YAZARLAR

Barıştan yana olmak sorumluluğu

Demokrasiden yana olduğunu savlayanlar, herhalde barıştan yana olmak sorumluluğunu da taşımalı. O sorumluluk duygusuyla eyleyip, söylemeli. İktidarın böyle bir kaygısı yoksa sözümüzün muhatabı da ister istemez muhalefet oluyor.

CHP MYK’sı Doğu Akdeniz konusunda olağanüstü toplandı. Yapılan açıklamada iki husus öne çıktı: Oruç Reis sismik araştırma gemisinin görünürde rutin bakım, gerçekte diplomatik müzakerelere kapı aralamak için Antalya limanına çekilmesi, “taviz” olarak görülüyor ve dış politikanın “devlet politikası” olması gerektiği vurgulanıyor. Eş zamanlı olarak Nikolaos Stelya, GazeteDuvar’daki haberinde Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü (ve filli Ulusal Güvenlik Danışmanı) İbrahim Kalın ile Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in diplomasi danışmanı Eleni Sourani arasında on maddelik bir uzlaşı metni üzerinde çalışıldığını bildirdi.

Bu konularda düşüncelerimi paylaşmadan önce, hem CHP MYK’yi hem sizleri Dr. Hazal Pabuççular’ın Taha Akyol ile Karar’daki söyleşisini, Büyükelçi Namık Tan’ın YetkinReport’taki ve Prof. Dr. İlhan Uzgel’in GazeteDuvar’daki yazılarını okumaya naçizane davet etmek isterim. Dikkatli bir okuyucu, üç metinde de yeteri kadar konuşma notu bulacaktır. Belki uygun yerlerdeki girişken birileri böyle bir çalışma yapıp, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ile paylaşır. O arada, bu satırlar yazılırken “Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Seyir, Hidrografi ve Oşinografi Daire Başkanlığı İzmir İstasyonu” Sakız Adası’nda Lozan’ın ihlâli gerekçesiyle NAVTEX yayınladı.

Oysa Fransa’nın başı çektiği Korsika’daki MED-7 toplantısının ardından AB yaptırımları ufukta belirmişti. Rus mevkidaşı Lavrov’un ardından ABD Dışişleri Bakanı Pompeo da adaya giderek GKRY Cumhurbaşkanı Anastasiadis ile görüşmüştü. (Yeri gelmişken, neden Ankara’dan, çeşitli resmi kuruluşlardan ve yetkililerin kendi ağızlarından yapılan açıklamalarda “Kıbrıslı Türkler”, “Türk tarafı” gibi ifadeler tercih ediliyor da, “KKTC” denilmiyor, ben anlamıyorum. Vardır herhalde bir geçerli gerekçesi.) Fransa, Yunanistan’la 18 uçak, 4 helikopter, 4 firkateyn içeren bir savunma işbirliği anlaşması yapmıştı.

Bunların üzerine Oruç Reis sismik araştırma gemisi Antalya’ya döndü. ETKB “rutin hareket” olduğu yönünde idareten bir açıklama yaptı. Ahiren Mali’ye kadar gidip darbecilere meşruiyet kazandıran Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “sığınmacıların Batı’ya gidişlerinin önlenmeyeceği kararının halen yürürlükte olduğunu” yineleme gereği hissetti. Aynı zamanda Kathimerini’nin İngilizce yayınına “ortaya karışık” hem barışçı hem savaşçı (hani şu Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün on defa okusa anlayamayacağı türden) bir makale yazdı. Erdoğan, Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a “sen” diye hitap ederek, aşağılayıcı, küçümser üslup ve içerikte çıkışlarla yüklendi. CHP de girişte belirttiğim üzere iktidarı taviz vermek, hatta bilahare teslim olmakla eleştirdi.

Dış politikanın, “devlet politikası” olması gerektiğini ileri sürmek, tanımı muğlak ve esasen, hele mevcut başkanlık rejiminde her lider değişikliğinde değişebileceği kabul edilmesi zorunlu “Mavi Vatan” gibi kerameti kendinden menkul “ulusal güvenlik” önceliklerinin aksine sabit olduklarının, dış politikanın da Genelkurmay, Dışişleri ve MİT bürokratlarının münhasır alanı olduğu ön kabulünün dile getirilmesi. Sözkonusu yaklaşımla sorunu olmayan bir partinin, “demokrasi ittifakı” ve “cumhuriyeti demokrasiyle taçlandırmak” gibi kaygılara sahip olması herhalde en hafif deyimle varoluşsal çelişki demek. Ayşe Çavdar’ın deyimini ödünç alırsam “tarih dışı” ve esasen “var olmayan” bir yer bu muhalefet için.

Örnekse, CHP MYK üyesi Prof. Dr. Yüksel Taşkın, kişisel olarak dostluğunu ayrıcalık addettiğim ve bu konularda birikim ve donanımı benim gibi sıradan birini deyim yerindeyse “okutacak” düzeyde. Acaba partisinin bu dış politika bunalımlarına yaklaşımı konusunda ne düşünür, düşüncelerini ne denli açıkça ortaya koyabilme olanağı bulur o MYK toplantılarında merak ediyorum ama kendine sormaya da doğrusu çekiniyorum. MYK’da dış politikadan sorumlu üye yok ancak eski amirim Büyükelçi Ünal Çeviköz başdanışman. Barışa, müzakereye kapı açılması, yalanlanmadığına göre gerçekse Kalın’ın Yunan muhatabıyla arka kanal diplomasisi yürütmesi bence hep olumlu gelişmeler.

Beştepe, soğuk savaş döneminin Kremlin’i gibi bir yapıya dönüştüğü için NAVTEX duyurusu için karar alıcıyla gerekli eşgüdüm yapıldı mı bilmemiz olası değil. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz sanırım: CHP barış aramayı, acz ifadesi sayıyor ve Yunanistan deyince ya refleks olarak kırmızı görmüş boğaya dönüyor yahut bu tutumun nabza göre şerbet vermek olduğu zannıyla davranıyor. İktidar ise, Büyükelçi Tan’ın büyük vukufla yapısökümünü yaptığı atar-gider siyasetini ancak ekonomik olarak kolu büküldüğünde terk ediyor ve içeri hamaset öyküleri anlatmayı sürdürüp, kendi gerçeğini yaratırken dışarı avuç açar izlenimi veriyor.

CHP, Genel Başkanı ve MYK’siyle, ne Mehveş Evin’in aktardığı “ölünüzü alın ve buradan çıkın” konularında, ne Murat Sevinç’in aktardığı KHKlılara reva görülen hukuk değil insanlık dışı muamele konularında “oyuna gelmeme”, “eleştirmemizi istiyorlar eleştirmeyeceğiz”, “vatan mevzubahisse gerisi teferruattır” çerçevesi dışına çıkmaya eğilimli. Onlara korkarım kötü bir haberim var: Siyaset üstü saydıkları dış politika konusunda tümüyle iktidarın kurduğu oyuna gelmiş durumdalar, geçmiş olsun.

İçişleri Bakanı Soylu’nun AYM Başkanı’na meydan okuyarak yollarda yürümeye, işine bisikletle gitmeye çağırabildiği buradan çıkış ise kolay değil. Ümit Kıvanç’ın Prof. Dr. Levent Köker’in Birikim Eylül sayısında yayımlanan makalesine atıfla vurguladığı “eskiye dönüş’ seçeneğinin demokrasi yönünde çıkışa imkân yaratmayacağı” gerçeği dış politika için de geçerli. Bu yazıda çok atıf yaptım, fazla sayıda link verdim farkındayım. Belki kendimi yalnız hissetmemek, sanki bir kalabalığın parçasıymışım gibi görmek için, belki benim anlatamadıklarımı layıkıyla anlatanları sizlerle paylaşmak için.

“Onikiye çeyrek var” duygusu hâkim bende. Kısacası, demokrasiden yana olduğunu savlayanlar, herhalde barıştan yana olmak sorumluluğunu da taşımalı. O sorumluluk duygusuyla eyleyip, söylemeli. İktidarın böyle bir kaygısı yoksa sözümüzün muhatabı da ister istemez muhalefet oluyor. Onlar da sanıyorum benim gibileri “rakı masalarında esip savuran, marjinal ve yarım akıllı klavye şövalyeleri” olarak görüyor. Eyvallah. Ancak farkındaysanız, Karadeniz’deki enerji ve Doğu Akdeniz’deki dış politika gelişmeleri ne marjinal, ne klavye şövalyesi olarak görülemeyecek pek çok gerçek uzmanı alternatif medya sahnesine çıkarttı. Bakarsınız onların sözü gereken yerlere ulaşır.


Aydın Selcen Kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.