikleri spor salonunun soyunma odasında ise Elena tamamen çıplak bir şekilde Grace ile kısa bir konuşma yapıyor. Bu sekanslarda sanki kendisi de yaptığı tablolardan biri gibi duruyor.

Bir parti sonrasında Elena’nın, dönmek için kendi arabasını ve şoförünü teklif eden Grace’i dudağından öpmesi ise bizce eşcinsel bir davranıştan çok içten bir ‘kırılma’ anına işaret ediyor.

SORU İŞARETLERİ İLE YAŞAMAK

Hikayesinin merkezini sadece bir ‘katil kim?’ sorusuna bağlamak istemeyen dizi, bir ‘şüphe’ duygusundan ziyade bir ‘bilinmezlik’ hissiyatı yaratmaya çalışıyor. Normalde birçok polisiye dizi ‘olağan şüpheliler’ etrafında daralan bir çember yaratacakken, ‘The Undoing’ daha çok Grace’in giderek daha da alt üst olan dünyasına ve kafasında oluşan soru işaretleri üzerine eğiliyor. ‘İdeal’ gözüken kocasının kaybolmasından sonra patlak veren sırlar, sadece psikolojisine değil, kendi toplumu içindeki yerine de ciddi hasar veriyor. Bir yandan her şekilde suçlanan kocasının yanında yer alan sorumlu eş rolüne hazır olan Grace, ‘saklı şeyler’ ortaya çıktıkça giderek tutunacağı hiçbir dal bulamıyor. Belki de kocasının kendisini ‘aldatma’ olayını affedecek olan Grace, bu aldatmanın çıkış noktasının bir ‘görev suistimali’, sonucunun bir gayrimeşru ‘bebek’ ve nedeninin de önlenemez bir ‘takıntı’ olduğunu öğrenince giderek ‘akıl sağlığını’ kaybetmeye başlıyor. Özellikle Jonathan’ın ortada olmadığı zamanlarda, gözlerinde ve vücut dilinde bir korku ve endişeden daha çok bir şaşkınlık ve bir ‘kaybolmuş’ olma izleri görülüyor.

Yaşadığı şoklarla hayatı ciddi anlamda sekteye uğrayan Grace, oğlu Henry ile beraber sığınacak ‘liman’ olarak babasının evini seçiyor. Bu andan itibaren Elena’nın cinayeti ile suçlanan Jonathan’ın yaşadıkları bu süreçle paralel bir şekilde anlatılıyor.

Ortaya çıkan skandallarla hayatı değişen Grace, her şeye rağmen eski hayatına tutunmaya çalışıyor. Kendisi psikiyatri seanslarına, oğlu aynı okula, yakın arkadaşıyla görüşmeye devam ediyor. Babasının parasal gücü ve nüfuzuyla bunlarla yüzleşmeye çalışan Grace, giderek kendisi dahil herkesten şüphe etmeye başlıyor.

Dizinin bundan sonraki bölümlerinde belki Jonathan’ın yargılanması merkez noktasını oluşturacaktır ama şu anda hikayenin gidişatı daha çok bir ‘eski bir hayattan kopamama’ ekseninde gelişiyor, yeni (ve kötü) bir hayata başlamak ekseninde değil…

NİCOLE KİDMAN TEKRAR ŞARKIYA DÖNÜYOR!

HBO yapımı bu mini dizinin en büyük artılarından biri tabii ki Nicole Kidman’ın varlığı… Ancak belki daha da ilginç olan, aynı zamanda filmin yapımcılarından da biri olan aktrisin bir kez daha şarkı söylemek konusundaki yeteneğini konuşturması… Aslında bunun ilk güzel örneğini Kidman’nın oynadığı "Moulin Rouge" filminde görmüştük. (daha doğrusu duymuştuk!)

Bu dizinin de jeneriğinde duyduğumuz, tatlı ‘Dream a Little Dream Me’ şarkısını Nicole Kidman seslendiriyor. (Meraklısına şarkının 1931 yılında Ozzie Nelson tarafından kaydedildiğine ancak asıl ününü The Mamas & The Papas grubuyla 1968 yılında yaptığını da ekleyelim.)

Nicole Kidman’nın ekseninde kalarak kameranın da onun ruh halini izlediğini belirtelim. Dizinin başlarında, kadrajın ortasında aktrisi çok net, etrafını biraz buğulu görürken, devamında giderek onu daha buğulu, etrafını ise daha net görmeye başlıyoruz.

David Kelley’in yarattığı dizilerde, oyuncuların performansları hayati bir önem taşır. Çünkü her oyuncu, canlandırdığı avukat, savcı, polis veya dedektif kimliklerine ciddi bir insani boyut, psikolojik bir derinlik katar. Karakterlerin bu yönleri, bazen gayet iyi yazılmış diyaloglarla bazen ise duygusal patlamalarla karşımıza gelir.

Burada da dizinin asıl ‘ikilisi’, görevlerini çok başarılı bir şekilde yerine getiriyorlar. Aradan geçen bunca zamana rağmen cazibesini ve ‘asaletini’ hiçbir şekilde kaybetmeyen Nicole Kidman her şeyden endişe duyan, hayatı darmadağın olmuş bir Grace’de; artık ‘masum adam’ dönemini oldukça geride bırakmış olan Hugh Grant, yaş almış yüzüyle ve ‘ideal koca’dan sırlarla dolu bir esrarengiz adama dönüşen Jonathan’da kusursuza yakın performanslar çıkartıyorlar. Giderek daha önemli rollerde gördüğümüz, çocuk oyuncu Noah Jupe ve usta oyuncu Donald Sutherland da onlara layığıyla ayak uyduruyorlar. Özellikle Grace’in babası Franklin Renner’i oynayan Sutherland’ın, torununu okuldan geri çekmek isteyen müdürü tehdit ettiği bir sahne var ki görmelere seza!

Sonuç olarak ‘Undoing’ düzeyli bir polisiye/dram izlemek isteyenlerin es geçmeyeceği bir yapım. Kuşkusuz türünde bir devrim yaratmıyor ama sunduğu da, en azından Nicole Kidman ve şarkısıyla az şey değil…


Kerem Bumin Kimdir?

1976 yılında Paris'te doğdu. 1994 yılında İzmir Özel Saint-Joseph Lisesinden mezun oldu. 1996-2000 yılları arasında Strasbourg Sosyal Bilimler Fakültesinde (USHS) Tarih ve Edebiyat bölümlerinde okudu. Ardından 2000 yılında İstanbul'a geri dönüp 2004 yılında Bilgi Üniversitesi Sinema/ Televizyon bölümünden mezun oldu. 2004 yılından itibaren çeşitli uzun ve kısa metrajlı sinema filmlerinde ve Belgesel filmlerde yardımcı yönetmen olarak görev aldı. Semih Kaplanoglu'nun 'Süt' adındaki sinema filminin ekibinde yer aldı. Son birkaç yıldır Yunan yönetmen Angelos Abazoğlu ile birlikte, Arte kanalı için Belgesel filmler üzerinde çalışmaya devam ediyor . Gazete Duvar'da sinema filmleri üzerine eleştiriler yazıyor .

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR